War Horse (2011)

Savaş onları ayırdı… Mücadeleler sınadı…

Sevgi birleştirdi…

Ted Narracott eski bir savaş gazisidir. Öldürmekten dolayı gurur duymamak gibi bir cesarete sahiptir. Yaşadıklarını ve savaştan yadigâr aksayan bacağının acılarını unutmak için kendini içkiye vermiş küçük çiftliğinde yaşamaktadır. Tarlasını sürebileceği bir ata ihtiyacı vardır. Ama satın aldığı atın kaderinde çok daha fazlası olacağını o an için bilemez.

Aldığı inanılmaz güzellikteki atla evine varır Ted. Karısı Rose atı görünce çok kızar. Oğlu Albert ise onu çok sever. Yetiştirebileceğini söyler anne babasına. Ona isim vermekle başlar dostlukları. Joey ve onun sadık dostu Albert’ın yol hikâyesi de işte böyle oluşur. Çıkan 1. Dünya Savaşı onları ayırır ama sevgi daima birleştirecektir. Joey ve yolundan geçtiği her şeyi değiştirerek…

2011 mahsülü yapım, senaryosunu aynı isimli 1982 tarihli Michael Morpurgo imzalı çocuk romanından alan ve yönetmen koltuğunda usta Steven Spielberg’ü gördüğümüz buruk bir yol hikâyesi. Yolda savaş, fedakârlık, yıkım, ölüm ve her şeye rağmen dostluk var. Joey dostu Albert’tan ayrıldığı andan itibaren bizi de gittiği her yere götürüyor. Gittiği yolda savaş var. Hızla koşmayı, kaybetmenin acısını, hayatta kalma mücadelesini ve sevdiklerini unutmama çabasını onunla birlikte yaşıyoruz. Ölen genç bedenler, açlık ve sefalet dolu anlar arasında. Birçok yönden anlatılmamış bir hikâye değil aslında. Daha önce sinemada gördüğümüz insan-hayvan dostluk hikâyelerine benzer bir durum içeriyor. Ayrılmalar, başka başka mekânlarda farklı yüzler tanımalar, kavuşmalar…

Fakat filmi diğerlerinden ayıran bir samimiyet var. Yapımın sesi güçlü ve akılda kalıcı… Yönetmeninin Steven Spielberg olması boşa değil sizin anlayacağınız. O, bu bilindik hikâyeyi alıp iç içe geçen yaşam döngüleriyle nazikçe buluşturuyor ve tabi ortaya unutulmaz bir manzara çıkıyor. Yapımda kullanılan ışık, kadraj, mekân ve anlatımdaki sakinlik filmi diğerlerinden ayırıyor. Ahlaki değerler, ortaklık, etik, emek ve sevgi gibi elle tutulamasa da yaşamı anlamlı kılan paydalar filmin içine yerli yerinde serpiştirilmiş. Duygu yoğunluğu yerinde, boğmadan sıkılmadan izlediğiniz bir hayat var gözlerinizin önünde. Arada gülümsemeniz umuduyla minik esprilerde var tabi. Tıpkı hayatın kendisi gibi…

Oyunculuğa geldiğimizde Peter Mullan, Jeremy Irvine, Emily Watson ve David Thewlis gözümüze çarpan isimler. Sergiledikleri performans alkışa layık… Ama benim en büyük alkışım savaş atı Joey için. Gerçek adını her ne kadar bilemesem de… Filmin dokusunu sağlamlaştıran müziklerini de unutmamak lazım. John Williams imzalı film müzikleri oldukça etkileyici…

Dostluk hepimiz için önemli. Sadakat ve fedakârlık da öyle… Gelin görün ki yalnızca beyazperdede bize anlamlı gelen bu değerler kendi hayatımızın karmaşaları arasında yitip gidiyor. Kimsenin peşinden fersah fersah yol gidecek halimiz kalmadı artık. Ama genç bir adamın ve cesur bir atın bu konuda bize anlatacakları var. İyi seyirler…

Yazar hakkında: Melahat Yılmaz Özberk

1981 Ankara doğumlu... Anadolu Üniversitesi Türk dili ve Edebiyatı bölümünde okuyor. Gölge- e Dergi ve Öteki Sinema’da çeşitli film eleştirileri ve hikâyeler yazıyor. Tek dileği yazacak sözlerinin bitmemesi ve bunları sayfalara dökebilmek…

2 Yorumlar

  1. Akademi bu yıl zoraki aday göstermekle yetindi bu filmi.Ki o da en iyi yönetmen dalında değil maalesef.Bence oldukça güçlü bir yapım.Bu filmle Steven Spielberg’ün sıradan bir Hollywood yönetmenine dönüştüğü söyleniyor ki,buna katılmam mümkün değil.2000’lere geldiğimizde Spielberg bir açıklama yaparak artık izleyici kaygısıyla değil;kişisel filmler çekeceğini söylemişti zaten.Ne de olsa Spielberg rüştünü öncesinde pek çok kez ispatlamış bir isim.Savaş Atı başrolünde aslında Joey isimli bir atın olduğu epik bir film ve kesinlikle geçtiğimiz yılın en iyi filmlerinden biri.

  2. izlediğim en boş filmlerden biri. böyle klişe bir film nasıl bu kadar abartıldı anlamıyorum. yönetmenin ismi spielberg değil de rıza falan olsaydı aynı yorumlara olacakmıydı merak ediyorum. görüntü yönetmenliği ve diğer teknik dallarda müthiş olmasına rağmen bütün bunlar bir filmi iyi yapmaya yetmiyor. kanal d pazar sineması filmi gibi. siyah inci vardı çocukken o daha güzeldi :D

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: