Erdem Tepegöz ile Gölgeler İçinde Bir Söyleşi

“Şüphe Bir Yönetmenin Çok İşine Yarıyor”

İlk filmi Zerre ile geleceğin önemli sinemacılarından biri olma yolunda büyük bir adım atan Erdem Tepegöz, çektiği ikinci uzun metraj olan Gölgeler İçinde ile 57. Antalya Altın Portakal Festivali’nin Ulusal Yarışma Bölümünde yarıştı. Film hem Antalya’da hem de başka uluslararası festivallerde ödüller kazandı, eleştirmenlerin ve seyircilerin övgüsüne mazhar oldu.


blankÖteki Sinema kadrosuna 2021 yılında katılan genç arkadaşımız Tuğba Güner, ulusal sinemamızda pek denenmeyen türde bir film olan Gölgeler İçinde filmini izledikten sonra Erdem Tepegöz ile bir Zoom röportajı gerçekleştirdi. Erdem Tepegöz’e filmi ve sinema yolculuğu üzerine merak ettiklerinizi sordu. İlgiyle okuyacağınızı düşündüğümüz bu röportajı sizlerin beğenisine sunuyoruz.

Başta Gölgeler İçinde’nin hazırlık sürecinden bahsedelim mi? İlk filminiz olan Zerre’den daha geniş bir cast ve set çalışması içeriyor. Sizi bu filmi yaparken zorlayan ve vazgeçmemenizi sağlayan etkenler nelerdi?

Hikâye, aklıma düştüğü ilk andan çekime kadar beni çok heyecanlandırdı. Başarılı ya da başarısız olsun, ikinci filmimle bilim kurgu ve distopya sularına girebilmek, yeni bir şeyler denemeye kalkışmak bana heyecan kattı ve hem senaryo hem de çekim aşamasında bu heyecan yüksekti. Her filmde zorluklarla karşılaşabilirsiniz ve Gölgeler İçinde’de tahmin edemediğimiz şeylerle karşılaştık. Sinemanın doğasında da bu vardır. Önünüzü net göremiyorsunuz, bazı şeyler yolculuk sırasında şekilleniyor ve o yolculukta sizi ayakta tutan tek şey heyecan ve inanç oluyor. Hikâyenin sürekli içinde olmaktan dolayı bazı günler “çok kötü hikâye” bazı günlerse “muazzam bir sahne” dediğim, ikileme düştüğüm anlar çok oldu. Ama bu şüphe hali sizi besliyor. Şüphe; bir yönetmenin, yazarın çok işine yarıyor ve onu sürekli ayakta tutuyor. Emin olmama hali, yolculuğa da katkı sunuyor. Bu zorlu süreçte beni heyecanım, inancım ve şüphem dinamik tuttu.

blank

Filmde mekânın da bir karaktere dönüştüğünü görüyoruz. Bulduğunuz mekânın, hikâyenin oluşumuna ve filmin yapım sürecine etkisi nedir?

Mekânı, senaryoyu yazarken de çok önemsiyordum. Gerçekten de filmin ana kahramanı ve nasıl bir yer olacağı sürekli soru işaretiydi çünkü Gölgeler İçinde, tam anlamıyla mekâna göre şekillenen bir film. Gürcistan’daki fabrikayı bulduğumda önce çok rahatladım ama sonra başka sorunlar ortaya çıktı. Tamamen aktif, çalışan bir fabrikaydı ve tehlikeli de bir yerdi. Makineler duruyordu, biz kayda giriyorduk ve kestik deyince tekrar çalışmaya devam ediyorlardı. Bu açıdan oldukça zorlayıcı oldu. Çoğu mekânı önceden göremedik. Mekânlarla alakalı ön hazırlık imkânının çok olmaması da bir handikap oldu. Bazı sahnelere neredeyse mizansen provası yapılmadan girildi. Teknik ekip buna hazırlıklıydı ve bu açıdan çok başarılılardı. Bazen on dakika çekim yaptık, makinelerin durması için yarım saat bekledik. Bir süre sonra hepimiz o kadar alıştık ki bu duruma, performans gösterisine çıkıyor gibiydik. Makineler çalışacak ve o sahneyi tekrar çekme imkânımız olmayacaktı belki de. Bu durum hem engel oldu hem de farklı bir dinamik katarak hepimizi besledi. Elimizdeki imkânlarla en iyisini yapabilme adına kendimizi sürekli motive ettik.

Toplumcu bakış açınızı koruyorsunuz. Zerre filminde hayata tutunmaya çalışan bir işçi kadının hikâyesi varken bu filmde de sürekli kameralarla gözetim altında olan fabrika işçileri var. Temelde yine bir ezilenler hikâyesi. İşçi sınıfına göstermiş olduğunuz hassasiyet, iki filminizin de ana eksenini oluşturuyor. Zerre ve Gölgeler İçinde’nin ortaklığını ne kadar önemsediniz?

Zerre’ye bağ olsun diye yola çıkmadım. Ama ikisinin de benzer bir sosyal tonu elbette ki var. Uzun süredir belgesellerle ve sosyal konularla ilgilenmemden dolayı benden kaynaklı bir durum. Kendinizde ne biriktiriyorsanız onu dışa vuruyorsunuz ve biriktirdikleriniz benzer şeyler olduğu için yansımaları da benzer oluyor. Sosyal gerçekçi hissiyatı, bir karaktere odaklanarak hikâyenin ilerlemesi, mekânların ve atmosferin benzerliği benim kullanmayı sevdiğim enstrümanlar ve ortak durumlar kendiliğinden ortaya çıkabiliyor.

blank

Eleştirmenler sinemacılarımızın toplumcu film çekme fikrinden giderek uzaklaştığını düşünürken siz risk alarak toplumcu bir bilim kurgu çektiniz. Bu konudaki motivasyonunuz nedir?

Meydan okuma ya da sorumluluk alma gibi bir misyonum yok. Bunlar çok büyük dertler ve açıkçası bunları dile getirme çabasında olmak, haddime değil. Bunun sinemasal yönüyle fazlasıyla ilgileniyorum. Zerre’de her ne kadar toplumsal ve sosyal bir durum olsa da sonuçta bir kadının iş bulması üzerine şekillenmiş insani bir durum söz konusu. Gölgeler İçinde’de tamamen sistemin çarklarına sıkışmış işçileri anlatırken içlerinden birisinin makinesinin bozulmasıyla yönetim kadrosuna ve fabrikanın arkasındakilere ulaşmaya çalışmasına, sorgulamalarına şahit oluyoruz. Tabii ki sosyal ve psikolojik arka plan oluyor ama bu zaten sinemanın gerektirdiği bir anlatım biçimi. Toplumsal bir gerçeğe cevap vermek veya bir şey söylemek misyonuyla hareket etmedim. Sadece bu konuları; sinematografik olması, karakterin dünyasına girebilmek adına kolaylık sağlaması ve topluma dair kendi sorularımı sorabilmek, cevap vermek değil de sorabilmek adına kullanılabilecek araçlar olarak gördüm.

Bir tür sineması yaratma derdiniz var mı? Ulusal sinemamızdaki bağımsızlar genellikle bir tarz belirleyip orada olgunlaşma peşine düşüyorlar. Aynı resmin üstünden geçmek gibi de düşünülebilir. Adını görmesek de filmini izlediğimiz zaman “işte bu kişinin filmi” deriz. Siz yeni şeyler denemeye devam mı edeceksiniz?

Hissiyat ve heyecanla ilerlemek istiyorum. Sinema dinamik bir şekilde değişiyor artık. Eskiden dönemlere yayılan bir sanattan bahsediyorken şu an çok daha çabuk tüketilen, insanlara hızlı ulaşan bir sinema var. Heyecanım beni nereye yönlendiriyorsa o tarafa doğru ilerliyorum. Ama bu demek değil ki ileride aşk, komedi filmi çekeceğim. Kendimi sınırlamak da istemiyorum, siz değiştikçe yazdığınız şeyler de değişiyor. Yola çıkmadan, yolculuğun içindekini göremiyorsunuz. Zerre’yi çekerken, Gölgeler İçinde gibi bir bilim kurguya cesaret edebileceğimi düşünmezdim. En azından deneyebilirim, diye yola çıktım ve hiç pişman olmadım. Bir sonraki filmde de denemek, risk almak, yeni sulara girmek istiyorum. Sonucunu hesaplayarak harekete geçebileceğiniz bir şey değil bu. Sinemayı bir deney ve kendine meydan okuma alanı olarak görüyorum. Benim çektiğim bilim kurgu sularının çok daha farklısını yapanlar elbette var ama bu benim için kendime meydan okumaktı. Sonraki filmde de yine kendime meydan okuyabileceğim şeyler yapmak istiyorum, heyecanım ve üretkenliğim ancak o zaman sürekli ayakta kalabilir.

blank

Ulusal sinemamızın alışkanlıklarından biri şudur ki yönetmenler genelde konfor alanlarını terk etmezler ve alışık oldukları türde filmler yapmaya devam ederler. Siz öyle yapmadınız. Bilim kurgu hikâyesinin tür sinemasına ait bir örneğinin festivallerde yarışıyor olması dahi festivaller açısından ilginç bir durum. Bu riski alırken ne düşündünüz ve festivallerde yarışma sürecinde karşınıza ne gibi zorluklar çıktı, bazı handikapları da beraberinde getirdi mi?

Kesinlikle handikapları da beraberinde getiriyor ve bu kadarını tahmin etmemiştim. Belli ülkelerden belli sinema türleri bekleniyor ve siz başka bir şey yapmak istediğinizde direkt bir engelle karşılaşmasanız bile alışılmışın dışında bir bakış oluşuyor. Bilim kurgu yapmak istiyorum, dediğinizde karşı tarafın aklında canlanan belli klişeler var; zaman yolculuğu, uzay, teknoloji, yapay zekâ gibi. Festivallerde daha sanatsal şeyler bekleniyor ve bilim kurguyu o alanın içine oturtamayan önyargılar oluyor. Bu da bence bilim kurgunun son on yılda Hollywood sineması ile alıştığımız janra çok yaklaşmasıyla alakalı bir durum. Mesela Rus ve Doğu bilim kurgularında çok daha spritüal, ruhsal, felsefi alt metinleri güçlü hatta sosyal bilim kurgular görüyoruz. Mesela Rus edebiyatında, uydular dönemi 60’lar 70’lerde sosyalizmi bilim kurgu ve sibernetik ile birleştirmeye çalışıyorlar. Bilim kurgu kavramını sosyalizm içine yerleştirmeye çalıştıkları bir dönem bile var. Ama maalesef günümüzde bilim kurgu denilince klişe tabirlerle karşılaşabiliyorsunuz. Klişelerden yola çıkarak filmi bir yere yerleştirmeye çalışmalarından kaynaklı sıkıntı ile karşılaştım.

Bu bahsettikleriniz uluslararası festivaller için geçerli değil mi?

Evet, uluslararası platformda karşılaştığım bir durum. Türkiye’de büyük bir zorlukla karşılaşmadım. Tabii ki de zorluklar oldu. İkinci film, karanlık bir atmosfer, bilim kurguya göre bütçesi düşük ama Zerre’den çok daha yüksek bir bütçe vs. Bu manada yapımcıları, ekibi ikna etmek çok kolay olmayabilirdi ama ekibim, yapımcım her zaman bana inandılar ve bu manada çok zorlanmadım.

blank

Gölgeler İçinde’nin hikâyesi aslında çok yabancı değil. Aklımıza direkt Yevgeni Zamyatin’in, George Orwell’in eserleri geliyor. Bir “Big Brother” durumu söz konusu. Esinlenme oldu mu ve “Günümüzde yaşansaydı nasıl olurdu”yu mu göstermek istediniz?

Bu eserleri çok seviyorum. Hiçbir şekilde alakası yok diyemem ama direkt esinlenme olmadı. Bu sularda gezen her hikâye, birbirlerine benziyormuş gibi algılanabilir. Ama özellikle o dünyaya benzemesini engellemek için çok çalıştım. Bir eser söyleyemem ama Ursula K. Le Guin’den Stanisław Lem’e, Isaac Asimov’a kadar pek çok eser beni besledi ve beslemeye devam ediyor. Tüm külliyatı okudukça, izledikçe insanda bir şeyler kalıyor. Bir hikâye anlatmak için yola çıktığınızda da o dünyanın ambiyansı sizi bir şekilde benzer evrenlere götürüyor. Görmediğiniz, hayal etmediğiniz şeyi yaratamazsınız ve var etmeye çalışırken de zihninizde biriktirdikleriniz, malzemeleriniz oluyor.

Metaforlar ve semboller barındıran bir film. Tamirciyle başkarakter arasında geçen diyaloglarda semboller daha da artıyor. “Madde değişir, düşünür de hatta. Zaman da bir maddedir, biter.” Başkarakterin yetkililerle görüşmek için kapıya vurduğu zaman karşıdan da aynı kapı vuruş sesi geliyor. Tamirci ile yolculuğunda dönüp dolaşıp aynı yere geliyorlar. Peki, fabrikanın kendisi mi bir gölge yoksa içindekiler mi? Nereden geliyor filmin ismi ve semboller üzerinden ilerleme tercihi neden?

Sembolik ve metaforlu anlatım, filme katmanlı bir yapı kazandırıyor. Filmin katmanlı olması, zamansızlık ve mekânsızlık açısından büyük bir yorumlama şansı veriyor. Şu an bir pandemi süreci içindeyiz ve arkasında neyin olduğuna dair pek çok söylenti mevcut. Filmi bu açıdan bile yorumlayabiliriz. Başka zaman, başka bir açıdan ele alabiliriz. Duvarın arkasında ne olduğunu ya da akılda soru işareti olan yerleri açıklasaydım ki bunu yapabilirdim de tabii, o zaman didaktik ve keskin bir anlatı olurdu ve herkesin ayrı yorum katabilmesi söz konusu olmayabilirdi. Söyleşilerde bunu çok fark ettim. Filmi bambaşka açıdan yorumlayan izleyiciler olduğunu gördüm. Bu bir manada iyi ama aynı zamanda da zor bir şey. Film, zamanla açılabilecek sürekli ilerleyebilecek ama daha klasik sinema izleyicisi ile karşılaştığında bu sefer kafa yormama, filmden hiçbir şey anlamama, belli noktaları bağlayamama riski de ortaya çıkabilecek. Bu, izleyicinin kolay cevap bulmaya olan yatkınlığı ile ilgili de bir durum.

blank

Aslında bu durum izleyici kitlesini spesifikleştiren, klasik sinema izleyicisinin ötesine geçerek daha kemik ve “kaliteli” bir kitlenin oluşumunu sağlayan bir durum. Filmin farklı fikirleri doğurması ve okumalarla bağdaştırılması yönetmeni de memnun eden ve pekiştiren bir durum olsa gerek.

Evet, kesinlikle. Gösteri ve söyleşilerde üzerine en çok konuşulan ve tartışılan filmlerden birisi oldu Gölgeler İçinde. Panoptikon’dan Foucault’a kadar okumalar, bağdaştırmalar yapıldı. Gözetleyen, gözeten, gölge ve Platon’un mağara kavramı vs. tüm bunlar aslında yorumlandıkça da değer kazanıyor. Yorumlamadığınız zaman makinesi bozulup yöneticilere ulaşmaya çalışan bir işçinin hikâyesi olarak kalıyor. Katmanlara indikçe semboller ortaya çıkıyor ve bu tarz sinemayı seviyorum. Çünkü derin kavramları bir şekilde plastiğe döküp üzerine tartışmaya çalışmak zor ama aynı zamanda da güzel bir oyuncak. Tabii ki eleştirilerle çok karşılaştım, anlamayan da çok oldu, bu ne saçma bir film diyen de oldu ama bu bir tercih ve ben bu anlatı dilini tercih ettim.

Gölgeler İçinde, sinematografik açıdan zengin bir film. Eski bir fabrika birden oyunculardan biri haline geliyor. Görselliğin, hikâyeye fazlasıyla destek sunan müstakil bir dili var. Farklı çekim açıları görüyoruz. Ters kadrajlar, alt açılar… Bir filmde hikâye kadar görüntü de çok önemlidir. Hatta bazı yönetmenler için görüntünün, senaryonun önüne geçmesi gibi bir handikap söz konusudur. Siz bu filmde iyi bir denge yakalamışsınız. Görüntünün sinemadaki yerini nereye koyuyorsunuz?

Görsel dile ve atmosfer yaratmaya çok önem veriyorum. Fotoğrafla, belgeselle ilgileniyorum, antropoloji okuyorum ve bu alanlar benim görsel dünyaya çok yakın olmamı sağlıyor. Filmin atmosferine, görselliğine, lens, renk, kadraj seçimine, kameranın hareketlerinden fabrikanın içindeki ampullere, kıyafetlere kadar detaylı bir görsel dünya kurmaya çabaladım. Gerek sanat yönetmeni, gerek görüntü yönetmeni ve diğer arkadaşlar ile iyi bir ön ve detaylı çalışma gerçekleştirdik. Çok fazla örnekler izledik, deneme çekimleri yaptık. Çünkü o görsel dünya, hikâyenizin seyirci ile ilk karşılaştığı nokta. Hikâye, oyunculuk, alt metin vs. o görsel dünyadan sonra yavaş yavaş ortaya çıkıyor. O dünyanın iyi veya kötü olması, hikâye ile birleşik olması çok önemli. Fotografik düşünebilen, yazabilen ve bunun için çabalayan birisiyim. Bu durumlar görsel dünyaya hizmet açısından da muhakkak işe yarıyor.

blank

Direkt hikâyeye odaklanmak yerine karaktere odaklanıyoruz ve onun ekseninde filmi takip ediyoruz. Zerre filminde de bu filmde de bu şekildeydi. Çok başarılı bir oyuncu olan Numan Acar üzerinden olayları takip ediyoruz. Diğer filmlerinizde de karakter sineması görmeye devam edecek miyiz?

Bu tarz sinemayı seviyorum ama şu an yazdığım hikâyede karakter üzerinden ilerleme durumu çok baskın değil. Ana karakterden ziyade yan ve farklı karakterlere gidip gelme durumu var. Hikâye, yazarken şekilleniyor. Kendimi sınırlamıyorum. Benzer bir şey bile olsa yenilikçi bir bakış açısı geliştirmeye çalışıyorum. Heyecanım, hikâyenin ve karakterlerin kendisi yönlendirecek beni.

Aslında günümüzde işçi sınıfının yaşadığı sorunları, makineleşmenin sunduğu konfor alanıyla beraber fiziksel ve ruhen yarattığı yıkımı ve başkaldırıya giden yolu görüyoruz. Ama bu hikâyeyi bilim kurgu türünde ve distopik, zamansız bir evrende vermeyi tercih ediyorsunuz. İçinde bulunduğumuz, şahit olduğumuz bir gerçekliği distopyaya yakın bir şekilde aktarıyorsunuz. Hâlbuki bu anlatılan hikâye hiç de uzak bir gelecek olarak görünmüyor. Bu anlatı tarzını özellikle seçme nedeniniz neydi?

İlk başlarda hikâye çok fazla bilim kurgu sularında değildi sonradan o yöne doğru evrildi. Neyin içindeyiz, sorgulamasını uzun süredir yapıyordum. Çalışarak delirme noktasına gelen bir karakteri anlatırken, bilim kurgu ve distopyayı kullanarak alt okumalara ve metaforik anlamlara daha rahat inilebileceğini keşfetmemle ortaya çıktı. Felsefi metinlere ulaşmak için bu tür hikâyelerde distopik anlatılar işe yarıyor ve aşağılara daha rahat inebiliyorsunuz. Hikâye, adeta beni bu tarz bir üslupla anlat diye bağırıyordu. Başından beri hikâyenin kendisi beni yönlendirdi ve hikâye, su gibi akıp kendi yolunu buldu. Önceden kafanıza koyduğunuz şeyler bazen sizi sınırlayabiliyor. Hem Zerre’de hem Gölgeler İçinde’de set sürecinde bile değişiklikler oldu. Çekim sırasında yeni sahneler eklendi, kurgudayken en güvendiğim sahneleri attım, belki kullanırız dediğim sahneler çok iyi oldu. Bunlara alışkın olmak gerekiyor. Çünkü her şey değişebiliyor ve bu kadar değişen varken bir şey belirleyip onun peşinden gidiyor olmak bana samimiyetsiz geliyor.

Yeni çalışmalarınızdan bahsedelim. Ufukta ne görünüyor?

Şu an yazıyorum, aklımda birkaç hikâye var. Önümüzdeki aylarda mekân bakmayı düşünüyorum. Mekân bakmak beni motive ediyor, yeni ufuklar açıyor. Motivasyona ihtiyaç var çünkü önümüzü göremiyoruz, salonlar kapalı, tekrar yola çıkmak uzun zaman alıyor. Büyük bir filmi bitirmiş olmanın yorgunluğu da hâlâ üzerimde. Mekân bakarak biraz heyecanımı arttırmak istiyorum. Kafamda bu sefer ütopya üzerine bir proje var. Yine benzeşik hikâyeler ve toplumcu tarafı olan bir film olabilir ama bu sefer tüm bunları bir ütopyanın içine sığdırmaya ve o şekilde ifade etmeye çalışacağım. Farklı bir taraftan bakmaya çalışmak bana heyecan veriyor ve nasıl bir üslupla anlatacağım ise süreçte ortaya çıkacak. Yenilikçi bir şeyler yapmaya çalışmak da çok zor. Her şey yapılmış, çekilmiş, yazılmış gibi hissediyorsunuz. İkilemler yazarken yoruyor ancak üstünde durarak, sürekli ilerlemeye ve üretmeye çalışarak endişeler azalabiliyor.

Share
blank

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir