Türk Sinemasının Eleştirisine Katkı (3)

5. Türk Sinemasında Senaryo Sorunu

İskoç etek giymiş, tek bacaklı bir Kürt genci Barış ile önce ameliyatla kadın olan, 8 sene sonra pişman olup ikinci bir ameliyatla yeniden erkek olan marksist, feminist sıhhi tesisatçı Savaş arasındaki dokunaklı dostluk. Savaş’ın en büyük tutkusu karaoke barlar, Barış da saz çalıyor. Olaylar Beylikdüzü’nde geçiyor. Dramatik yapı güçlensin diye de biri Galatasaraylı, diğeri de Fenerli. Yan karakterler, bir konfeksiyon fabrikasında işçi olarak çalışan esrarkeş Rıza ile evli patronu tarafından hamile bırakılan vergi dairesi memuresi Leyla.

Senaryo 3

Önce okumaya İstanbullara gitmiş, sonra Amerika’da MBA yapmış, Nasdaq’ta senelerce çalışıp paranın dibine vurmuş ama ne hikmetse bir gün memleket hasretine dayanamayıp yurda dönen, en büyük tutkusu da doğduğu köy Çarpuklu’ya opera binası inşa etmek olan Hüseyin ile köyden kurtulamayıp, muhtar İbrahim Bey’in sümüklü kızı Zeynep ile evlendirilen ve 11 tane çocuğu olan Ramazan’ın aradan onca yıl geçmiş olmasına rağmen ilk günkü tazeliğini koruyan eşcinsel aşkı. Ramazan’ın en sevdiği yazar Dostoyevski, en sevdiği yönetmen de Bresson. Yan karakterler, tecavüzden yattığı hapisten yeni çıkmış marangoz Celal ile aslında eski bir tarih profesörü olan köyün delisi Hamo. Dramatik yapı güçlensin diye, muhtarla Hüseyin arasında bir de eski tarla davası var.

Sol ayağının serçe parmağını Güneydoğu’da kaybeden, bu nedenle bunalıma giren ve on yıldır da çıkamayan esrarkeş, PES bağımlısı uzman çavuş Kamil’in, bilinmeyen bir nedenden ötürü ortaokuldaki coğrafya öğretmenine kızıp travesti olan, temizlik hastası ve satranç ustası öz kardeşi Jale’yle (gerçek adı Mahmut) bir fırsat sitesinden ucuza kaptıkları biletlerle çıktığı ve birbirlerini yeniden keşfettikleri Karadeniz gurme yolculuğu. En önemli yan karakter, kumar bağımlısı otobüs şöförü Rıza (bu ilk filmdeki fabrika işçisinin ta kendisi). Dramatik çatıyı kuvvetlendirmek adına işin içine bir töre cinayeti, bir eşya piyangosu, bir yerel seçim, bir de KPSS sınavı giriyor.

Türk Sineması’nın son yıllarda gelip dayandığı nokta budur! Alın size “ötekiler”i anlatan birkaç festival filmi hikayesi önerisi, para falan da istemez, yarından tezi yok çekebilirsiniz, hatta “Olimpostakiler”le aranızı iyi tutarsanız bir sürü ödül de kapabilirsiniz. Sonuçta, Türk Sineması’nı getirdiğimiz yer bu. Tuhaf bir bulamaç. Bunlar bizim hikayeler mi, bunlar mı yaşanıyor bu ülkede? Ödül alcam diye iyice manyadık. Türk Sineması’nın çekim aşamasındaki filmlerinin özet-konusunu (sinopsis) okuyunca bile moralim bozuluyor artık. Anlaşılan herşeyin başı ekonomik. Bence Türk Sineması, yönetmenlerimizin filmlerini finanse edebilecek altyapıya sahip olsaydı, birbirinden tuhaf ve asla bu topraklara ait olmayan, akla hayale gelmeyecek deli saçması hikayeler anlatmayı -tamamen demiyorum ama- büyük ölçüde terk ederdik.

Sinema herşeyden önce bir hikaye anlatma sanatıdır. Seyirciyi sinemadan hikayelerimiz soğutuyor. Bir sinema seyircisi, kendi gibi olanlardan (olduğunu düşündüğü kişilerden) aldığı olumlu duyumlardan sonra bir filmi izlemeden duramaz, hikayesini merak eder, meraktan çatlar, dayanamaz yahu. Filmlerimizin çoğunun gişede batıyor oluşunun bir sebebi de filmi seyredenlerin olumsuz izlenimlerini diğer potansiyel seyircilere aktarıyor ve yayıyor oluşudur. Türk Sinemasının hikayeleri Türk sinema seyircisinin kalbine dokunamıyor, yeterince ilgisini çekemiyor. Elinizi vicdanınıza koyun, festivallerin para ödülleri ya da para kazandıran nitelikte ödülleri olmasaydı, kastettiğim hikayelere sahip filmlerin %90’ı çekilmezdi değil mi? Hepimiz biliyoruz çoğu çekilmezdi. Ama bu tür bir sinema anlayışı yarattık, besledik, büyüttük, ödüllere boğduk, teşvik ettik ve sayıları o kadar çok arttı ki, çoğunluk oldular. İlk-filmini çeken adam bile gidiyor hiç yaşamadığı bir yörenin, kesinlikle vakıf olmadığı hikayelerini anlatmaya çalışabiliyor. Kendi hikayelerini anlatan filmcilerimizin artması lazım. Yeni yetme yönetmenlerin birilerinden puan kaparım diye “malum” yönetmenlere atıfta bulunmak zorunda kalmasına, siyasi açıdan belirli gruplara yaranmaya çalışmak durumunda kalmasına “yönetmenler” kısmında değineceğim. Buradaki meselemiz, hikayelerimizin seyirciye dokunamıyor oluşu. Yani senaryolarımızın (ki bir senaryo birden fazla hikaye barındırabilir) ilk ve temel sorunu, hikayelerimizin bizzat kendisi. Hikayelerimiz; artık yeterince ilgi çekici, yeterince doyurucu ve olgun değil, bu nedenle de zamana karşı dirençleri zayıf, tamamına yakını ‘uçucu’.  Yakın dönem çekilen bir Türk filmini izledikten sonra, çok hızlı bir şekilde hikayesini, karakterlerini, diyaloglarını, açılış sahnesini, finalini ve hatta tüm repliklerini unutmaya başlıyorsunuz. Birkaç gün sonra filmden hiçbir tortu kalmıyor. 2005-2013 yılları arasında gösterime giren 464 filmin (ki bazıları eski filmlerin yeniden gösterime girmesidir) 51 tanesinin adında, filmin karakterinin adı geçiyor, onları hariç tutarsak eğer, yerlere göklere sığdırılamayan, ödül canavarı filmlerimizden tek bir tane karakterin bile adını üç gün sonra hatırlamıyoruz. (Hatırladığımız şeyler genelde müzikler oluyor, bu konuya film müzikleri kısmında döneceğim.) Türk Sineması, bir öykü sinemasıdır, Türkiye’de (hatta Akdeniz’e kıyısı olan tüm ülkelerde) yaşayan herkes bir öykünün kahramanıdır, bunu unutmayalım. Bizler hayatımızı da bir öykü gibi yaşayan, yaşadıklarımızı öyküleyen insanlarız. O nedenle, Türk Sineması’nın öncelikle bir öykü sineması olduğunu gözden kaçırmamalıyız.

Senaryo 2

Bence senaryolarımızın ikinci temel sorunu, teknik sorunlar. Bakın yönetmen mi değiştiriyordur, film çekilirken karşılaşılan bazı zorluklardan mı böyle oluyordur bilmiyorum. Bizim hikayelerimiz genelde; tutarlılık, devamlılık ve bütünlük konularında büyük sıkıntılar yaşıyor. Senaryolarımızdaki temalar, konular ve kişiler son derece dağınık, hatta giderek kopuk ve büyük ölçüde ilgisiz. Filmlerimizde bir sürü gereksiz sahne ve diyalog var. (Yönetmenler kısmında da ayrıca değineceğim, çünkü oyuncu ve senaryo konusundaki sorunların asıl kaynağı filmin yönetmenidir.)

Bir Türk filmi mi çekeceksiniz, bize, bizim hikayelerimizi anlatın yeter ama bunu yaparken de uzun-metraj sinema filminin kendi içinde başlayıp kendi içinde biten bir hikayesi olması gerektiğini ihmal etmeyin. Bu ülkenin sosyo-kültürel kodlarını, tarihini, değerlerini, sanatını, sorunlarını, güçlü yönlerini, zaaflarını görmezden gelerek bir film teorisi oluşturulabilir mi? Oluşturulamaz. Ama tek bir uzun metraj içine zorla kırk tane meseleyi tıkıştırmanın da anlamı yok. Senaryolarımızın çoğu o kadar dağınık, o kadar yarım yamalak, o kadar zorlama ki, herşeye değineyim derken hiçbir şeyi tam olarak anlatamıyoruz. Aynı film içinde; bir tutam eşcinsellik, biraz yoksulluk, biraz kürt sorunu, biraz cinayet, üstüne siyasi meseleler, derken dini göndermeler, ergen yalnızlığı, işkence, ölümcül hastalığa yakalanmış genç bir insan, silahlı soygun, engelli akraba, töre cinayeti, yersiz espriler, alakasız bir aşk, 12 Eylül, işten çıkarılma, tecavüz, suç, 68 kuşağı ve ÖYS sınavı ekleyip bi de bunu Anadolu’da bir köyde çekmek neyin nesidir Allah aşkına? Birbirinden ayrı skeçlerden oluşan, parçalı börçük filmlerden mürekkep, kötü bir sinemamız var artık. Her sene çekilen kötü film sayısı iyi film sayısının yirmi otuz misli olmuşsa, o ülkenin sineması ölüm döşeğinde demektir. Selası okunmadan birşeyler yaptık, yaptık.

Gelelim önerilere..

Oldum olası filmlerimizin senaryolarında sıkıntılar var, bu yeni bir şey değil kabul ediyorum. Ama TV dizisi senaryoları yaratıcılık ve şaşırtıcılık konularında Türk Sineması’nı aşmaya başladı, bunu da görmek gerekiyor. Ben yüksek potansiyele sahip, iyi senaristlerimizin olduğunu ve doğru bir şekilde yönlendirilirlerse sinema tarihine muhteşem hikayeler armağan edebileceklerine inanıyorum. Öncelikle belirtmek gerekir ki, isteyen istediğini yazabilir, çekebilir, yasakların anlamı ve işlevi yok ama kötü senaryoları taçlandırdığımız müddetçe devamı gelmiştir ve gelmeye de devam edecektir. O nedenle, ilk yapılması gereken hamle, kötü senaryolu filmleri teşvik etmeyi bırakmak olmalı. Siyasi eğilimler ve şahsi ilişkiler nedeniyle destek kredisi verilmesini sağlamak, festivallerde ödüllendirmek, hibe ve fonlarda (haksız yere) önünü açmak ve kötü bir senaryoya yaşam hakkı tanımak, iyi senaryoları öldürmektir. Sinema destek kredisi seçici kurullarında, uluslararası festivallerin ön-eleme jürilerinde senarist, hikayeci, romancı gibi yazar hüviyetine sahip kişilerin ağırlıkları arttırılabilir. Ayrıca festivallerde senaryo ödüllerinin meblağı dikkat çekici ölçüde arttırılmalı, senaryo yarışmalarının hem sayısı, hem de ödüllerin getirisi yükseltilmeli ve iyi senaryoların filme dönüşmesinin önü açılmalıdır.

Senaryo konusundaki teknik/biçimsel eksikliklerde ise, işin ustalarından yardım almak gerekiyor. Senaryo doktoru müessesesine, sette hazır bulunan diyalog yazarlarına, kurguculara büyük iş düşüyor. Bu alanlardaki eğitimin güçlendirilmesi, teknik sorunlardan kaynaklı eksikliği büyük ölçüde kapatabilir. Dünya Sineması’nda kurgu masasında kurtarılan bir sürü film vardır, biz genelde kurgu masasında öldürüyoruz. (İlgili bölümlerde biraz daha detaylı değineceğim)

İçerik açısından bakıldığında, filmcilere düşen asıl görev bu ülkenin hikayelerini anlatmaktır. Eğri oturalım, doğru konuşalım, biz Amerikan Sineması’yla falan kapışamayız, kapışmamız da gerekmez. Öyle “bilmem kim, son çekeceği filmi için Hollywood’ta şu filmde kullanılan kamerayı getirdi”, “hani şu büyük prodüksiyon var ya, ondaki set tasarımcısının eltisi de bizim filmde görev yaptı, börek açtı” gibi haberler bizi küçültmekten başka bir işe yaramıyor. “Hu hu, biz de Matrix filmindeki özel efektten kullandık, isteyince biz de yapabiliyormuşuz, duy da inanma komşu” gibisinden basın açıklamalarından gına geldi. Türk Sineması; Türkiye’yi, artısıyla eksisiyle bu coğrafyayı, bu kültürü ve en önemlisi siyasi/sosyolojik/psikolojik/tarihi/ekonomik/dini/ahlaki/hukuki sorunlarını da gözden kaçırmadan ülkemiz insanını anlatmalıdır. Bu coğrafyadaki herkesi kucaklayan hikayelere odaklanmalı, “biz”den olan filmler çekmeliyiz. Türk Sineması’nın çıkışı; zamanında İtalyan Sineması’nın, Fransız Sineması’nın, İran Sineması’nın, Japon Sineması’nın ve Kore Sineması’nın yakaladığı “özünde yerel kimliğini koruyan ama genel çerçevede evrensel bir yapıya ulaşan” sinemalardan olmaktadır.

Peki bizden olan filmler ne demektir? Aziz Nesin; Tunç Okan’ın Otobüs (1976) filmini neden beğenmediğini, neden bizden olmadığını anlatırken buna müthiş bir örnek verir. Çünkü der Aziz Nesin, “Hiçbir Türk, bir yere yaslanmadan uyumaz”, filmi izleyen herkes ne demek istediğimi gayet iyi anlamıştır. Bu ülkenin insanlarını tanımadan, bu ülkenin filmlerini yapamazsınız. Bilhassa yaratıcı-yönetmen (auteur director) olcam diye kasan ve kendi hikayelerini yazan onlarca genç yönetmene tavsiyem, ülke insanını daha yakından tanımaya gayret etmeleridir. Sadece Cihangir’de ya da Boğaz’da ‘köy kahvaltısı’ yaptığından, Anadolu’daki köylerde millet sabahları sosis ve rokfor peyniri yiyor zanneden tipler var. Bir insan ülkesinden, kültüründen ve geleneklerinden bu kadar da kopuk olmamalı, sonra çektiğin filmde değindiğin meseleye o kadar üstten, o kadar görgüsüzce ve aşağılayıcı bir bakış atıyorsun, kökleri çok derinlere inmiş sorunlara o kadar saçma çözüm önerileri getiriyorsun ki, gülünç duruma düşüyorsun. (Bunun en iyi örneği ömr-ü hayatında köye gitmemiş olduğu her halinden belli olanların yakın dönemlerde çektiği, oryantalist köy filmleridir) Lütfen filmlerimizde doğusuyla, batısıyla, kuzeyiyle güneyiyle bu toprakların hikayelerini ve insanlarını anlatalım.

Bu aralar çok yaptığımız için söylüyorum, eğer yabancı bir filmi yeniden çevireceksek, ya da yabancı bir eseri uyarlayacaksak (ya da düpedüz indragandi yapacaksak) bari mümkün olabildiğince yerelleştirelim. Sonunda bu bir Türk filmi dedirtebilelim, tıpkı eskiden olduğu gibi. Ben “Türk Filmleri Sözlüğü”nü, Milliyet’in “Sinema’da, Video’da, TV’de 5000 Film”ini, Hürriyet Gösteri Dünyası Yayınları’nın “Türk ve Dünya Sinema Ansiklopedisi”ni, “Arkın Sinema Ansiklopedisi”ni, Dorsay, Özön, Teksoy, Özgüç ve Scognamillo’nun (bu 5 büyük sinema yazarına, Türk Sineması’nın hakkını asla ödeyemeyeceği sektör emekçisine ‘sinema kitapları’ kısmında ayrıca değineceğim) kitapları başta olmak üzere Türk Sineması hakkında temin edebildiğim bütün eserleri (kitap, dergi, gazete yazısı, blog yazısı) okumaya çalışan ve bulabildiği tüm Türk filmlerini ayırt etmeden seyretmeye çalışan biri olarak söylüyorum, Türk Sineması’nın en az %50’si çarpmadır. Ama fena halde yerel motiflerle zenginleştirilmiş, bize uymayan yerleri kesilip atılmış ve Türkleştirilmiştir, o nedenle de sonuçta Türk filmidir. Mesela Yılmaz Güney ve Cüneyt Arkın’ın aksiyon filmlerinin çoğu başka yabancı filmlerin (çaktırmadan, yani telif falan ödemeden) ya yeniden çevrimidir ya da birçok filmden bazı sahnelerin alındığı bir tür kolaj filmdir. Ben kendi adıma artık başka bir hikayenin hele telif falan ödemeden habersizce alınıp, Türk filmine uyarlanmasını doğru bulmuyorum. İlle de Kore filmlerini, Hint filmlerini alacaksak bile yerelleştirmemizi öneriyorum.

Orijinal bir fikir bulmak zordur, bu konuda kimseye yüklenmenin anlamı yok. Türk Sineması kaynak sıkıntısı çekiyorsa da, bunu bulabileceği derin ve köklü bir geçmişe sahiptir. Televizyon dizileri buna çok daha erken uyandı ama edebiyatımızın hatırı sayılır romanları, öyküleri ve hatta şiirleri vardır. Roman ve öykülerimizi uyarlayalım, ya da yeni bir bakış açısıyla gözden geçirip hikayelerimize kalkış noktası yapalım. Sahne oyunları, orta oyunu, tarihi öneme sahip olaylar, hatıratlar, icatlar, inkılaplar, yenilikler, yasalar, darbeler, gazete ve dergilerdeki haberler, yazılar, yakın tarihte cereyan etmiş önemli hadiseler, masallar, efsaneler, destanlar, halk hikayeleri, halk türküleri, şarkılar, çizgi romanlar, fıkralar, idamlar, suikastler hepsi ayrı ayrı birer hikaye konusu olabilirler. Neden sinemamızı gelişen Türkiye’nin şehir kalabalığında “araf”ta kalmış yalnız insanın sokaklarda tek başına sigara içmekle tükenen sonu gelmez yalnızlığına sıkıştırdık, neden her biri ayrı skeçlerden oluşan film bile sayılamayacak absürd komedilere abandık anlayamıyorum. Başka hikayelerimiz mi yok bizim? Kafka mıyız, Dostoyevski miyiz, yoksa Preston Sturges miyiz? Neden kendi hikaye dilimizi ortaya çıkaramıyoruz, neden kendimiz olamıyoruz? Gördüğüm kadarıyla birkaç örnek hariç, Türk yönetmenleri ikiye bölündüler: Amerikan filmi çekenler ve Macar filmi çekenler.

Türk Sineması’ndan bahsederken, herhangi bir öneri getirmediğimiz şikayet metinleri yazmanın anlamı yok, fikirlerimi paylaşmaya devam edeyim. Mesela hiç mi bir şey bulamadık, tarihi kişileri ve olayları filme alalım. Biyografi sineması konusunda halimiz içler acısı. Bu topraklardan; ilgi çekici bir yaşantısı olan, politikada, sanatta ya da cemiyet hayatında çarpıcı hadiselerin tam ortasından geçmiş, filmini çekmeye değer o kadar büyük isimler geçti ve biz onların hikayelerini o kadar ihmal ettik ki bize yakışmadı. (Bu konudaki 200’ü aşkın önerimi, tek tek isimlerini vererek ayrı bir yazının konusu yapmayı düşünüyorum. Zeki Müren’in, Cemil Meriç’in, Öztürk Serengil’in, Uğur Mumcu’nun, Bilge Olgaç’ın, Sabahattin Ali’nin, Yavuz Sultan Selim’in, Gün Sazak’ın, Erkan Yücel’in, Vecihi Hürkuş’un, Abdullah Çatlı’nın, Sadi Konuralp’in, Ayhan Işık’ın, Onat Kutlar’ın, Necmettin Erbakan’ın, Metin Oktay’ın, Dündar Kılıç’ın ve daha bir sürü ismin filmini çekemedik. Yadigar Ejder’i, Ahmet Kaya’yı, Uğur Mumcu’yu, hele hele Ahmet Tarık Tekçe’yi ve aklıma geldikçe yüreğimin burkulduğu Suphi Kaner’i çocuklarımıza tanıtamadık, bize yazıklar olsun. Hem bu saydığım isimlerin hayatlarında en az 2 filmlik dramatik, çarpıcı, sıradışı malzeme vardır. Bu iş, belgeseli aşar, uzun metraj gerektirir. Bu kişilikleri sağlam bir şekilde canlandıran oyuncuların, bu filmleri iyi bir şekilde çekmeyi başaran yönetmenlerin ölümsüz olacağını da hesaba katalım. Bütün büyük oyuncular, gayet iyi bilinen tarihi kişiliklere ve herkes tarafından tanınan edebiyat kahramanlarına hayat vermişler, onlara yeni bir yorum ve farklı bir bakış açısı kazandırmışlardır, bunun istisnası yok denecek kadar azdır.)

Türk Sineması’nın senaryo sorunu olduğu belli, bunun bir sebebi de hakiki edebiyatçıları uzun süredir ihmal etmiş olmamız. Eskiden bir senaryoyu Yaşar Kemal yazarken, bir diğerini Vedat Türkali, bir başkasını Selim İleri falan yazardı. Kubrick, Hitchcock, Welles gibi bir sürü ünlü yönetmen de sinemasındaki hikaye gücünü edebiyata borçludur. Memduh Ün, Metin Erksan, Atıf Yılmaz, Safa Önal, Osman Seden, Bülent Oran, Erdoğan Tünaş, Duygu Sağıroğlu vb. yönetmenler aynı zamanda çok okuyan, çok araştıran hayli önemli senaristlerdi ve onlarca edebiyat eseri uyarladılar. Edebiyatçıları yeniden sinemaya davet etmenin zamanı geldi. En çok okunan yazarlarımız; Orhan Pamuk, Murathan Mungan, Elif Şafak, İskender Pala, Oya Baydar başta olmak üzere, benim özellikle dikkat edilmesi ve ikna edilmesi gerektiğini düşündüğüm iki yazar Ahmet Ümit ve Hakan Günday sinemamıza yeni bir kan taşıyabilirler. Bilhassa Ümit ve Günday’ı artık döverek mi, yoksa Baba filmindeki gibi asla reddemeyeceği teklifler yaparak mı bilmiyorum ama ikna etmemiz gerekiyor.

Şahsi kanaatimce; Türk Sineması’nın en büyük içsel sorunlarından biri yukarıda kısaca bahsettiğim ‘hikaye yetmezliği’dir. Çoğu filmimiz yeterli özen gösterilmediği için henüz senaryo aşamasındayken ölüyor. Ama kabul etmek gerekir ki; senaryo/hikaye tek başına filmi kurtaramaz, anlatım yani aslında anlatıcı (yönetmen) da iyi olmalıdır. Sıradaki konumuz Türk Sineması’nda yönetmenler sorunu olacak.

Devam edecek…

Bölüm 1: Finansman Sorunu

Bölüm 2: Festivaller, Jüriler, Ödüller

Bölüm 4: Eleştiri Üzerine

Yazar hakkında: Ertan Tunc

Sevdiği filmleri defalarca izlemekten, sinemayla ilgili bir şeyler okumaktan asla bıkmaz. Sürekli film izler, sürekli sinema kitabı okur. Ve sinema hakkında sürekli yazar. En sevdiği yönetmen Sergio Leone’dir. En sevdiği oyuncular ise Kemal Sunal ve Şener Şen. “Türk Sinemasının Ekonomik Yapısı 1896-2005” adlı ilk kitabı; 2012 yılında Doruk Yayımcılık tarafından yayınlanmıştır. Kara filmler, gangster filmleri, İtalyan usulü westernler, giallolar ile suç sineması konularında kitap çalışmaları yürütmektedir. İletişim: [email protected]

3 Yorumlar

  1. devam edecek demişsin öyle kalmış. Üzdün:( diğer yazılarını da okudum çok akıcı ve anlaşılır. birçok sinema sitesi takip ederim ama hepsi sağdan soldan birbirinin aynı bilgiler, özgünlükten uzak, entel dantel bir üslub. Sanki yazmayı bi sen biliyorsun efendim. Seni sevdim. kitabını da sevdim işin doğrusu. devam etseydi iyi olurdu aslında. devamını dileriz:)

  2. Az önce denk geldim 4.yazının linkini bu yazının altına iliştirirseniz şükela olur

  3. Eklenmiştir Mert Bey, uyarınız için teşekkürler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: