Evcil Hayvanınızdan Nasıl Kurtulursunuz: Euthanizer

Finli yönetmen Teemu Nikki’nin Armomurhaaja / Euthanizer filminde, insanlardan alabildiğine uzak yaşamayı seçmiş Veijo isimli bir adam “Haukka’nın Tamirhanesi ve Nihai Çözümleri” isimli bir yer işletmekte ve bu yerin “tamirhane” bölümünde otomobil tamir ederken, “nihai çözüm” dediği bölümde ise veterinerlerin istediği ücretin çok daha azına evcil hayvanlara ötanazi yapmaktadır. Evinde beslediği “hayvanını” artık sevmeyen, hastalandığında uğraşmak istemeyen veya yanlarında bulundurmaktan sıkılan insanlar, “sorunlarına” uygun bir fiyat karşılığı çözüm bulmak için, verdiği “hizmete” yönelik dağıttığı reklam broşürleri üzerinden Veijo’nun kapısını çalmaktadırlar. Veijo kedi, fare ve tavşan gibi küçük hayvanları arabasının egzoz gazıyla zehirleyerek, köpekleri ise tabancayla vurarak öldürmektedir. Filmden bu denli ilkel ve acımasız yöntemlerle hayvanları öldürmenin Finlandiya’da yasal olduğunu öğreniyoruz. Film de zaten bu sahneler üzerinden hem istediği an “hayvanları” başından atmayı seçen insanların hem de bu duruma karşı çıkması gereken kanun koyucular ile veterinerlerin “türcü” tutumunu sorgulamakta.

Ülkemizde pek yapılmasa da, Batı kaynaklı araştırmalar özellikle kedi ve köpek “sahiplerinin” büyük çoğunluğunun, hayvanlarını ailenin bir parçası olarak gördüğünü ortaya koymaktadır. Kişisel gözlemlerime dayanarak ülkemizde de benzer sonuçların ortaya çıkabileceğini ancak böyle olmasının, ailenin bir parçası sayılan bu “hayvanları” sokağa terk ederken veya ölüme gönderirken pek rahatsızlık yaratmadığını söylemeliyim. Bir akşam yol kenarında bir kedi görmüş ve en yakın veterinerlik fakültesine götürmüştük. Oradaki hekimler birkaç gün önce tedaviye başladıkları ve sahibinin alıp götürdüğü kediyi hemen tanıdılar hatta açtıkları damar yolunu bile gösterdiler. Sahibinin daha fazla para ödememek için “kedisini” yol kenarına attığını anlamak için kâhin olmaya gerek olmadığını söylemeliyim. Gary L. Francoine, Amerika’da insanların yüzde 70’inden fazlasının evcil hayvanlarını başkasına verdiğini, barınağa bıraktığını veya sokağa terk ettiğini ve bir köpeğin en fazla iki yıl bir evde yaşayabildiğini ileri sürmektedir. (1)

blank

Filminde tam da bu temayı işleyen Finlandiyalı yönetmen Teemu Nikki, evcil hayvan yetiştirmenin, almanın ve beslemenin büyük bir endüstriye dönüştüğünü, türcü düşüncenin yaygınlığını ve insanların ikiyüzlü davrandığını gözler önüne seriyor. Filmdeki karakterlerden birinin ağır hasta kedisini, birinin aşırı sağcı bir erkek örgütüne girebilmek için yanında “kadınsı” duran köpeğini, bir diğerinin Veijo’nun yaptıklarını yakından görebilmek için kobay faresini, bir başkasının tedavisine para harcamak istemediği köpeğini “öldürülmesi” için getirmesi, hepsinin bu ikiyüzlü davranışa örnek oluyor.

Örneğin, bir bebek doğunca evdeki kediyi, köpeği veya kuşu sokağa terk etmenin “sıradan” ancak eve kedi almak isteyince bebeği sokağa terk etmenin “suç” olarak görülmesinin temelinde yatan türcülüktür. Bu örneği hayvan haklarını savunanların karşısına çıkarılan tipik argüman bu olduğu için verdim. Yanan bir odaya girdiğinizde içerde bulunan bir bebeği mi yoksa bir kediyi mi kurtarırsınız sorusu hayvan hakları savunucularına yöneltilen klasik sorudur. Bu durumda kalan bir insanın tercihi bellidir ancak bu aşırı örneğe bakıp insan yaşamı dışında kalan bütün yaşamların değersiz olduğunu iddia etmek, sorunun kendisi kadar zorlama ve saçmadır. Çünkü aynı soru “yanan bir odaya girdiğinizde kendi bebeğinizi mi yoksa tanımadığınız başka bir bebeği mi kurtarırsınız” şeklinde sorulduğunda hangi yanıtı alacağımız da bellidir. Burada maksadım kendi hayatının öznesi olan her canlının acı çektiğini, sevme ve sevilme ihtiyacı olduğunu, oyun oynamaya, yemeye ve içmeye gereksinim duyduğunu vurgulamaktır. Nasıl, “bir kedi aldım, evdeki bebeği sokağa atıyorum” denilemezse, tam tersi de denilmemelidir, düşüncesindeyim.

Evcil hayvanını öldürülmesi için getirenlerin nerdeyse hepsinin “haklı” sebepleri olduğuna inanmalarının hiç de şaşırtıcı olmadığını söylemeliyim. Bir hayvanı ölüme götüren veya acılar içinde yaşamasına göz yuman herkes, kendini haklı görürken türcü ideolojiden beslenir.

blank

Modern felsefenin kurucusu sayılan ve hayvanların asla acı çekmeyeceğini çünkü onların birer makine olduğunu iddia eden Descartes’ın aksine, hayvanın acısı ile insanın acısı arasında bir ayrım gözetmeyen Veijo herkesin sebep olduğu acının bedelini ödemesi gerektiği inancındadır. Onun, öldürülmesi için “dostlarını” kendisine getiren ve onlardan kurtulmak isteyen insanları bir “at sineği” gibi rahatsız etmesi ve sorular sorması, hayvanların neler hissettiklerini anlamalarını sağlamak ve içlerindeki türcü yaklaşımı ortaya çıkarmak içindir. Bu sorular aynı zamanda seyirciye de yapılan birer ikaz olarak görülmelidir. Veijo, hayvanları öldürse de, hayvana kötü davranan insanlara katlanamaz. “Eden bulur” ilkesine inanan Veijo’nun ötanazi yapması, kendilerini artık sevmeyen sahipleri ve çok para isteyen veterinerler yüzünden acı çeken hayvanlara yardım etme isteğinden kaynaklanmaktadır. Sözün yetmeyeceğini düşündüklerine ise hayvanların çektiği acıları anlaması için daha sert davranmaktan çekinmez. Köpeğini öldürmeye getiren bir adamı, sıcak havada kafes içinde arabada bıraktığı köpeğin halini anlaması için kafese sokması veya zevk için balık tutan ve balığın çenesinin acıyı hissetmeyeceğini iddia eden adamın çenesini yumruklaması bu tür müdahalelerden birkaçıdır.

Kedisinin “acı çekip çekmeyeceğini” soran bir kadına “Kedin senin yalnızlığına çare oluyor ama yaşadığın yer bir hücre gibi. Oysa bir kedinin yaşayabileceği doğal ortam bir kilometre çapında olmalı, bir akşam kucaklaşması veya bir tırmalama tahtası bunu değiştirmez.” der. Köpeğinin tedavisi için artık para harcamak istemediğini söyleyen bir adama ise köpeğinin “Beni yavru köpek çiftliğinden aldığın için teşekkür ederim. Onların ticaretini destekledin ve gelecekte daha çok köpeğin acı çekmesine sebep oldun.” dediğini aktarır.

Ülkemizde de evinde hayvan besleyenlerin büyük çoğunluğunun kedilerini sokaktan sahiplenmiş olsalar da, köpeklerini parayla satın aldıklarını gözlemlediğimi söylemeliyim. Köpeklerini “parayla” satın almakla, filmde de denildiği gibi “köpek yetiştiren” veya “kaçak getirenlerin” ticaretlerine katkı sağlandığı açıktır. Kobay faresini getiren kadına ise bu farelerin arkadaşsız yaşayamayacağını ve onu tek başına bıraktığı için “çok üzücü bir hayat sürmek zorunda bıraktığını” söyler. Bu sorulardan hangimiz kaçınabiliriz ki? Modern dünyanın doğal ortamlarını yok ettiği ve yaşam alanı bırakmadığı hayvanları evlerimize almakla bir tür mücadele verdiğimizi düşünsek de, bu bizi tek bir kediyi veya köpeği beslemekle elimizden gelen her şeyi yaptığımız yanılsamasına düşürebilir hatta kapitalizme ve türcü ideolojiye toptan karşı çıkmak yerine “evimize” aldıklarımız dışındakilerin başına gelenlerle ilgilenmemek gibi tehlikeli bir sonuca götürebilir.

Evindeki kedisine üzülen ancak örneğin kedi maması yapmak için her yıl Avustralya’da öldürülen 3 milyon kanguruyu umursamayan bir tutumun hayvanseverlikle pek ilgisinin olmadığını söylemeliyim. Evinde hayvan beslemek tabii ki kötü bir şey değildir ancak günümüz insanının yalnızca “kendi” mülkiyetindeki hayvanı sevmesi ve diğerlerinin acısına dönüp bakmaması ve topyekün mücadeleden kaçınması kapitalizmin büyük başarısıdır. Böyle düşünmeye alıştırılan insanın, yaşamında istemediği evcil hayvanını sokağa atması veya tedavisi için uğraşmak istememesi hiç de şaşırtıcı olmayacaktır çünkü istediği an daha sağlıklısını, daha iyisini ve daha güzelini satın alabilecektir.

“Modern zamanlar faşizmin hayvan konusundaki ikiliklerini hatırlatan bir egemenlik ve dostluğa tanıklık ediyor. Yunus etinden kedi, köpek mamaları, toplama kampını andıran tavuk çiftlikleri, deri giysilerin cinsel çekiciliği, kitlesel hayvan kıyımı ve ev hayvanlarına aşk misali bağlılık. Alışveriş merkezlerindeki evcil hayvan dükkânlarının vitrinlerine yapışmış çocuklar anne babalarını canlı oyuncaklar haline getirilmiş bu yaratıklardan bir tane almaları için zorluyorlar. Kuzey ülkelerinden gelen türler yaz sıcaklarında dayak yemiş gibi yere yapışıyorlar. Bu egzotik oyuncaklar elbette köpeklerle sınırlı değil, maymunlardan binbir renkli papağanlara kadar uzanıyorlar. Sahip olma güdüsü, bir canlıya eşya gibi sahip olunabileceği yanılsamasıyla birleşerek ticaretin boyutlarını, bu ticaret sırasında köleleştirilen, eziyet gören hayvanların sayısını artırıyor.” (Nazlı Ökten, “Hayvan: Kimin Kurbanı”, Cogito Dergisi sayı 32)

“Evcil hayvan” terimi literatürde, “evde arkadaş olarak ve zevk vermesi için barındırılan ve nazik bir şekilde davranılan kedi veya köpek gibi hayvan” olarak tanımlanmakta, midilli, kedi, balık, kuş, köpek, kaplumbağa, tavşan, kobay faresi, yılan ve sürüngenler evcil hayvanlara örnek gösterilmektedir. Ülkemizde ise Hayvanları Koruma Kanununda evcil hayvan ile ev ve süs hayvanı ayrımı yapılmakta, “insan tarafından kültüre alınmış ve eğitilmiş” denilenler evcil olarak tanımlanmaktadır. Bu tanımın hayli muğlak olduğunu, “eğitilmiş” ibaresini ve kanunda yer alan sahipsiz hayvan, deney hayvanı ve kesim hayvanı gibi tanımları anlamakta zorlandığımı söylemeliyim. Aynı kanun “insan tarafından özellikle evde, işyerlerinde ya da arazisinde özel zevk ve refakat amacıyla muhafaza edilen veya edilmesi tasarlanan bakımı ve sorumluluğu sahiplerince üstlenilen her türlü hayvanı” ev ve süs hayvanı olarak tanımlamış ancak buna örnek vermemiştir. Bu kanuna dayanılarak çıkartılan “Ev ve Süs Hayvanlarının Üretim, Satış, Barınma ve Eğitim Yerleri Hakkında” isimli yönetmelik ise “Sahiplerinin ya da sahipleri adına sorumluluğunu almış kişilerin yanında bulunan, üçüncü bir şahsa satışı ya da devredilmesi amaçlanmayan arılar, kabuklu hayvanlar, suda yaşayan hayvanlar ve kümes hayvanları hariç olmak üzere, omurgasızlar, amfibik hayvanlar, köpek, kedi, gelincik, süs balıkları, sürüngen, kemirgen, evcil tavşan ve tüm kuşları” tanımı yaparak evcil hayvan ile süs hayvanı ayrımını pekiştirmiştir.

Günümüzde insan-hayvan ilişkisinin en “masum” yönü denilebilecek evcil hayvanların insan hayatındaki rolünü kabaca ikiye ayırabiliriz. Bunlardan biri hayvanı örneğin bir karne hediyesi veya sevgiliye bir armağan olarak parayla alınıp satılan ve istenmeyince sokağa atılabilen bir meta olarak, diğeri ise hayvanı acı çeken, ihtiyaçları olan ve kendi hayatının öznesi gören anlayıştır. Hayvanı meta olarak gören anlayış, kendini her şeyin üstünde gören insanın tarihsel erkek egemen anlayışının devamı olarak görülebilir. Hayvan “sahibi” olmayı, onu yarıştırmak, yanında gezdirmek, zevk göstergesi veya statü simgesi vb. için bir araç olarak görmek (2) bu anlayışa örnek verilebilir. Bazı internet sitelerinde, azıcık zoru ve farklı olmayı sevenlere, “standartların dışına çıkmak ve tabii ekolojik dengeyi azıcık göz ardı etmek” kaydıyla evlerinde besleyebileceği egzotik hayvanların listesi verilmesi de böyle bir zihniyetin ürünüdür. (Böyle düşünen insanlar bir otomobili, bir saati veya bir kıyafeti hangi nedenlerle satın alıyorsa hayvanları da aynı nedenle satın almaktadırlar. Bir kaç yıl önce yapılan bir açık arttırmada “Koca Yusuf” isimli bir güvercinin 90 bin liraya satılmış olması bu anlayışa örnek gösterilebilir. (3) Ayrıca haberin çeşitli medya organlarında lüks araç veya daire fiyatına güvercin başlıklarıyla duyurulmasının da hayvana türcü bakışı gösterdiğini düşünüyorum. Araba almak dururken bir güvercine o kadar para verilir mi demek türcülük, o para ile bütün güvercinlerin karnını doyurmak ve onlara daha iyi yaşam koşulları sağlamaya çalışmak ise hayvan haklarını savunmaktır. Benzer bir şekilde “Uçankral” isimli bir tayın 800 bin liraya satılması (4), kedi ve köpek güzellik yarışmaları veya fiyatları 10 bin ila 100 bin lira arasında değişen köpeklerin haber yapılması (5) aynı yaklaşımın çeşitli örneklerinden birkaçıdır. Çeşme’de yaşayan bir kişinin evinin çevresine, içinde üç bine yakın balık bulunan bir akvaryum yaptırması ve bunun için 100.000 Euro’ya yakın harcama yapması (6) veya İstanbul’da yaşayan bir kişinin sokakta bulduğu ve 16 yıl baktığı kedisinin ölmesi üzerine, ona mezar yaptırmak için beş dönüm arazi satın alması (7) yalnızca kendi mülkiyetindeki hayvanların “iyi” olmasıyla ilgilenen anlayışa örnek gösterilebilir.

blank

Hayvanı meta olarak gören bu anlayış, daha da ileri gitmekten çekinmemekte, farklı bir fiziksel görünüme sahip olması için hayvanların genleriyle oynamakta, kulaklarını veya kuyruklarını kesmekte/kestirmektedir. Ayrıca nadir bulunan, sıra dışı ya da yüksek fiyatlı hayvanları zenginliğin ve sosyal statülerinin sembolü olarak gören zihniyet için yalnız evcil hayvanlar değil, pahalı aksesuarları da statü göstergesidir. Örneğin “La Collection de Bijoux” serisinde yer alan, 1.600 elmastan yapılan ve yaklaşık 3 milyon dolar fiyata sahip “Amour Amour” köpek boyunluğunun (8) hayvan sevgisiyle hiçbir ilgisinin bulunmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Filmde sağcı bir gizli örgüte girmek isteyen, çalıştığı yerden malzeme çalan, çocuklarına ve karısına kötü davranan bir adam vardır. Bu örgütteki “arkadaşları” onunla ve köpeğiyle alay etmektedirler. Kendini ispatlamak için köpeğini öldürmesi gerektiğini düşünse de cesaret edip yapamaz ve Veijo’ya gider. Adama, “Köpekler insanlar gibidir. Dünyadaki yerlerini bilmezlerse saldırgan olurlar. Bundan dolayı acı çekerler ve acılarını başkalarına yansıtırlar. Acının her zaman bir sebebi vardır. Bu durumda, sebep sen olabilirsin.” diyen Veijo ömründe ilk kez bir hayvanı öldüremez ve “Piki” adını verdiği bu köpeğe bakmaya başlar. Onu yanında bir köpekle gören tanıdıkları “kalbinin yumuşamaya başladığını” ve yakında insanları bile sevmeye başlayabileceğini söylerler.

Film, çevrede ve otoyol kenarında bulduğu hayvan ölülerini toplayıp gömen Veijo’nun niçin böyle bir dönüşüm geçirdiğine pek değinmez. Sonraki sahnelerde yoğun bakımda yatan acılar içindeki babası gösterilir. Altını bile hemşirelerin değiştirdiği babasının şimdiki durumunun geçmişte sebep olduğu acıların sonucu olduğunu söyleyen Veijo’ya göre bir acıya sebep olanlar o acının bedelini ödemelidir. Henüz çocukken, içki içip sızan babasının ihmali ve çağırdığı veterinerin yardıma gelmemesi yüzünden öldürmek zorunda kaldığı sığırlara borçlu olduğunu düşündüğü için “acı çeken” hayvanlara ötanazi yapmaya “mahkûm” olduğunu düşündüğü anlaşılır. Bu “gerekçe” onun duygusuz ve acımasız biri olmadığını göstermek için filme eklenmiş olsa da finalde yaptıklarından dolayı pişmanlığını anlatır:

“Ben 13 yaşındayken, hastaneye gitmek zorunda kaldım. Oradan çıktığımda babamı, bahçede kendinden geçmiş bir şekilde buldum. Sığır ahırında, açlıktan ölmek üzere olan 40 boğa beni bekliyordu. Etraf, bok ve çürük et kokuyordu. Veterineri getirmeye çalıştım ama çok meşgul olduğu için gelmedi. Babamın tabancasını aldım ve onları öldürmek için ahıra gittim. Ama onları vuramadım. Bu yüzden mazot döküp ahırı ateşe verdim. Ben, çok uzun süre önce mahkûm edildim.” (filmden)

Babasına bakan Lotta isimli hemşire, Veijo’nun hayvanlara ötanazi yaptığını öğrenir ve bir gün onu ziyaret eder. Ondan çok etkilenir ve bir ilişki yaşamaya başlarlar. Lotta, seviştikleri esnada ondan “boğazını sıkmasını” ister. Bu durumdan korkan Veijo “ne zaman durmam gerektiğini nasıl anlayacağım” diye sorduğunda, Lotta “ben senin omzuma dokunurum” der. Bir süre sonra Lotta, Veijo’nun acı çeken hayvanları “iyilik” için öldürdüğünü düşündüğünden ona iyilik yapmak adına hasta adamı öldürür. Oysa babasının çektiği acıların geçmişte sebep olduğu acıların bedeli olduğunu düşünen ve “Acının eşitlenmesi gerekir, babam bu borçlarını ödemeyi daha bitirmemişti” diyen Veijo, “borcunu” ödemeden kurtulduğu babasına kızmaya devam eder.

Veijo, çocukken yakarak öldürdüğü sığırlar gibi tamamen yanar ve yoğun bakıma kaldırılır. Gözlerini açtığında başucunda Lotta vardır. Veijo’nun “öldürmeden” önce hayvanlara müzik dinlettiğini bilen Lotta, “müzik dinlemek isteyip istemediğini” sorar. Önceki sahnelerde, Lotta’nın adamın omzuna dokunmasının “dur” anlamına geleceğini kararlaştıklarını biliriz. Çok büyük acılar çekmesine karşın “acıyı sonlandırmada her zaman bir güzellik olmalıdır” diyen Veijo’nun, “dur” anlamında Lotta’nın omzuna dokunması pişmanlık duyduğunu ve geç de olsa her canlının yaşama hakkına sahip olduğu düşüncesini anladığını gösterir.

blank

“Eden bulur” düşüncesindeki Veijo için insanın veya hayvanın çektiği acılar arasında hiçbir ayrım yoktur. Onun için canlı vardır ve bir canlıya acı çektiren çektirdiği acının bedelini ödemelidir. Bu noktadan hareket ettiğimizde peki, bizler ne yapıyoruz? Evimizdeki tek bir hayvanın üzerinde titriyoruz ancak zevkimiz, yemeğimiz, kıyafetimiz, eğlencemiz için milyarlarca hayvana acı çektiriyoruz, çektirilmesine göz yumuyoruz ve bedelini ödemeyi aklımıza bile getirmiyoruz. Hayvanların sırtından paralar kazanan, yarıştırmak için, zevk için veya statü için hayvan besleyen veya onlardan bıkınca ölüme göndermekten pişmanlık duymayan insanlar haline dönüşmüş durumdayız.

Anne sevgisinden mahrum yetiştirilen ve parayla alınıp satılan evcil hayvanların tedavisi, bakımı hatta öldürülmesi için büyük paralar isteyen veteriner karakteri, hayvanların sırtından kazandığı para ile her yıl arabasının modelini değiştirirken yolda çarptığı hayvanın acısı ile ilgilenmez çünkü bunun için kendisine ödeme yapacak birisi yoktur. Veijo’nun bu karaktere “Senin de öldürdüğün ne çok hayvan gördüm. Onları umursamıyorsun. Sadece altı ayda bir yeni araba almayı umursuyorsun.” sözleri haklı ve yerinde bir eleştiridir. Peter Singer, kitabında “Journal of the American Veterinary Medical Association”da yayımlanan bir makalede veterinerlik mesleğinin varoluş nedeninin “aşağı hayvanların değil, insanların genel mutluluğuna katkıda bulunmak” olduğunun ifade edildiğini aktarır. Filmin veterinerlere yaklaşımının olumsuz olduğunu, hayvanlara “para” karşılığı bakan, hayvanların sırtından kazandığı paralarla rahat yaşayan ve türcü bir yaklaşımı benimseyen veteriner karakterinin kıyasıya eleştirilir.

Ülkemizde hayvan hakları, hayvanlara çektirilen acılar, endüstriyel çiftliklerde yaşananlar veya evcil hayvanlara yönelik çalışmalar hayli az olduğu gibi en basitinden ülkemizdeki “pet” denilen evcil hayvan sayıları veya barınak kayıtları bile sağlıklı değildir. (9) Ülkemizdeki veterinerlik fakültelerinin sayısının Amerika’yı geçmesine karşın hayvan hakları üzerine ciddi araştırmalar yapılmaması, yazılan makalelerde Amerika, Fransa veya Yeni Zelanda’ya ait verilerin kullanılmasının üzücü olduğunu, niceliğin niteliğin önüne geçtiğini düşündüğümü söylemeliyim. Mezbahalar, barınaklar, endüstriyel çiftlikler başta olmak üzere hayvanların karşı karşıya kaldığı acı, zulüm ve sömürüye ilişkin araştırmalar yapılmasının, hayvanların yaşadıkları acılara herkesten fazla tanık olan veteriner hekimlerin ve ilgili fakültelerin boynunun borcu olduğunu söylemek çok fazla beklenti içerisine girmek midir?

Öteki Sinema için yazan: Salim Olcay

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir