Yeni Distopya Estetiği

80’li ve 90’lı yılların distopya (kötümser gelecek) filmlerini bir düşünelim… Running Man, Totall Recall, Demolition Man, Mad Max II, Escape From LA, Tank Girl, Space Truckers, Starship Troopers, Fifth Element ve Judge Dredd gibi baş döndürücü bilimkurgu/macera filmleri… Bizim jenerasyonumuzun aşık olduğu filmler… Peki, nasıldır bu filmdeki o karanlık gelecek tablosu? Karanlık, mahşeri ve korkunçtur değil mi?

Halbuki, aslında şimdi bu devirde tekrar geri dönüp de izlerseniz bu karanlık ve korkunç distopya filmlerinin aslında rengarenk punk moda partileri gibi olduğunu hayretle fark edeceksiniz. 80’lerin modasına uygun bir renk karmaşası göreceksiniz. Cart, parlak renkler. Deri pantolonlar, mohawk saçlar, pembe dev küpeler, yeşil gözlükler, piercingler, zincirler… Hatırladığınızdan daha aydınlık, daha masalsı ve çocuksu… Sefalet içindeki suç bataklıkları olarak tasvir edilen bu mekanlar, aslında normal hayatta olsa kesinlikle kaçırmak istemeyeceğiniz rave partilerden farksızlar. Demolition Man‘de yeraltında fare-burger yedikleri ortamı hatırlayın… Veya Arnold’un Total Recall‘da girdiği bar mesela… O son derece gerçekçi ve kapkaranlık Blade Runner‘de bile sokağa indiğinizde neon ışıklar içinde bir karnavalda gibiyiz dikkat ederseniz. Camden Town’da Cyber Dog adeta…

Bir de son senelerdeki yeni distopya filmlerindeki estetiğe bakalım. Öncelikle, modern distopya filmlerinin son derece monochrome bir renge sahip olduğunu görüyoruz. Siyah ve koyu mavi renklerin hakim olduğu bir sanat yönetimi hakim. Sonra moda anlayışına, yani kıyafetlere bakalım. Yine son derece sönük ve abartısız… Çizgiromansılıktan çok uzak. Adeta gelecekte değil de günümüzde geçen bir filmi izliyormuşuz gibi. Distopya filmlerindeki bu yeni akım daha ‘gerçekçi’ kabul ediliyor. Ancak bu daha ‘gerçekçi’ estetik 80’lerin filmlerinin enerjisinin yerini tutabiliyor mu? Christopher Nolan‘ın Gotham City’si ile Burton’un Gotham City’sini yanyana koyalım. Hatta Schumacher’inki bile olur… Bu 3 ayrı estetikteki Gotham City’ler arasında akılda en az kalanı Nolan’ınki değil mi? Nolan’ın şehri hiç şaşalı değil. Ama zaten hedeflenen hissiyat o değil.

Aslında Nolan’ın ilk Batman filminin hem gişede, hem sinema çevrelerindeki başarısını bu yeni akımın sorumlusu olarak göstermek mümkün. Nolan’ın, bir çizgi karaktere bugüne kadar sinema görülmemiş derecede gerçekçi ve ciddi bir yorum getirerek muhteşem bir iş başarmış olduğu su götürmez bir gerçek. Ancak elde edilen gişe başarısını gören stüdyolar, 80’lerin kült klasiklerini de aynı tornadan geçirmeye çalışınca ortaya orijinal filmlerin enerjilerinden yoksun, kolayca unutulacak işler çıkmaya başladı maalesef.

70’lerin sonları ve 80’lere bakarsak dönemin distopya filmlerinin estetik anlayış olarak babası olan Heavy Metal dergisini buluyoruz. Ron Cobb ve Moebius gibi tasarımcıların 80’ler distopya betimlemelerinde rolleri büyük. Ayrıca otomotiv endüstrisinden film endüstrisine getirilen Syd Mead ve Ralph McQuarrie gibi endüstriyel tasarımcıları da unutmamak gerek. Bu sanatçılar hep birlikte Star Wars, Blade Runner ve Alien gibi filmlerin sanat ve mekan tasarımlarının yaratıcıları oldular.

Bu akım, dönemin MTV klip estetiğini de etkilediği gibi, 80’lerin MTV estetiği de 90’ları şekillendirdi demek mümkün. Ta ki 2000’lerde Nolan’ın Batman’iyle başlayan ‘gerçekçi’ çizgi roman akımına kadar… Başarılı olan taklit edildiği için de bu yeni ‘gerçekçi’ akım kısa sürede yayıldı ve kabul edilmiş oldu. Bugün ciddi bütçeli bir bilimkurgu filminde gelecekte koyu giyimli sıradan insanlar yerine punk bir moda partisine benzer bir ortam yaratmaya kimsenin gözü yemez gibi. Zaten kimse istemez de. Gerçekçi olmaz. Ve gerçekten de artık ‘cool’ olmaz. Doğruya doğru. Ama eski distopya filmlerinin enerjisini de yakalamak bu şekilde mümkün olmaz bana sorarsanız. Jean Paul Gaultier‘in dizayn ettiği gelecek filmlerinden (Beşinci Element), bugün yeni Robocop‘un dev hayal kırıklığı kostümüne düşmüş durumdayız.

Sinema tekniği ise işin başka bir boyutu… Son 15 senede bilgisayar efektlerinin şaşkınlık verici çıkışına tanıklık ediyoruz. Toplu üretimin sosyal hayattaki yeri daha da öne çıkmış durumda. Yeni distopya filmlerinde konular yerinde sayarken, efektler alıp başını gittiği için filmler de daha çok efektlere yaslanıyor. Hikayeler durmadan tekrar ediyor. Filmden sonra daha çok efektler akılda kalıyor. Bu da bilimkurgu filmlerinde filmin post’unda yapılan efektler, kamera önündeki olayların önüne geçiyor gibi bir durum ortaya çıkıyor. Bu da sanat yönetimine 80’lerdeki kadar ağırlık verilmemesine sebep oluyor. Süper sığ Avatar buna iyi bir örnek. Avatar’daki mavi uzaylıları kaç kişi sevdi? Madem bu kadar başarılı bir film, filmin başkarakterlerini neden her yerde görmüyoruz? Bu ışıkta bakınca, Avatar’ın gişedeki başarısının yanında action figürlerinin deli gibi satmıyor olmasını tamamen sanat yönetimindeki sığlığa bağlamak mümkün.

Sonuçta her bilim kurgu filmi ne kadar geleceği anlatırsa anlatsın, aslında içinde bulunduğu dönemi anlatır. 80’lerin ve 90’ların bilimkurgularındaki gelecek tasvirleri, dolaylı yoldan aslında yine 80’lerin ve 90’ların sanat akımları ve felsefelerini yansıtıyor. Tıpkı 1950’lerdeki uzay filmlerinde veya 1900’lerin başındaki ilk bilimkurgu hikayelerinin kapak illüstrasyonlarının da kendi dönemlerinin fantezilerini ve hissiyatlarını yansıttığı gibi. Acaba 80’lerde Amerika Rusya soğuk savaşı ve teknolojinin müthiş ivmesi insanları bugünkünden daha mı çok korkutuyordu acaba? Distopik bir gelecek daha mı olası bir fantaziydi? Ya da 90’ların batıdaki ekonomik rahatlığı mı insanların başka fanteziler kurmasına sebep oldu? Yoksa bugünkü filmlere baktığımızda, bu filmlerdeki ‘gerçeklik’ bize zaten bir distopyanın içinde yaşıyoruz mu dedirtiyor?

Moda nasıl değişiyorsa, felsefe de tarihle paralel olarak değişmeye mahkum. Distopya felsefesi ve distopya estetiği de bu değişimin ufak ama enteresan bir örneği. Bugün artık 80’lerin aksiyon filmlerinin soyu tükenmiş durumda. Aksiyon sineması, yerini süper kahraman sinemasına bırakmış durumda. Bilimkurgu/maceralar da bu değişimin içinde kendilerine yeni bir yer arıyorlar. Bu son dönem remake’lerin tatsız tuzsuzluğu, bakalım stüdyoları eski distopya estetiğine yakın işler yapmaya yöneltecek mi? Yoksa bilimkurguda gerçekçilik adına uçuk kaçık ve cesur fanteziler yerini monokrom bir tekdüzeliğe mi bırakacak?

(Bu yazıda bana fikir ve referans olarak yardımcı olan sanat yönetmenim Sara Şensoy ve görüntü yönetmenim Stephen Murphy’e teşekkürlerle…)

Yazar hakkında: Can Evrenol

2007 yazında tamamen kendi imkanlarıyla, doğup büyüdüğü mahallede, arkadaşlarının da yardımıyla çektiği SANDIK adlı kısa film, ''Fantasia Film Festival'', ''BIFFF'' ve ''Frightfest'' ve dünyanın en önde gelen korku ve fantastik film festivallerine seçildi. Londra’da Middlesex Üniversitesi’nde ''Moving Image'' master'ı yaptı.

2 Yorumlar

  1. güzel tartışmalara kapı açacak bir yazı. çok şey aklıma getirdi sadece bir konudaki fikrimi yazacağım zaman darlığından: Avatar’ı ayrı değerlendirmek şartıyla konuşursam 2010’ların sinemasında fazla uzaylı filmi görmedim. Nostaljik havasından ötürü Super 8’i saymazsak akılda kalıcı hiçbir çalışma yok. Uzaylı filmlerinin soğuk savaş dönemi Rusya-Amerika ilişkilerine ve zenofobiye yönelik/karşı alegoriler içerdiğini düşünürsek, bugünkü politik yapı, yaratılan kutuplar en hafifinden bile böyle şeyleri tartışmaya müsait gelmiyor Hollywood’a sanırım. Bugün yeni yaratılan “müslüman düşmanı” nasıl değerlendirmeleri gerektiği konusunda çok da fikir birliğine varmış değiller. Bu sebeple uzaylı janrı 2010’larda nasıl hayat bulacağını bilemiyor.

    Bu yazı konuya bir satırla değiniyor ve tartışmanın yeri de burası değil tabii ki. Ancak politik konjoktürün janrlara etkisini düşündüğümüzde benzer bir durum siberpunk hikayeleri ve distopya estetiğini de muhakkak etkiliyordur.

    ilginçtir bilimkurgu ayağında tek yükselişe geçen türün zombi sineması olduğunu düşünüyorum. belki de amerikan ortasınıfının korkusu nükleer savaştan çıkıp, nereden çıktığı belli olmayan, iletişim kurulamaz ve sadece yoketmeye dayalı kitlelere karşı bir korkuya dönüştü, kim bilir?

  2. Cok guzel bir yazi olmus ozellikle de “Sonuçta her bilim kurgu filmi ne kadar geleceği anlatırsa anlatsın, aslında içinde bulunduğu dönemi anlatır.” cumlesine katiliyorum.

    Ben bu donemi biraz da Noir’in donusu onun gercekciliginin disutopik filmlere hakim olmasi olarakta goruyorum. sanirim bu donemle 40lar ve 50ler daha yakin gibi.
    Ilginctir sadece disutopyayi konu alanlarda degil pek cok bilimkurgu filminde de bu degisim var.
    Mesela kurdugu Utopik gelecek ve sinifsiz bir toplum ile pembe tablolar da cizen Star Trek yeni filmleri ile ve yaratilan yeni hikaye dokusu ile farkli bir yere dogru gidebilir hatta gidiyor ki bak adam Vulkan gezegenini yok etti ( DIKKAT SPOILER!!!!!).
    Hattta icinde yaratilacak bu alternatif gelecek disutopyaya da isarete edebilir.Bu gercekcilik uzay yolunu daha karanlik bir noktaya da tasiyor mesela.

    Ote yandan 1960larda dusunulen 2000leri su anda yasiyoruz ve o gun dusunulenle alakasi olmayan ve gercektende daha kaotik, minimalizmden uzak ve karanlik bir gelecek icinde yasiyoruz…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: