You Were Never Really Here (2017)

Diyelim tüm hayatınız bir roman hâline getirilmiş ve yegâne nüshası, basılmadan önce kontrol edip onaylamanız için size sunulmuş. “Hayatınızın romanı” önünüzde öylece duruyor. Ne yaparsınız? Ben ne yapacağınızı söyleyeyim, romanı elinize alır, sizi hayatta en çok etkileyen, sizde en çok iz bırakan olayın geçtiği tarihin yer aldığı sayfaları açar okursunuz. Özellikle o unutamadığınız anı ararsınız. O “olay” anlatılmış mı, anlatılmışsa nasıl ve daha da önemlisi ne kadarı anlatılmış diye. Eğer o olay, hiç kimsenin bilmesini istemeyeceğiniz korkunç bir olaysa yapacağınız ilk şey, ilgili sayfayı yırtıp atmak olur ve sonra “bir önceki kötü olay”a geçersiniz, sonra da ondan öncekine… Kazarak daha derine inmeye başlarsınız. Geriye doğru iz sürüp romanın “uygunluğu”nu ölçersiniz. Tarama sırasında geçmişin travmatik izlerini silmeye çalıştığınızı fark etmeniz uzun sürmez ve travmalar çocukluğunuza indikçe sıklaşır. Kaç yaşında olursanız olun, hayatınızı anlatan romandan çıkarmak istediğiniz (yayınlanmasını istemediğiniz) kısımların çoğu, yaşamınızın ilk yarısına ait olacaktır. Lynne Ramsay’in ustalık eseri You Were Never Really Here (Hiçbir Zaman Burada Değildin, 2017) filminde bana bunları düşündürüp bu yazıyı yazdıran minicik bir sahne var hatta sahne bile sayılmaz, birkaç saniye süren küçücük bir plan bu.

Joe’nun (Joaquin Phoenix) elinde açık bir kitap var, aşağı yukarı ortalarında. Onu okuyor, artık o açık olan sayfada ne okuduysa beğenmiyor ve o yaprağı yırtıyor. Ardından ilginç bir şey yapıyor, takip eden sayfayı değil de yırttığı sayfadan önceki sayfayı okuyor. Bu kısacık sahneyi, tek başına filmin hem içeriğini hem de biçimini özetleyen bir nevi “mütemmim cüz” olarak görüyorum. Joe, bir yandan yaşamaya (okumaya) devam ediyor ama bir yandan da geçmişinin izlerini silmeye çalışıyor (beğenmediği sayfaları yırtıp atıyor). Onun, muhtemelen kırmızı reçeteli olduğu için yasa dışı temin ettiğini anladığımız ilacına zamanında ulaşamadığı için geciken (buluşmaya geç gelen) tedarikçiye şiddet uygulaması boşuna değil. Sert ve keskin zihinsel iniş çıkışlar yaşayan Joe, iyi olmak (iyileşmek) isteyen biri ama seyrettiğimiz her yeni geriye-dönüşte (flashback) bunun pek mümkün olmadığını anlıyoruz. Joe, bir nevi kurtuluş (redemption) arıyor ve geçici olarak da olsa arzu ettiği arınmayı sağlayabildiği ve intihar eğilimini baskılayabildiği sadece iki yer var: İşi ve annesinin yanı.

Joe; işiyle ya da annesiyle ilgilenmediği hemen hemen tüm zaman dilimlerinde sanrılarla yaşayan, âdeta geçmişin acı hatıralarıyla dört bir taraftan kuşatılmış birisi. Kendi çocukluğunu yitirmiş olmakla kalmamış, ister istemez başka çocukların da ölümüne yol açmış yaralı bir ruh onunki. O nedenle mevcut işi, yaralarını sarmasını sağlayan bir tür terapi işlevi görüyor. İşini ve annesini yitirdiği zaman onu hayata yeniden tutunduran şey, Nina oluyor. Nina’nın varlığı, Joe’ya bir amaç veriyor, filmin finalinde yaşadığı iki ayrı ve sarsıcı duygusal kırılmanın müsebbibi, o amacı yitirmiş olma yanılgısı. Bir röportajdan, yönetmen Lynne Ramsay’in Joaquin Phoenix’e Joe karakterinin zihinsel durumunu anlaması için havai fişek sesleriyle dolu bir ses kaydı hediye ettiğini öğreniyoruz. Ramsay, Joe karakteri için başından beri Phoenix’i düşünmüş. Mesela Phoenix programının/takviminin uygun olmadığını söylediğinde “Bekleriz.” demiş Ramsay. Takvimindeki bir başka proje ötelenince, “İstersen filmi iki ay sonra, Temmuz’da çekebiliriz.” diye aniden kendisini arayan Phoenix’e, hiç tereddüt etmeden “Elbette.” diyen de yine o olmuş. Ramsay’e bu tarzda bir rol için sezgileri son derece güçlü bir isim lazım olduğu belli oluyor.

Walk the Line’dan (Sınırları Aşmak, 2005) beri çıtasını yükselten Joaquin Phoenix, iyi yazılmış ve iyi yönetilmiş bir filmde neler yapabileceğini Paul Thomas Anderson’ın “The Master” (Usta, 2012) ve Spike Jonze’un “Her” (Aşk, 2013) filmlerinde kanıtlamıştı. You Were Never Really Here’da da son derece yüksek bir oyun gücüne ulaşmayı başarmış. Filme katkısını şu şekilde örneklemek istiyorum. Orijinal romanda ve senaryoda Joe karakteri çok daha sistematik çalışan biriymiş. İşe uygun eldivenler ve farklı alet edevatlar kullanıyormuş. Sadeleştirme fikri Phoenix’ten çıkmış. “Eldiveni ve diğer aletleri boş verelim, sadece çekiç yeter.” demiş. Daha da ilginç olan şu: Yazının başında bahsettiğim, okuduğu kitaptan yaprak koparma sahnesini bütünüyle doğaçlama gerçekleştirmiş. Evvelki akşam o sahnenin izini sürdüm ve o sahnenin ne romanda ne de senaryoda yer almadığını öğrenince çok şaşırdım.

Joaquin Phoenix, Village Voice’dan Bilge Ebiri’ye bir mülakat vermiş. Bilge çok iyi bir film eleştirmeni olduğu için o küçücük sahnenin mucizevi işlevini anlamış ve patlatıyor “O sayfayı yırtmanın ardında yatan motivasyonun ne olduğunu hatırlıyor musun? O kitap hangi kitaptı?” sorusunu. Joaquin Phoenix de Marlon Brandovari bir cevap veriyor: “Kitabı hatırlamıyorum… Fikir nereden çıktı hatırlamıyorum. Muhtemelen önemsiz bir şeydi. Muhtemelen arkasında harika bir fikir falan yoktu. Bir şeyi sembolize ettiğini sanmıyorum. Sadece o an öyle oluverdi… Bir sürü şey çektik. Bıçaklı bir sahne çektik, onu ve o kitaplı çekimi kullanmaya karar verdik. Ama samimiyetimle söylüyorum o an aklımdan ne geçtiğini hatırlamıyorum. Belki bir yerde okuduğum bir şeydi ya da belki daha önce yaptığım bir şeydi. Hatırlamıyorum. O sayfayı niye yırttığıma dair hiçbir fikrim yok.” Aktörün sezgi gücüne bakın. Karakterle o kadar bütünleşmiş ki içgüdüsel olarak, sadece öyle bir insanın yapabileceği türde basit bir jestle filme harikulade bir derinlik katmayı başarmış.

İnternette aradım ama o kitabın ne olduğunu bulamadım, rastgele seçildiği için aslında bir önemi var mı, ona emin değilim, er ya da geç ortaya çıkacaktır ama hangi kitap olsa güzel olurdu diye düşündüm ve şu sonuca vardım. Bilinç akışı (stream of consciousness) kullanılarak yazılmış bir kitap olsa güzel olurdu çünkü bu film, o tarz bir anlatıya sahip. Bilinç akışı kavramı ilk kez 1890 yılında William James’in kaleme aldığı Principles of Psychology (Psikolojinin İlkeleri) adlı kitabın ilk cildinde kullanılmış (üşenmedim kitabı buldum, William James bunu Immanuel Kant’ın görüşüne karşıt manada kullanıyor ve “bilinç akışı” kavramını psikolojinin “nihai unsuru” olarak gördüklerini ilan ediyor). Bu kavramı edebiyat eleştirisine getiren kişi ise 1918 yılında romancı May Sinclair oluyor. Sinclair, Dorothy Richardson’ın yarı-otobiyografik roman serisinin (Pilgrimage) ilk kitabı olan Pointed Roofs için “İngilizce basılmış ilk bilinç akışı romanı” tanımını kullanmış. Daha sonra aynı kavram; James Joyce, Marcel Proust ve Virginia Woolf’un bazı eserleri için kullanılıyor ve günümüze kadar geliyor. Joe, James Joyce’un Ulysses’ini ya da William Faulkner’in Ses ve Öfke’sini (The Sound and the Fury) okuyor olabilir diye aklımdan geçirirken birden Proust’un Kayıp Zamanın İzinde’sinin Yakalanan Zaman adlı kitabı olsa ne güzel olurdu diye düşündüm. Hem Joe’nun cam kırıklarıyla dolu zihnini ve bir hayalet gibi üzerine çöken geçmişini hem de Lynne Ramsay’in eşi benzeri olmayan film tasarımını simgeleyen önemli bir kitap olurdu.

Şahsi kanaatimce; Ramsay’in You Were Never Really Here’daki en önemli başarısı, çok zor bir işe kalkışıp bütün filmi Joe’nun zihinsel topoğrafyasıyla eş güdümlü tasarlamış olması. Sinema tarihindeki kimi yönetmenler bunu başarmış (Polanski-Chinatown, Parker-Dementia, Lynch-Eraserhead), kimi yönetmenlerse pek becerememiştir (Anderson-Inherent Vice, Gilliam-Fear and Loathing in Las Vegas). Ramsay; Joaquin Phoenix’in olağanüstü performansından azımsanamayacak bir destek almış olsa da, bu başarıyı büyük ölçüde Joe’nun iniş çıkışlarını ve delirme emarelerini yansıtan ses kuşağına, zihinsel bölünmüşlüğünü ve bir nevi Çin işkencesine dönüşen hafıza oyunlarını (hatırlama/anımsama anlarını) eğretileyen kısa ve keskin kesmelerden oluşan parçalı kurguya, öykünün içeriğine uygun bestelenmiş müziklere ve şüphesiz bu amaçla özel olarak tasarladığı senaryoya borçludur. Ramsay’in incelikli anlatım metodu; Joe’nun arabasıyla şerit değiştirdiğinde ya da taksicinin söylediği şarkıyı dinlerken olduğu gibi, çok basit ve önemsiz gibi görünen anlarda bile kendini belli eder. Karşımızda yaşam uçurumunun sınırlarında/kıyılarında gezinen, ha düştü ha düşecek bir karakter vardır. Bütün film, Joe’nun yaşadığı bir serüvenden çok, belki de final sahnesinde kafede kafasını masaya koyduğu anda yaşadığı bir başka anımsamadan ibarettir. Şimdi burada bir ara veriyoruz.

Size karşı dürüst olacağım, bu yazıya filmi seyrettiğim günün akşamında (28 Mayıs 2018) başladım ve ilerledikçe yazı derinleşmeye ve genişlemeye başladı. İki gün sonra filmin adını nereden aldığı, Joe’nun niye çekiç kullandığı gibi bazı şeylerin nedenlerini o kadar çok merak ettim ki dayanamadım, filmin uyarlandığı kitabı buldum, ilk sayfalarını okuyunca filmde gördüğüm ve ilk etapta anlam veremediğim bazı sahneler kafamda oturmaya başladı ve anında kitabı bıraktım. Kitabın, film hakkındaki düşüncelerimi değiştirme potansiyeli beni korkuttu. Bir önceki paragraftaki “Şimdi burada bir ara veriyoruz.” cümlesini yazdığım yere kadar olan kısım, sadece perdede gördüğüm şeylerin bana düşündürttükleri üzerine bir yazıdır yani benim romanı okumadan önceki yorumlarımı içerir. Artık kitabı okudum, merak ettiğim soruların cevaplarını aldım ve şu kadarını söyleyeyim, film gözümde 10 kat daha büyüdü. Karşımızda sinema tarihinin en yaratıcı uyarlamalarından biri var. Böylesi büyük bir filmi tek yazıyla geçiştiremem, o nedenle Bressoncu eksiltme yönteminin kusursuz bir örneğini teşkil eden You Were Never Really Here’ın (Hiçbir Zaman Burada Değildin, 2017) neden bir uyarlama harikası olduğunu anlatan ikinci bir yazı yazıp, hem öyküye hem de tekniğine detaylı bir şekilde değinip sinema tarihindeki köklerine eğileceğim. Siz de bu arada filmi (eğer hâlâ seyretmediyseniz) seyredin çünkü ikinci yazı tam bir spoiler (sürprizbozan) cehennemi olacak. “Bir yazı böyle bütün teşkil etmeyecek şekilde parça parça yazılıp sonu da yarım bırakılır mı?” diye soran okurlarımız olacaktır. Haklılar ama film de öyle! İkinci yazıda görüşmek üzere, iyi seyirler…

Öteki Sinema için yazan: Ertan Tunç

Yazar hakkında: Ertan Tunc

Sevdiği filmleri defalarca izlemekten, sinemayla ilgili bir şeyler okumaktan asla bıkmaz. Sürekli film izler, sürekli sinema kitabı okur. Ve sinema hakkında sürekli yazar. En sevdiği yönetmen Sergio Leone’dir. En sevdiği oyuncular ise Kemal Sunal ve Şener Şen. “Türk Sinemasının Ekonomik Yapısı 1896-2005” adlı ilk kitabı; 2012 yılında Doruk Yayımcılık tarafından yayınlanmıştır. Kara filmler, gangster filmleri, İtalyan usulü westernler, giallolar ile suç sineması konularında kitap çalışmaları yürütmektedir. İletişim: [email protected]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir