Yaşlı ve Çirkin Cadılar Öldü, Yaşasın The Love Witch

“Ben aşk cadısıyım! Ben senin en büyük fantezinim!” 

Aşk kazanına düşmüş bir cadı: Elaine Parks. Hedefine kilitlenmiş, güçlü erkeğini bulacak ve kadınlığını en renkli haliyle yaşayacak. Ama bu iş o kadar kolay değil. Erkekler çocuk gibi, aşkın yerini maantık almış, kadınlar da azla yetiniyor. Bu griliğe bir dur demek lazım. Bir tutam aşk, bir tutam fantezi ve biraz da renk katmak lazım. İş büyüye düştü!

Feminist ve satirik yönetmen Anna Biller’ın retro korku – komedisi “The Love Witch”, geçtiğimiz aylarda seyircisiyle buluştu. Daha doğrusu seyircisine bağlama büyüsü yaptı. (Elaine’in gözlerine zoom’layarak) Film, çok kısaca, hoşlandığı adamları büyüleyerek kendine aşık eden ve öldüren bir kadını anlatıyor. Yani Elaine “love witch” hem bir aşk kadını hem de bir seri katil. Anna Biller sanat kökenli, technicolor (renkleri ön plana çıkaran bir renklendirme tekniği) melodramlara, eski dönemlerin aşk filmlerine ve romanlarına aşık bir yönetmen. The Love Witch’i yaratırken aşka, tutkuya ve narsisizme feminist bir çerçeveden bakmış. Modern dünyayı (son model arabalar, cep telefonları vs.), Viktoryen dönemine ait renk paletleri, 60’ların ve 70’lerin stiliyle birleştirmiş. Senaryo, set tasarımı, kostüm seçimi hep ona ait. Ve çoğunlukla da klasik Hollywood filmleri etkisinde. Filmin yönetmeni bir kadın olunca, filmde de kadınların sorunlarına, hislerine, ilişkilerine çokça yer verilmiş. Hem de en şuh haliyle…

The Love Witch, Alfred Hitchcock’un “The Birds” filmindeki araba sahnesine gönderme yaparak başlıyor. Geçmişinden kaçan bir kadın, yeni bir hayata adım atıyor. Gotik apartmanında; şifalı otlar ve değerli taşlarla zehirler hazırlıyor; gelecekten haber veren tablolar boyuyor. Amacı gerçek aşkı bulmak için bir erkeği her anlamda etkilemek: Sevgiyle, şefkatle, seksle ve büyüyle. Tabi en çok da kadınlığın doğasını kullanarak. (Kullanılmış tamponların ve kadın olmanın onurlandırıldığı büyüleri bile var.) Dışında karanlık, içinde renkli (kıyafetlerinin içi hep gökkuşağı) bir kadın Elaine. Eski kocası Jerry tarafından evi temizlemediği, yemek yapmadığı ve şişmanladığı için terk edilmiş. Depresyonun derinliklerinde olduğu bir dönemde cadı meclisine katılmış ve kadınlığını yeniden keşfetmiş.

“Jerry beni terk ettiği gün, öldüğüm gündü. Fakat sonra tekrar doğdum. Bir cadı olarak.” 

Kendilerine beyaz cadı diyen bu meclis; kadınları cinsellikle ve dansla eğitiyor. İçindeki tanrıça enerjisini bulman için kadınlığının gücünü kullanmalısın. Bu güç sayesinde istediğin erkeği elde edebilirsin. Geçmişteki cadı yakma törenlerine, kadınların sırf kadın oldukları ve arzulandıkları için şeytanla ilişkilendirilip katledilmelerine eleştirel göndermeler yapıyor. (Evet, mesela birçok kadının ölümüne sebep olan, kilise onaylı “Malleus Maleficarum” kitabının yazarı Heinrich Kramer; kadınları zayıf yaratıklar olarak görürdü. Çünkü kadınlardan yüz bulamayan, kompleksli bir adamdı.) Elaine de bu eğitim sonrasında elinde sigarası ve rujuyla femme fatale bir kadına dönüşüyor, her erkeğin önünde eğileceğini zanneden. Cadılıkta kendisini buluyor bulmasına ama aşk saplantısı onu aynı zamanda kuvvetli bir karanlığın içine de çekiyor. Bir erkek ya onu çok sevmeli ve aşkından ölmeli ya da onu sevmediği için ölmeli. Aslında bu saplantısının altında erkeklerden intikam alma ve sadece kendisi olduğu için sevilmek isteği yatıyor. Ama cadılara teşhis koymamak lazım. Ne de olsa son karar her zaman Tarot Kılıç Üçlüsü’sünün!

“Asla yeterince aşk bulamayacaksın.”

Çiçeği burnunda oyuncu Samantha Robinson’ın oyunculuğu, Anna Biller’ın zevkli dokunuşlarıyla izlerken estetik bir haz yaşatıyor bize The Love Witch. Biraz fazla ayrıntılı ve uzun bir film olmasına rağmen, alacalı renkler ve ışıklara o kadar kapılıyorsunuz ki zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz. Pembe ve beyaz renklerin hakim olduğu çay saati, Rönesans karnavalı tadında evlilik seremonisi, ışıltılı burlesque bar ortamında halüsinojenik bir deneyim yaşıyorsunuz. Filmi saçma bulmanız, 60’ların abartılı tarzına ve 70’lerin aşk manyaklığına yabancıysanız mümkün. Yoksa gayet keyifle izlenecek bir film. Kremalı pasta ve çayla da mükemmel gidiyor.

İyi seyirler, parlak kutsamalar! 

Bu arada filmdeki evlilik töreninde geçen “Love is a Magickal Thing” şarkısı da Anna Biller’a ait ve sahnede dans eden altın renkli akrobatlardan biri de o. (Evet, bu bir cameo!)

Yazar hakkında: Semra Uygun

Fantastik sinema ve korku sineması için yeni ve acayip şeyler yaptı. “Korkteyl” programını yazdı ve sundu. “Midnite Movies” grubunu kurdu, korkuyu ötekilerle paylaştı. Semra deli gibi film izliyor, Tür, yıl, oyuncu, yönetmen ayırmaksızın izliyor; abur cuburlarını, dostlarını yanından eksik etmeksizin izliyor. Ama Semra hala doğru filmi bulamadı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir