2025 yapımı Primate, son yıllarda görmekten gına gelen zorlama 80’ler nostaljisi tuzağına düşmeden, o dönemin tekinsiz ruhunu günümüze taşımayı başaran, dişli bir “hayvan korkusu” (eco-horror) denemesi.
Sinemada hayvan saldırılarını konu alan filmler genellikle ikiye ayrılır: Ya Jaws gibi doğanın durdurulamaz gücüne saygı duruşunda bulunursunuz ya da B-filmlerin o keyifli saçmalıklarına teslim olursunuz. Primate, bu ince çizgide, ikinci tarafa daha yakın dursa da seyircisinin asabını bozma konusunda şaşırtıcı derecede ciddi bir iş çıkarıyor.
Filmin formülü aslında oldukça tanıdık. Stephen King’in Cujo’sunu alın, o kuduz köpeği çıkarıp yerine bir şempanze koyun. Zaten film de atalarına saygıda kusur etmiyor ve Cujo’ya açık bir selam gönderiyor. Hikaye, “Ben” adındaki, ailenin maskotu olmuş uysal bir şempanzenin, talihsiz bir firavun faresi ısırığıyla enfekte olmasıyla başlıyor. Sonrası; ev partisi veren bir grup gencin, evrimin bu en öfkeli halkasıyla ölümcül bir saklambaca tutuşması…
Senaryo kağıt üzerinde “katil maymun” gibi absürt dursa da, filmin sırtını dayadığı korku aslında çok gerçek. 16 Şubat 2009’da yaşanan o meşhur Travis Vakası’nı hatırlayın. Yıllarca insanlar gibi giydirilen, ailenin bir parçası sanılan şempanze Travis, bir gün sebepsizce (veya belki de doğası gereği) en yakınındaki insan olan Charla’ya saldırmış ve ortaya korku filmlerini aratmayan bir vahşet çıkmıştı. Primate, işte tam olarak bu tedirginlikten besleniyor.
Elbette karşımızda bir başyapıt yok. Primate, yer yer senaryosundaki mantık boşluklarıyla ve genç korku filmi klişeleriyle sendeliyor. Ancak filmin amacı size hayatın anlamını sorgulatmak değil; sizi o klostrofobik evin içinde, insan gücünün yetersiz kaldığı bir kas yığınıyla baş başa bırakmak. Ve bunu yaparken en büyük desteği, şaşırtıcı derecede kaliteli olan müziklerinden alıyor.
Filmin ses tasarımı ve tema müzikleri, modern korku filmlerinin o mekanik gürültüsünden çok uzak. İtalyan korku sinemasının altın çağına, Dario Argento’nun Giallo’larına götüren tınılar var. Synthesizer kullanımı, efsanevi grup Goblin’in işlerini o kadar andırıyor ki, gerilim sahnelerinde müziğin kendisi başlı başına bir karaktere dönüşüyor.
Primate’i özel kılan en önemli detay ise şu: Bu bir 2025 yapımı. Ancak günümüzün dijital, cilalı ve ruhsuz korku estetiğini reddediyor. Daha da önemlisi; bunu yaparken “Bakın ben 80’ler filmiyim” diye bağıran neon ışıklara, retro kıyafetlere veya yapay bir nostaljiye sığınmıyor.
Yönetmen, 80’ler dokusunu taklit etmek yerine, o dönemin atmosferini, kurgu ritmini ve pratik efekt kullanımındaki samimiyeti benimsemiş. Bu yüzden izlerken, “retro filtreli” yeni bir film değil de, sanki video kaset döneminden kalma, rafta unutulmuş ve yıllar sonra keşfedilmiş, o dönem çekilmiş ama vizyona girmemiş kayıp bir filmi izliyormuş hissine kapılıyorsunuz.
Primate, saçmalamaktan korkmayan, asabınızı bozmayı hedefleyen ve müzikleriyle kulaklarınızın pasını silen, küçük ama etkili bir kabus. Şempanzelerin sadece sirklerde bisiklete binen sevimli hayvanlar olmadığını hatırlamak (veya hatırlayarak ürpermek) isteyenler için kaçırılmayacak bir fırsat.
