Timothy Carey: Deliliğin Dağlarında Bir Aktör

“I don’t need any stimulation.”

Genel olarak sinema tarihinin, özellikle de Amerikan sinema tarihinin sıra dışı oyuncuları özel ilgi alanım, haklarında ne bulursam okuyorum, izliyorum, notlar çıkarıyorum. Araştırmalarım çerçevesinde, yaptıklarıyla, söyledikleriyle sinema tarihine iz bırakıp giden, gerçekten “acayip” olarak nitelendirebileceğim bir sürü iyi oyuncuya denk geldim ama içlerinden özellikle iki-üç tanesi diğerlerinden kalın çizgilerle ayrılıyor, onlardan biri de Timothy Carey. Eğer, bu sayfada ona ait resimler olmasaydı –ki birkaç filmini mutlaka izlemiş olmanıza rağmen- bu isim sizin için hiçbir anlam ihtiva etmeyecekti ama şahsi kanaatimce bu oyuncu, gelmiş geçmiş en iyi aktörlerden birisidir.

Araştırmalarımda, rahatlıkla “psikopat” olduğuna dair teşhis konulabilecek, karanlık yönleri bulunan bir sürü önemli isme denk geldim. Dennis Hopper, Robert Mitchum, Jack Nicholson, Oliver Reed, Warren Oates, Klaus Kinski ve Marlon Brando ilk aklıma gelenler. Böyle en az 50 isim sayabilirim, hemen hepsinin ortak özelliği uyarıcı madde (stimulator) kullanıyor olmalarıdır. Lafı dolandırmaya, evelemeye gevelemeye gerek yok, kast ettiğim şey içki ve/veya uyuşturucu maddedir. Robin Williams bir stand-up şovunda, Jack Nicholson için, “Jack Nicholson, bu dünyada (uyarıcı madde kullanımında başlı başına bir zirveyi temsil eden The Rolling Stones’un gitaristi ve vokalisti) Keith Richards’ın ‘Geç oldu Jack, eve gidelim’ diyeceği tek kişidir” der. Yani, Jack Nicholson’ın belirli bir dönemi daha iyi anlatılamazdı. Marlon Brando’yu hatta James Dean’i zaten duymayan yoktur. Dennis Hopper, bir dönem yanında, içi marihuana dolu koca bir çanta olmadan sokağa bile çıkmıyordu. Oliver Reed’in içtiği içkiyi de bizde herhalde sadece Neyzen Tevfik içmiştir. Adam zaten bir bar taburesinde öldü yahu. Warren Oates ve Robert Mitchum hakkında bir şeyler yazmış ve durumun vahametini kısaca anlatmaya çalışmıştım. Klaus Kinski’yi de başka bir yazımda detaylıca anlatmıştım. İşte, Timothy Carey biraz Kinski manyaklığında biri, sebebi de şu. Carey’in manyaklığı doğuştan. Yaptıklarının küçük bir kısmını duyduğunuzda buna inanamayacağınızı biliyorum ama Timothy Carey asla uyuşturucu kullanmamıştır. Timothy Carey hayatı boyunca içki de kullanmamıştır. Hem de hiç. Carey sigara bile içmez, sigara. Kendi deyimiyle, “uyarıcı maddeye ihtiyacı yoktur”. O, doğuştan saldırgan, doğuştan çılgındır.

Timothy Carey 6

Carey’in bizzat varlığı bir tehdit unsurudur, insanlar ondan korkar, çekinir, o da insanları çileden çıkartır. Kim der bu adama, dünyaca ünlü efsanevi yönetmenler onu filmlerinde oynatmak için sıraya girmişler, birbirlerini yemişler ya da bazı filmlerini ona adamışlar? Ve de kim der dünyaca ünlü aktörler, yönetmenler kendilerini kaybedip ona saldırmışlar, yaralamışlar? Hadi başlayalım.

Timothy William Carey, 11 Mart 1929’da New York’ta, Brooklyn’de hayata gözlerini açar. Babası İrlandalı, annesi İtalyan’dır. Uzun boylu, son derece zeki, kararlı, ağır aksanlı bir delikanlı olarak küçük yaşlardan itibaren aktör olmayı kafasına koyar. Ve oyunculuk okuluna gidip olur da. Okulu bitirdiği gibi sinemaya gözlerini diker. Ve Timothy Carey’in sinemadaki ilk rolü nedir biliyor musunuz? Bir Clark Gable filminde ceset! Adam, Gable’ın “Across the Wide Missouri”sinde bir cesedi oynayarak başlamış kariyerine. Sene 1951’dir ve Carey henüz 22 yaşındadır. Yine aynı yıl Billy Wilder’ın “Ace in the Hole”unda (The Big Carnival) figüran olarak yer aldığı söyleniyor ama ben 2007’de o film hakkında yazacağım bir inceleme için araştırma yaparken sahnelere tek tek baktım açıkçası Carey’i göremedim. Belki kurguda kesilmiştir, belki benim gözümden kaçmıştır. O olağanüstü kara filmin Türkçe adının “Diri Gömülenler” olduğu saçma bilgisini de not düşeyim (bu arada, film hakkındaki yazım da internette mevcut). Bir de bir kaynakta Billy Wilder’ın bu filmde onu kovduğunu okudum (repliksiz bir figüran niye kovulmuş olabilir ki) ama bu bilgiyi çeşitli kaynaklardan teyit edemedim (bilgiyi aldığım internet sitesini yazının sonundaki kaynaklara ekledim).

Sonuçta, 1951 yılında Timothy Carey’in hasta ruhlu psikopatları başarıyla canlandıracağı sıra dışı bir sinema kariyeri ve çeşitli sansasyonlarla sarsılacak hayatı ivme kazanmaya başlamıştır. Bu dönem figüran olarak gözüktüğü filmler içinde benim en sevdiğim filmi, 1952 yılında çekilen ancak 1954 yılında gösterime giren “Crime Wave”dir.

Timothy Carey; Marlon Brando’lu ve Lee Marvin’li “The Wild One” (Kanlı Hücum, 1953) filminde minicik rolüyle ilk kez dikkatleri üzerine çeker. Senaryoda yer almayan, o meşhur Brando’nun kafasına “fışkırtma” sahnesi kimin aklına gelmiştir sanıyorsunuz? Tabii ki Carey’in. Brando’nun Brando olmaya başladığı zamanlarda uçlarda yaşayan bir başka deliyle aralarında değişik bir kimya oluşur. Şaşırtıcı değil. Bir süre sonra Brando’nun isteğiyle tekrar beraber çalışacaklardır.

Timothy Carey 4

1955 yılında, bir James Dean şaheseri olan ve efsanenin ölmeden önce gösterime giren tek sinema filmi “East of Eden”de (Cennet Yolu) rol alır. Timothy Carey’in ilk büyük skandalı işte bu önemli filmin setinde patlak verir. Filmin yönetmeni; oyuncularından çok daha iyi performans almak için onlara oyunlar oynamayı, onları öfkelendirmeyi hatta çileden çıkarmayı resmen bir gelenek, bir metot haline getirmiş olan Oscar’lı yönetmen Elia Kazan’dır. Kazan, çok zor sinirlenen, çelik gibi bir iradeye sahip olan meşhur bir pasifisttir. Peki Timothy Carey ne yapar? Ne yapar eder, Elia Kazan’ı çileden çıkarır, Kazan da Timothy Carey’e herkesin gözü önünde saldırır. Kazan daha sonra bu malum olayın, tüm hayatı boyunca birine karşı gerçekleştirdiği ilk ve tek fiziksel saldırı olduğunu beyan edecektir. “East of Eden”i izlerseniz, Timothy Carey’in canlandırdığı karakterin başka biri tarafından seslendirildiğini görürseniz de şaşırmayın. Elia Kazan, ne dediği anlaşılmıyor diye dublajlatmış. Artık ne garezi varsa? Neyse; sene 1955’tir ve Timothy Carey efsanesi başlamıştır.

Timothy Carey’in oyunculuk kariyerindeki ilk dönüm noktası 1956 yılı olur. Henüz 27 yaşındaki 1.97’lik delikanlı bu yıl içinde yarım düzine kadar filmde yer alır ama bir tanesi hayatını tümden değiştirecek olan filmdir. Sinemaseverlerin onu en az bir kez uzun uzadıya izlemiş olmasını sağladığını düşündüğüm bu ilk film, sinema tarihinin en önemli yönetmenlerinden Stanley Kubrick’in kara film şaheseri “The Killing”tir (Son Darbe, 1956). Buradaki az buçuk tırlatmış Nikki Arcane rolü (dürbünlü tüfeğiyle yarış atını vuran keskin nişancı) onun o meşhur “bilinçli abartılı oyun”undan (daha çok dadaist gelenekte denk geldiğimiz ‘the conscious overacting’ meselesini kast ediyorum) nasibini alır ve ortaya görmelere seza, muazzam bir şey çıkar. Stanley Kubrick, Carey’den aldığı sonuçtan çok memnundur ki bir sonraki filminde de onunla çalışacaktır, başına aldığı belanın ise henüz farkında değildir.

“The Killing”i (1956) seyredince Kubrick’in teknik denetiminden inanılmaz derecede etkilenen iki önemli aktör olur. Timothy Carey’in ilk figüranlıklarından biri olan “Ace in the Hole”un başrolü Kirk Douglas ve yine bir başka eski rol arkadaşı efsanevi Marlon Brando. Hem Douglas hem de Brando, Stanley Kubrick’in yönetmesi için ona birer film teklifi götüreceklerdir (sırasıyla 1957 ve 1958’de). Bilin bakalım bu filmlerde Kubrick’e ilaveten bir de kim vardır? Evet, bildiniz Timothy Carey! Peki, Timothy Carey ne yapacaktır dersiniz? Onları doğduklarına pişman edecektir. Mükemmeliyetçi özellikleriyle nam salan Kubrick’i, kılı kırk yaran titizliğiyle meşhur Douglas’ı ve sinema tarihinin şahsi kanaatimce en sıra dışı oyuncusu Brando’yu çileden çıkarmayı başaracaktır. Öyle kasten falan değil ha, adam özünde manyak olduğu için.  Ne demişler, deveden büyük fil var.

Geldik 1957 yılına. İşte bu yıl, Timothy Carey’in gösterime giren filmlerdeki rollerini şöyle peş peşe izleyen biri, onun daha o tarihte, henüz 28 yaşındayken iğne ile uyutulmasının insanlığın yararına olacağını görür. “Bayou”yu (Poor White Trash, 1957) izleyen ne dediğimi anlar, hatta filmi izlemenize de gerek yok açın youtube’u bu filmdeki dans sahnesini seyredin yeter. Kaju dansından ziyade bir epilepsi krizini andıran o şey de nedir öyle demezseniz, ben buradayım. Bence “Bayou”nun Carey’in kariyerine asıl etkisi, dansla kendini ifade etmekten ve hislerini dışa vurmaktan keyif almasını sağlamış olmasıdır. Bence onu, o efsanevi “The World’s Greatest Sinner”a (1962) götüren yolun ilk adımı, işte bu filmdir. 1957 yılında onu Jack Palance’la beraber “House of Numbers”da da görürüz. 1956 yılında çekilen ama 1957 yılında gösterime girebilen “Chain of Evidence”da Carl Fowler rolüyle seyirciyle buluşur. Ama bu yılın Carey bombası bunlardan hiçbiri değildir. Sinema tarihinin gelmiş geçmiş en etkileyici savaş filmlerinden biri için kilit bir rol teklifi alır. Yönetmen Stanley Kubrick, başrol Kirk Douglas ve o acımasız Birinci Dünya Savaşı trajedisi “Paths of Glory” (Zafer Yolları, 1957).

Timothy Carey 8

Kirk Douglas yeni filmi için, çok beğendiği “The Killing”in yönetmeni Stanley Kubrick’i seçmiştir. Carey de onunla beraberdir. Kubrick’in mükemmeliyetçiliği ve detaycılığı akıl almaz boyutlara ulaşmıştır. 74 çekimde aldığı söylenen “hapishane sahnesi”, 68 çekimde aldığı söylenen “son yemek” sahnesi meşhurdur. İşte bunlardan ikincisinin, yani o yemek sahnesinin 68 kez tekrarlanmasının sebebi büyük ölçüde Carey’dir. Güya ördeği yemek sahnesinde “aynı” şekilde parçalayamadığı için Kubrick her seferinde yeniden bir ördek pişirtmiş, sahneyi tekrar, tekrar, tekrar çekmiş ve o da her seferinde çuvallamış. Çekimler günler sürmüş. Carey’i az buçuk araştırmış biri olarak söylüyorum, eğer bir gün Carey’in “mükemmeliyetçilik öyle olmaz böyle olur, Kubrick efendi” deyip bu işi kasten yaptığına dair yeni belgeler ortaya çıkarsa, açık söylüyorum ben mikrop kadar şaşırmam. Hislerim o yönde. Abarttığımı düşünenler olabilir, o zaman sıkı tutunun bombayı patlatıyorum. Alın size Carey’in kim olduğuna dair sinyal veren tüyler ürpertici bir olay. “Paths of Glory”de çekimler ilerledikçe, kendine ait rolün genişletilmesini isteyen Carey binbir hileye başvurmaya başlar ve tam bir baş ağrısı olur çıkar. Aşırı abartılı oyunculuğu yavaştan kabak tadı vermeye başlamıştır. Sürekli rol çalmaya çalışmaktadır. Kubrick’in sinir sistemi çökmeye başlar ve bir gün Timothy Carey’in kaçırıldığına dair haberler gazeteleri süsler. Kaçırılmıştır ve fidye notu filmin setine gelmiştir. Sonra kaçırılma olayının düzmece olduğu, daha da faciası, dikkat çekmeye çalışan Carey tarafından organize edildiği ortaya çıkar. İlk büyük sansasyonlarından biriyle korkunç bir rezalete imza atan Timothy Carey, Stanley Kubrick ve yapımcı James Harris’in ortak kararıyla kovulur. Kovulur ama daha çekilmesi gereken sahneler vardır ve adam başrollerden birisidir (tıpkı yıllar sonra “Peeper” filminde yapacağı gibi, kendini filmin ortasında kovduruvermiştir işte). Kubrick senaryoyu değiştirir, çok önemli bir sahne mecburen hikayeden çıkartılır, bazı sahnelerde (günah çıkarma) Carey’e benzer bir dublör kullanılır. Hem Kubrick hem de Douglas büyük bir mağduriyet yaşarlar. “Paths of Glory”de senaryodan çıkarılan sahne, maalesef, üç ölüm mahkumunun savaş meydanında çarpıştığı sahnedir!

Bu rezaletten sonra, o dönemki filmografisine bakıp da Timothy Carey’in iş bulamadığını falan zannetmeyin. Sinemada senede bir iki proje ancak alır, yarısında da figürandır, kabul, ama işin aslı o değildir. Bu dönemdeki en önemli iki rolünden biri “Revolt in the Big House”daki (1958) ‘Bugsy’ rolüdür. O güne kadar sinemada oynadığı rollerin hemen hemen hepsinde öldürülmüştür. Bu konuyla sık sık dalga geçmektedir. “Benden o kadar korkuyorlar ki, beni her filmde öldürüyorlar.” Stanley Kubrick’le de arası bozuk zannetmeyin. 1958 yılında, Marlon Brando yeni çekeceği bir western için Kubrick’i ister. Üç yıl sonra gösterime girecek olan “One-Eyed Jacks” (Aşk ve İntikam, 1961). Carey de kadroda vardır, hatta filmin çekimlerinde Carey kovulmamış ama Kubrick kovulmuştur! Filmi Marlon Brando çekmiştir. Bu Marlon Brando’nun ilk ve tek yönetmenliği olacaktır. Tabii, sette yaşanan elim bir olayı da anmadan geçmeyelim. Hem böyle bir olayı nasıl geçebiliriz ki? Marlon Brando gibi, biyografisini okuyan herkesin gayet iyi bileceği deliliklere sahip olan bir psikopatı sette kim çıldırtmıştır dersiniz? Tabii ki Carey. Artık ne yaptıysa Marlon Brando ona saldırmış ve elindeki bir kalemi Carey’e saplamış. Kalemi, bayağı bildiğiniz vücuduna saplamış. Hadi Marlon Brando aniden patlayan biri, peki koskoca Karl Malden’e ne demeli? O sükunet abidesi. Yine “One-Eyed Jacks”in oyuncularından biri olan Malden de dayanamayıp saldırmış ve bir güzel dövmüş Carey’i. Carey karşılık vermemiş ama. Tıpkı “The Last Wagon” (1956) filminin çekimlerinde Richard Widmark ona saldırıp, bir güzel patakladığında karşılık vermediği gibi!

Gelelim, “Paths of Glory”den sonraki üç beş sene içinde Carey’in niye az iş yaptığına. Carey, hazır biraz para ve popülerlik kazanmışken 1958 yılında sinemada bir hayalini gerçekleştirmek ister. İlk yönetmenlik tecrübesini. Zar zor parayı denkleştirir, 1958-1961 yılları arasında neredeyse tamamen amatör bir ekiple, abartılı oyunculuğun kitabını yazdığı ve Amerika’daki müzikal devrimin sinik bir prototipini çıkardığı “The World’s Greatest Sinner”ı çeker. Evet, yaklaşık 3 yıl sürer filmin tamamlanması. Bu filmin tarihsel bir önemi vardır ama onu anlamanız için küçük bir ara verip özet geçeceğim.

Timothy Carey 7

Aktör John Cassavetes 1957 yılında katıldığı bir radyo programında, film yönetip yönetmeyeceği sorulduğunda, özgürce bir film çekmek istediğini ama önce bu filme bir şans vermek isteyen seyircilerin bir iki dolar para göndermesi gerektiğini söyler. Birkaç gün içinde binden fazla dinleyici radyo istasyonunun adresine para gönderir ve radyo yetkilileri de bu binlerce doları Cassavetes’e teslim eder. Ünlü film eleştirmeni Leonard Maltin’in deyimiyle “Amerikan Bağımsız Sineması’nın doğumunda bir dönüm noktası” teşkil eden “Shadows”un çekimlerine işte bu parayla ve manevi destekle başlanır. Çoğu doğaçlama sahnelerden oluşan film 1957’de tamamlanır, hatta 1957 sonunda ve 1958 yılında birkaç yerde gösterilir ama hiç beğenilmez. Cassavetes biraz daha para biriktirir ve ek sahneler çekerek, bugün bildiğimiz “Shadows”u (1959) tamamlar. Ki bu versiyon ilk versiyondan bir hayli farklıdır. İlk orijinal versiyon olan 1957 versiyonu, 2002 yılında bir arşive bozulmamış haliyle ortaya çıkana kadar kayıp statüsündeydi. İşte bugün o versiyon, birçok otorite tarafından “ilk Amerikan Bağımsız Sinema Filmi” kabul edilmektedir. Biliyorum, belki biraz sıkıldınız ama hemen bağlıyorum.

Timothy Carey tamamen aynı dönemde, Cassavetes’le aynı kafayla bir bağımsız sinema filmi çekmiştir. Evet, filmin nihai hali 1962 yılında gösterime girdi ve olumsuz eleştiriler nedeniyle tozlu raflara kaldırıldı ama zaman içinde süratle kült mertebesine erişti. Film gösterildiği zaman, onun yapmaya çalıştığı şeyi anlayan ilk kim oldu dersiniz? Evet, John Cassavetes. Cassavetes çeşitli vesilelerle, Timothy Carey için “Eisenstein zekasında” (evet, Potemkin Zırhlısı’nı çeken Eisenstein) ifadesini kullanır, onun ne pahasına olursa olsun özgür ve bağımsız sinema adına yaptığı şeyin farkındadır (inanın Carey’in kendi yönettiği filmler de, yazdığı oyunlar da hep öyle “özgür” ve “bağımsız” olacaktır). İkili ömür boyu dost kalacaklar, Cassavetes öldüğünde veda konuşmalarından birini yapmak da Carey’e düşecektir. “The World’s Greatest Sinner”ın gösterime girdiği 1962 yılında, Timothy Carey, Cassavetes’in fetiş oyuncularında ve yakın arkadaşlarından Ben Gazzara ile “Convicts 4”te (1962) boy gösterir. Cassavetes de Carey ile çalışmak ister ama uzun yıllar nasip olmaz. Daha sonra iki müthiş filminde, “Minnie and Moskowitz” (1971) ve “The Killing of a Chinese Bookie” (1976) onunla beraber çalışma fırsatı yakalar. Carey, her ikisinde de önemli rollerdedir. İkilinin bir de komik hikayeleri var, anlatmadan geçmek olmaz. John Cassavetes, Timothy Carey’in evine ilk kez gittiğinde, Carey ünlü yönetmene zorla kocaman, pufidik bir pamuklu bir elbise giydirir ve o daha ne olduğunu bile anlamadan köpekleri üstüne salar. Koskoca Cassavetes köpeklerin saldırısına uğramıştır. Timothy Carey işte böyle biridir. Sonuçta, Henry Hathaway’in “Prince Valiant”ında (1954) rol kapmak için elinde bıçağı, belinde kılıcı ve sırtında kostümüyle ansızın ünlü yönetmenin öğle yemeğini basan da o değil midir? Bu “rol seçmeleri” tarihinin en tuhaf olayında zavallı Hathaway elinde bıçağıyla Carey’i görünce o kadar korkmuş ki, “şu bıçağı indir, rolü aldın” diye onu başından savmış. Daha binadan çıkmadan, güvenlikler Carey’i yakalamışlar ve 20th Century-Fox stüdyolarından yaka paça dışarı atmışlar.

1962 yılından sonra Timothy Carey, bazı filmlerde irili ufaklı rollerine devam eder. Arada TV dizilerinde yine “tuhaf” kompozisyonlar çizmeye ve yine “öldürülmeye” devam eder. 1960’lı yıllarda kapısını bir başka büyük hayranı çalar. Jack Nicholson. Nicholson, senaryosunu yazdığı, yapımcılığını yapacağı, kendinin de küçük bir rol alacağı ve Bob Rafelson’un yöneteceği “Head” (1968) filmi için Carey ile anlaşır. Carey hem “The World’s Greatest Sinner”ın müziklerini yapan, yakın arkadaşı Frank Zappa ile tekrar aynı projede yer almış hem de efsanevi aktörler Dennis Hopper ve Victor Mature’la (ilk ve son kez) aynı filmde gözükmüş olur.

Carey, Elvis Presley’in ölmeden önceki son filminde “Change of Habit”te (Kutsal Harekat, 1969) de yer alır. Burada da ilginç bir hikaye var, mutlaka anlatmam lazım. Timothy Carey, “The World’s Greatest Sinner”ı (1962) çektiği zaman, filmin bir kopyasını ve özel olarak hazırlattığı altyazı kuşağını en sevdiği yönetmenlerden Ingmar Bergman’a bir arkadaşıyla elden gönderir. Evet, İsveç’e elden! Bu olayın akıbeti nedir bilmiyoruz ya da ben bulamadım. Ama muhtemelen Bergman üç gün uyuyamamış ve yeni şeytanlarla (demons) boğuşmuştur. Bu şeytanların bir tanesinin çenesinde sakal olduğuna da eminim. Neyse, bu müzik çılgınlığına dair filmdeki temel portre bariz bir şekilde “Kral”dır. Yani Elvis Presley. Elvis filmin namını duyar ve Carey’den kendisine de bir kopya göndermesini rica eder. Carey koskoca “Kral”ın teklifini elinde çok az kopya kaldığını söyleyerek reddeder. Elinde 4 kopya vardır! Yani bir şey söylemeye gerek yok, karşımızdaki adam Timothy Carey.

Timothy Carey 9

Carey, “Minnie and Moskowitz”in (1971) büyük başarısından sonra yine gündeme gelir. Bu sefer peşinde, gelmiş geçmiş en iyi filmi çekmek üzere olan bir adam vardır. Carey’in amansız bir hayranı olan Francis Ford Coppola. “The Godfather”da (Baba, 1972) oynayabilmek için millet bir tarafını yırtarken, araya mafyayı, oyunculuk sendikasını koyarken, Carey hali hazırda başka bir projesi olduğunu ve ilgilenmediğini söyler ve Coppola’nın teklifini reddeder (filmin oyuncu seçmelerinde Carey’in kuru sıkı bir tabancayı Coppola ve Scorsese’ye aniden doğrultup ateş ettiği, ardından da aynı silahla intihar eylemi gerçekleştirdiği bir oyun verdiğini birkaç kaynaktan okudum ama bir türlü sağlam kaynaklarla teyit edemedim). Sonuçta Carey rolü reddeder. Uyduruk bir TV dizisi için henüz ön yapım aşamasındayken efsane mertebesine erişmiş küresel bir sinema olayını reddetmiştir. Coppola bu sefer “The Godfather: Part II” (Baba 2, 1974) için Carey’in peşinden koşar. Carey teklifi reddeder! Bu sefer işi mişi de yoktur ha! Yahu bunun ilki modern sinemayı değiştirmiş, kadro desen kadro, gişe desen gişe, ne demeye böyle işler yaparsın be abim? Coppola pes etmez, allem eder kallem eder ve 1974 yılında bir başka efsanevi filmi, “The Conversation” (Konuşma) için Carey’i ikna etmeyi başarır. Hem de Bernie Moran rolü için. Carey çekimlere gelir ve birkaç gün sonra seti terk eder. Proje durur. Yeni oyuncu bulunana kadar da askıda kalır. Timothy manyağı gene yapmıştır yapacağını. Reddettiği rolleri söyleyeyim de düşüp bayılın. “Baba 1” için Luca Brasi ve “Baba 2” için Don Fanucci!

Cassavetes’in filmlerine ilaveten 1973’de Robert Duvall’lı “The Outfit”te yer alır. Daha çok dizilerde gözükür, Komiser Columbo, Baretta ve Charlie’nin Melekleri gibi. 1980’lerde “East of Eden”in (Cennetin Doğusu) dizisinde, ilginçtir, bu sefer Evangelist bir Vaiz’i oynar (ilk filmde neyi oynadığını bir hatırlayın). James Woods’un “Fast-Walking”inde (1982) yer alır. Stacy Keach’in Mike Hammer’ında, “Hava Kurdu”nda (Airwolf) konuk oyuncu olarak gözükür. Son sinema filmi “Echo Park” (1986) olur. Oynadığı son film ise, bir kısa filmdir. Oğlunun çektiği “The Devil’s Gas” (1990).

1991 yılında, yakında adını sinema tarihine altın harflerle kazıyacak olan genç bir senarist Timothy Carey’i düşünerek bir senaryo yazar. Senaryonun en tepesine de Timothy Carey’in adını koyar. İlk uzun metrajını çekecektir ve inanılmaz düzeyde bir Timothy Carey fanatiğidir. Carey, filmdeki “Joe Cabot” karakteri için seçmelere gelir ama rolü bir başka yitik efsaneye, yakın arkadaşı Lawrence Tierney’e kaybeder. Filmin yönetmeni Carey’in rol için uygun olmadığını düşünür. Carey ise, filmin yapımcılarından Harvey Keitel’ın kendisinden korktuğu için rolü ona vermediğini iddia edecektir. Carey’in oğlunun anlattığına göre ise Keitel babasına iltifatta bulunmuş, hayranlığını dile getirmiş o da sade bir teşekkürle geçiştirmiş çünkü Carey, Harvey Keitel’ın kim olduğunu bilmiyormuş. Keitel buna çok alınmış ve yapımcı olarak ismi veto etmiş. Merak ettiniz değil mi? O yönetmen Quentin Tarantino, o film de “Reservoir Dogs”dur (Rezervuar Köpekleri, 1992). Evet, Carey filmde oynamamıştır ama modern sinema anlatısında yeni bir dönüm noktasını teşkil eden bu müthiş film ona ithaf edilmiştir. Efsanevi bir aktöre yakışan efsanevi bir finaldir bu. Geride; delilerden, suçlulardan ve psikopatlardan oluşan çarpıcı bir rol skalasıyla kendine yakışan tuhaflıkta, sıra dışı bir kariyer bırakan Timothy Carey, 1994 yılında henüz 65 yaşındayken hayata gözlerini yumar.

Şimdi eminim, sekiz-dokuz tane bile başrolü olmayan, kariyeri boyunca bırakın ödül almayı tek bir defa bile bir ödüle aday gösterilmemiş akıl hastası bir aktör için amma da uzun bir yazı bu diye düşünenler olacaktır. Sorun değil. Sinema tarihinin gizli kahramanlarını anmaya devam ediyoruz ve benim için Timothy Carey de onlardan biri. Daha Carey’in, Martin Scorsese’nin finanse ettiği, osurduğu için kazara bir kadının ölümüne neden olan ve çıkarıldığı mahkemede osurmanın erdemlerinden bahseden birini oynadığı, Dali, Joyce ve Beckett izleri taşıyan, ve maalesef yarım kalan tek kişilik üst-gerçekçi (surrealist) tiyatro oyunu The Insect Trainer’dan, yönettiği sıra dışı ve akıllara seza bir konusu olan ve tam olarak tamamlanamayan efsanevi TV filminden (adını söylemeyeceğim) ve daha onlarca, yüzlerce şeyden bahsetmedim bile. “The Godfather: Part III”den (Baba 3, 1990) ve onunla dalga geçen mini projesinden bahsettim mi? Hayır. Kirk Douglas ve Stanley Kubrick’in onca şeyden sonra Timothy Carey’i “Spartacus” kadrosuna dahil etmeleri olayından? Hayır. 1980’lerde işsizlikten kırılan ve parasızlıktan dişlerini bile yaptırtamadığı fark eden ve Carey’i dişçiye götürüp, tedavi ettiren ünlü yönetmen kim, söyledim mi? Hayır. Ya Carey’in “A.L” adlı projesinden? Ya da yarım kalan benzersiz oyun ve film projelerinden bahsettim mi? Peki, Timothy Carey’in “The World’s Greatest Sinner”ın çekimlerine 1965 yılına kadar devam ettiğinden ve kurgusu üzerinde ömür boyu çalıştığından? Evet, ömür boyu. Hayır, bahsetmedim. Yani karşımızda sinema tarihinin en sıra dışı, en derinlikli ve evet, en psikopat aktörlerinden biri var, öyle basit bir yazıyla geçiştiremeyiz.

Şimdi onun filmografisinden sizler için birkaç film seçeceğim. Malum, üstadın fazla başrolü yok, o nedenle daha çok, sıra dışı performanslar verdiği sinema filmlere odaklanacağım. Etkili bir rolü olmayan filmleri değerlendirme dışında tutacağım. Henüz tamamını izleme şerefine nail olamadığım “The World’s Greatest Sinner”ı (1962) ve bir-iki filmini maalesef liste dışında bırakacağım. İşte Timothy Carey şaheserleri…

THE KILLING (SON DARBE, 1956)

“The Killing” en sevdiğim kara filmlerden biri. Bir Stanley Kubrick şaheseri. Hafiften “The Asphalt Jungle” (1950) etkisi taşıyan hikayesi son derece karanlık ve acımasız. Timothy Carey bu filmde görece kısa sahne sürelerinde harikalar yaratıyor ve karşısına kim çıkarsa ezip geçiyor. Yarış atına suikast sahnesini ara sıra açar, tekrar tekrar izlerim. Oyunculuk budur.

PATHS OF GLORY (ZAFER YOLLARI, 1957)

“Paths of Glory” gelmiş geçmiş en iyi savaş filmlerinden biri. Carey hafiften sabote etmeseydi, çok daha iyi olacaktı ya, neyse. Timothy Carey kariyerinin muhtemelen en iyi performansını veriyor. Şu kadarını söylemekle yetineyim, iğne oyası gibi işlediği filmlerinde aşırı detaycılığıyla nam salan ve kontrolün her daim yüzde yüz kendisinde olmasını isteyen Stanley Kubrick, kariyeri boyunca sadece iki aktörün doğaçlama yapmasına ses çıkarmamıştır. Bunlardan biri Jack Nicholson’dır, diğeri de Timothy Carey.

BAYOU (POOR WHITE TRASH, 1957)

Evet film bariz kötü, evet film o dönem revaçta olan uyduruk istismar filmlerinden biri. Ama Carey formunda. Bir çeşit “Slim Pickens rolü”nü andıran Ulysses karakterindeki Timothy Carey, her ne kadar ne dediği pek anlaşılamasa da tuhaf bir vücut dili kullanarak kolay beri unutulması pek mümkün olmayan bir iş çıkarıyor. O epilepsi krizini andıran garip dansı da cabası.

MINNIE AND MOSKOWITZ (1971)

Bağımsız Amerikan Sineması’nın amiral gemisi John Cassavetes ne çekmişse ben izlerim. Hem de defalarca. “Minnie and Moskowitz”de Carey’in rolü uzun değil ama etkili. Carey, o kısacık Morgan rolüne büyük bir canlılık, dinamizm ve inandırıcılık katıyor. Ve yakın arkadaşı Cassavetes’ten bir sonraki projeleri için yeşil ışık alıyor.

THE OUTFIT (1973)

Robert Duvall ve Robert Ryan’ı bir araya getiren bu müthiş suç filminde, yer aldığı sahnelerin tamamında bütünüyle kontrolü eline alan ve kim olursa olsun karşısındakileri adeta sinek gibi ezen tek bir kişi var, o da Jake Menner rolündeki Timothy Carey. Film zaten güzel, Carey bir başka güzel.

THE KILLING OF A CHINESE BOOKIE (1976)

John Cassavetes’in “The Killing Of A Chinese Bookie”si (1976) en sevdiğim filmlerden biri. 135 dakikalık ilk versiyonunda, 108 dakikalık ikinci ve en yaygın bilinen versiyonuna kıyasla Timothy Carey’in çok daha fazla ekran süresi varmış. Ama olsun, bu haliyle bile büyük bir aktörden önemli bir oyunculuk dersi olma statüsünü koruyor. Filmin tartışmasız en etkileyici oyuncusu Carey. Filmi izlerseniz, Carey’in vücut diline iyi bakın.

Yazar hakkında: Ertan Tunc

Sevdiği filmleri defalarca izlemekten, sinemayla ilgili bir şeyler okumaktan asla bıkmaz. Sürekli film izler, sürekli sinema kitabı okur. Ve sinema hakkında sürekli yazar. En sevdiği yönetmen Sergio Leone’dir. En sevdiği oyuncular ise Kemal Sunal ve Şener Şen. “Türk Sinemasının Ekonomik Yapısı 1896-2005” adlı ilk kitabı; 2012 yılında Doruk Yayımcılık tarafından yayınlanmıştır. Kara filmler, gangster filmleri, İtalyan usulü westernler, giallolar ile suç sineması konularında kitap çalışmaları yürütmektedir. İletişim: [email protected]

2 Yorumlar

  1. Ertan Bey özlettiniz kendinizi size daha önce de kitap inceleme yazınızda mesaj atmıştım konuşmuştuk..Başka bir sitede yazıyorsanız öğrenmek okumak isteriz.

  2. Selamlar. Bu ara başka bir olaya odaklandığım için pek vaktim yok, o nedenle uzun süredir yazı yayınlayamadım. Bir “Gene Wilder” yazısı kaleme aldım, şimdi bir aktör üzerinde daha çalışıyorum. Yazılarımın tamamına yakınını ötekisinema.com’da yayınlıyorum.
    Ayrıca, orayı da ihmal ettim ama http://sinematik-spaghetti.blogspot.com.tr/ sitesinde sadece İtalyan usulü westernler üzerine yazı yayınlıyorum. Bir de iki-üç dergiye yazı yolladım, açıkçası, dört aydır çok az çalışma yayınlayabildim. Yakında eski tempoma kavuşacağım. Söz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: