Guizi lai le / Devils on the Doorstep (2000)

Anlaşılmak ya da Anlaşılmamak, Bütün Mesele Bu Mu?

“Bütün olanaklı bilimsel sorular yanıtlansa bile, yaşamla ilgili sorunlar halen el değmemiş olarak kalır. Ancak elbette o zaman hiç soru kalmamış olur ve cevap da sadece bu olur.” (Ludwig Wittgenstein)

Hapisten çıktıktan sonra ülkeyi terk eden Nazım Hikmet için “keşke kaçmasaydı da, ölseydi” diyenlere “Sen hiç öldün mü, arkadaş?” diyen Bedri Rahmi gibi sormak ve yazıma “Hiç kendini anlatamadığın oldu mu, arkadaş?” diyerek başlamak istiyorum. Ne kadar çaba gösterirseniz gösterin, ne kadar gayret ederseniz edin, ne kadar uğraşırsanız uğraşın, çırpındıkça hep dibe çöktüğünüz bir bataklıkta buldunuz mu kendinizi? Kelimelerin kifayetsiz kaldığı ve Cahit Sıtkı’nın deyişiyle “gökyüzünün başka renginin de olduğunu ve her doğan günün yeni bir dert getirdiğini” düşündünüz mü? Bu soruları sayfalarca uzatabilirim ancak kısa kesmek ve sadece sormak istiyorum: Cehennemi tarif edebilir misiniz? Gregor Samsa’nın kendini devcileyin bir böcek olarak bulması gibi ben de bir sabah uyandığımda, kendimi böyle bir “cehennemde” buluvermiştim. Her şey öylesine hızlı olmuştu ki, hiçbir şey anlayamamıştım. Kendimi anlatamadığım için, beni “yanlış” tanıdığını düşündüğüm “hüzünlü arkadaşımın” iyi bir insan olduğuna inanmam ise her şeyi zorlaştırıyordu çünkü onu “suçlamak” aklımdan bile geçmiyordu. Oysa öyle yapabilsem yani onu suçlayabilsem her şey kolaylaşacak ve arkamı dönüp gidebilecektim. Ne var ki, bunu yapamazdım çünkü o benim, Dostoyevski’nin “Budala” romanındaki Aglaya’nın söylediği gibi “sanki kendi kendimleymişim gibi her şeyi konuşabileceğimi” düşündüğüm bir yoldaşımdı. Peki, ben yanılmış olamaz mıyım acaba?

Platon, “Şölen” kitabında, insanların eskiden dört eli, dört ayağı ve ters yönlere bakan iki yüzü olduğunu anlatır. Çok güçlü olan bu insanlar, bir gün yaratıcılarının kim olduğunu öğrenmek için “Tanrıların” katına çıkmaya kalkışırlar. Böyle bir şeyin gerçekleşmesi halinde ellerindeki gücü kaybedeceklerini bilen Tanrılar, insanları yok etmek isteseler de, kendilerine kulluk edecek kimse kalmayacağından bu katliam fikrinden vazgeçerler. Yine de, insanların bir daha böyle bir şeye cüret etmelerini önlemek adına çok daha acımasız bambaşka bir yönteme başvururlar. “Onları ikiye bölersem hem güçleri azalır, hem de sayıları artacağından bize tapanların sayısı artmış olur. Yine hadlerini bilmez ve uslu durmazlarsa, onları yeniden ikiye bölerim” diyen Zeus, ikiye böldüğü insanları dünyanın dört bir yanına dağıtır. Böylece, tarifsiz bir acıya kapılan insanlar, ömürlerini kayıp yarılarını aramakla geçirmeye başlar ve Tanrıları rahatsız etmek bir daha kimselerin aklına gelmez.

“İnsan bu şekilde ikiye ayrıldıktan sonra iki parça da birbirini özlemeye ve diğeriyle buluşmayı beklemeye başladı. Birbirlerine sarılarak, tek bir canlı olabilmek için aç ve hareketsiz şekilde bekliyorlardı. İkisi de, diğer parça olmadan bir şey yapmak istemiyordu. İnsanların birbirlerine olan doğuştan gelen sevgileri bunun sonucudur ve doğal olarak parçalardan her biri diğerini aramaktadır.” (Platon, Şölen)

Wittgenstein bireysel dil olamayacağını, insanın dilinin toplumun dili olduğunu ve bir kelimenin anlamının, onun dildeki kullanım biçiminden doğduğunu iddia eder. Ona göre, dili kullanmak, dil oyunları oynamaktır. Dil oyunları da, aslında yaşam biçimleridir ve bir cümleyi anlamak bir dili anlamak, bir dili anlamaksa bir yaşam biçimini anlamak demektir. “Kelimelerin anlamı hayatın içindedir ve dolayısıyla bir kelimenin anlamı, onun kullanan kişinin yaşam biçiminde aranmalıdır” diyen Wittgenstein, bu iddiasını satranç oyunu üzerinden anlatır. Satrançta bir taşın değeri fiziksel özellikleriyle değil kurallar tarafından belirlenmiştir. İnsanlar da, kelimeleri nasıl kullanacaklarını “yaşayarak” öğrenirler tıpkı satrançta taşların nasıl hareket ettiklerini, taşların şeklinden değil kurallardan öğrendikleri gibi. Kısaca, bir kelimenin değerinin, kullanılan harf, yazıldığı kâğıt veya kullanılan kalem ile değil “anlamıyla” ölçüldüğünü söyleyebiliriz.

Satranç örneğinden devam edersek, Türkçede “vezir” denmesiyle İngilizcede “queen” denmesi, vezirin “hareketlerini” değiştirmediği gibi bir kişinin Çince veya Türkçe konuşuyor olması da dilin işlevini değiştirmez. “Bir dil imgelemek bir yaşam biçimini imgelemek demektir. Yeni dil modelleri, yeni dil-oyunları varlık kazanır, ötekiler eskimiş ve unutulmuş olurlar” diyen Wittgenstein’dan hareketle dilin işlevinin değil yaşam biçimlerinin değişebileceğini söyleyebiliriz. Erich Fromm, modern toplumların, ürettikleri her otomobile özgün isimler bulmakta zorluk çekmezken “sevgi”yi ancak bir tek kelime ile açıklayabilmelerini, duygusal konulardaki yaratıcılıklarının sınırlı olmasıyla açıklarken dilin aslında yaşam biçimi tarafından belirlendiğine güzel bir örnek veriyor. Veya başka hiçbir dilde muadili olmayacak şekilde, farklı aile ilişkilerini göstermek için örneğin Çincede yüzden fazla ifade bulunması yaşam biçimlerinin farklılığı sonucudur. Burayı fazla uzatmamak adına, yeterince açıklayıcı olduğunu düşündüğüm enfes bir alıntıyla devam etmek istiyorum.

“Bu tür eşdeğerlilik konusunda en çok örnek sağlayabilecek kaynaklardan biri de Kutsal Kitap çevirileridir. Sözgelişi, Meksika yaylalarındaki Kızılderililer için yapılmış bir Kutsal Kitap çevirisinde, çevirinin okurları denizi tanımazlar düşüncesiyle, İsa’nın yürüyerek deniz üzerinden değil, bir bataklık üzerinden geçtiğini söylemek gerekmiştir. Eskimolar için yapılmış çevirilerde “Tanrım, bugünkü ekmeğimizi ver bize” yakarısı, Eskimolar ekmek tanımadığı için “bugünkü balığımızı ver” diye aktarılmıştır. İsa’nın sanlarından biri olan “Tanrı’nın kuzusu” deyimi ise “Tanrı’nın foku” diye çevrilmiştir.” (Akşit Göktürk, Çeviri: Dillerin Dili)

Dilin gerçek bir bilinç, “bilincin de en başından beri toplumsal bir ürün olduğu ve insanlar var oldukça da toplumsal bir ürün olarak kalacağını” söyleyen Karl Marks’ın müthiş iddiasını da gözönüne aldığımızda, yaşam biçimlerinin dili belirlediği konusunda hiçbir şüphemiz kalmıyor, diyebilirim. Ve tam bu noktada, konuyu başka bir yöne çekmek ve sormak istiyorum: Peki, aynı dili konuşan ve aynı yaşam biçimlerini paylaşan insanlar arasındaki anlaşma nasıl olacak? Buraya kadar yazdıklarımız, sanki aynı dili konuşanların “anlaşmalarının” çok kolay hatta zorunlu olması gerektirdiğini düşündürmüş olabilir. Peki, öyle mi? Hans-Georg Gadamer “Biz konuşuruz, söz/kelime bizi sonuçların ötesine, muhtemelen kavrayamayacağımız yerlere götürür” derken acaba bu duruma mı işaret ediyor?

Belirsizlik hayatın her anındadır. Okurken, dinlerken, konuşurken ayrıca okul, iş, evlilik vb. insana özgü bütün ilişki biçimlerinde her zaman belirsizlik bulunur. Bu belirsizlik içinde yaşamımızı sürdürmeye çalışırız, tabii kendimizin de birçok belirsizliğin kaynağı olduğumuzun farkına bile varmadan. Yine de, bütün alışkanlığımıza karşın bizleri rahatsız edecek yeni belirsizlikler hep karşımıza çıkabilir. Bunu tamamen ortadan kaldırmak ve her şeyi belirli hale getirmek mümkün olmasa da, belirsizliği azaltacak en azından karşılıklı anlaşmayı “sağlayacak” bir yol vardır. Buna kontekst yani bağlam diyebiliriz. “Anlamamız gerekeni” açık kılan ve birçok anlam içinden “doğru” olanı seçmemizi sağlayan şey bağlamdır. İnsanların aynı dili konuşmalarına karşın farklı bağlamlar içinde kalmaları halinde Çince veya Noam Chomsky’nin deyişiyle Bantu dili konuşuyormuşçasına yabancılaşmaları kaçınılmazdır.

“Başlangıçta kelimelerle büyü aynı şeydi ve hatta kelimeler, bugün de aynı sihirli gücü sürdürmektedir. Kelimeler aracılığıyla herhangi birini dünyanın en mutlu veya en kederli insanı haline getirebiliriz.” (Sigmund Freud)

Kelimelerin gücüne inananlardanım. Örneğin “yaratılışın” bir “söz” ile başlaması bana hiç de şaşırtıcı gelmiyor ancak yoldaş dediğiniz insan bile sizi anlamıyorsa veya yanlış anlıyorsa –belki de tam tersi- Platon’un aktardığı “bölme” işlemini Tanrıların “bilerek” hatalı yapmış olabileceğini söyleyemez miyiz? İnsanların dillerinin karıştırılmasına ilişkin Platon’un anlattığına benzer bir olay olan Babil Kulesi anlatısı, Kitab-ı Mukaddes’te yer alır. Her ikisini birlikte okuduğumuzda, Tanrıların, insanları hem “kendilerinden” ayırdıkları, hem de birbirlerini bulsalar dahi anlaşamamaları için dillerini karıştırdıkları iddia edilebilir. İnsanın içinde bulunduğu durum ne kadar hazin değil mi?

Burada kısa bir özet yapalım. Tanrılar, güçlerini korumak için insanları “kendilerinden” koparmış ve bir araya gelmelerini engellemek için dillerini karıştırmış. Yine de yoksulluk, hastalık, yaşlılık, savaşlar, mülkiyet vb. sorunlarla baş etmesine karşın bir şekilde “kendini” bulan insanın karşısına bir de “anlama” ve “anlaşılma” sorunu çıkmış. Bunca badireyi atlatan insanın karşısına çıkan en güç şeylerden birinin “bağlam” olduğunu, bağlam olmazsa aynı dili konuşsalar bile insanların anlaşabilmelerinin olanaksız olduğunu söylemeliyim. Anlaşmayı “belirli” hale getirse de, bağlamın en kötü yanı hep belirsiz kalacak olmasıdır. Her insanın kendini diğerlerinden farklı hissettiği hatta bu kadarla da değil herkesten en farklı görme eğilimi içinde olduğu bilinir. Herkes, diğerinden farklı olduğunu hissetse de, temiz kalpli ve iyi niyetli olduğuna inanmak insanlığın ortak noktasıdır.  Bu farklılık düşüncesi, herkesi kendi görüşlerinin de benzersiz olduğu inancına götürür. Çok küçükken hiç ölmeyeceğimi, herkes ölse bile bir yolunu bularak hayatta kalacağımı düşünürdüm. Birçok kişinin de böyle düşündüğüne eminim. Bu denli somut gerçek karşısında bile insanın farklı düşünceler geliştirebilmesini hayli tuhaf bulduğumu söylemeliyim. Leibniz de, “her insanın dünya hakkında kendine ait perspektifinin biricik olduğuna” inandığını söyler. İnsan türü, hiçbir zaman bu kanaatini sorgulamadığı ve sorgulamaya gerek duymadığı için binlerce yıl boyunca çatışma, anlaşmazlık ve savaşlar hiç bitmemiştir. Dünyada barışın sağlanması ve belirsizlikleri ortadan kaldırmak için “hiçbir çift anlamlı söz veya sentaktik belirsizliğin olmayacağı, açık ve anlaşılır bir dil” oluşturulması gerektiğini söyleyen Leibniz haklı olsa da, “doğru anlamayı” sağlayacak olan dilden çok bağlamdır ancak nasıl dili yaşam biçimleri belirliyorsa, bağlamı belirleyen de yaşam biçimleridir. Descartes’ın ironiyle söylediği gibi, sağduyu herkese eşit dağıtılmıştır ve herkesin kendi “bağlamının” biricik olduğunu düşünmesi sorunların asıl kaynağıdır.

Wittgenstein’ın “Dil, yollardan oluşan bir labirenttir. Bir yönden geldiğinde yolunu bilmektesindir; aynı yere başka bir yönden geldiğindeyse yolunu kaybetmişsindir” sözünü hatırlamak yerinde olacaktır. Dil bir labirent ise bu labirentin duvarları, kişinin kurduğu her cümleyle yeniden şekillenecektir. Bu noktadan hareketle, örneğin ben “hüzünlü arkadaşımın” benimsediği “bağlamdan” habersiz olduğum için söylediğim her kelimeyle kendi labirentimi ördüğümün farkına bile varamamışım. İkimizin de kendi bilgisi, görgüsü, hayata bakışı yani belirlediği “bağlam” sonucu anlaşmamız her geçen gün olanaksız hale gelmiş. Doğru anlamayı sağlayacak şey bağlam olmasına karşın doğru olanı anlamak için herkesin aynı bağlam düzeyinde buluşması her zaman mümkün olmuyor ve iki kişi bile birbirinden bu denli ayrı düşebiliyorken, ulusların, devletlerin ayrı düşmesi ve çatışmaların, savaşların her yanı sarması “doğal” bir trajedi değil mi? Bağlam belirsiz kaldığı için de birinin “demokrasi götürmek” sözüne diğerinin “petrol” için mi demesi, birinin “insan hakları” sözüne diğerinin “halkları birbirine düşürmek” için mi demesi kaçınılmazdır. Günümüzde her siyasetçinin kendi ülkesinin yalnızca barışı istediğini söylemesine karşın gerçekte savaş için hazırlanması, kırım, katliam ve saldırı için yapılan silahların “savunma” adı altında alınıp satılması, bağlamlar arasındaki farklılığı göstermeye yetmez mi?

“Guizi Lai Le / Devils on the Doorstep” (2000) filmini uzun zaman önce izlemiş ve çok sevmiştim. Değerinin bilinmediğini düşündüğüm ve kıyıda köşede kalmasına gönlümün razı olmadığı bu film, seyirciyi, emperyal heveslere kapılarak hem kendi halkının hem de diğer halkların büyük acılar çekmesine sebep olan Japonların işgali altındaki Çin’e götürerek ve sinema tarihinin iki unutulmaz başyapıtına selam göndererek başlıyor. Bunlardan ilki, Andrei Tarkovski’nin “Andrei Rublev” (1966) filmidir. İçsel yolculuğunu gerçekleştirirken, doğru bildiği yolda tek başlarına yürüyen kahramanların hikâyesini anlatan bu filmler, finallerinin renkli olmaları dışında siyah-beyaz çekilmişlerdir. Böylece hem içerik hem de biçim yönünden benzeşirler. Teknik olarak mümkün olmasına karşın siyah-beyaz çekilmiş olmaları cehalet ve acı içindeki insanın durumuna yönelik bir yas tutma olarak görülmelidir. İkincisi, Akira Kurosawa’nın “Shichinin no Samurai / Seven Samurai” (1954) filmidir. Her iki filmde de, başlarına gelen kötülüklerle baş edemeyen köylülerin, “kurtarıcıyı” kendileri dışında aramaları işlenmiştir. Yönetmen, Japon işgalini anlattığı bu filminde Çin ve Japon halkları arasında bir fark olmadığını iddia eder. Filmin bir sahnesinde, tuhaf bir şekilde olsa da yer alan “800 yıl önce, aynı ailenin çocuklarıydık. Japonlar bizim öz be öz kardeşimiz sayılır” sözleri buna işaret eder.

Japon imparatorluk bayrağının altında, donanma marşıyla yürüyen askerlerin görüntüleri ekrana gelir. Çıplak araziden, yapraksız ağaçlardan ve güneşin cılız ışıklarından havanın soğuduğu anlaşılsa da askerler, bando eşliğinde yaptıkları bu yürüyüşü her gün sürdürmektedirler. Askerlerin yürüyüşü esnasında, yapımına yaklaşık M.Ö. 7. yüzyılda başlanan, yüzyıllar boyunca sürekli inşa edilen, onarılan veya güçlendirilen, binlerce kilometre uzunluğundaki muhteşem Çin Seddi görünür. Esir Japon askeri Hanaya’nın “Çin Seddi hala ayakta, her ne kadar İmparator Shi Huang Di duramasa da” sözleri, geçmişinden ders almayan Çinlilere bir ikaz olarak görülmelidir. Bu sözler, düşmana karşı koymak yerine işgali meşru hale getiren işbirlikçileri, vatanını ve halkını değil de unvanlarını düşünenleri, kelime oyunlarıyla zaman harcayan aydınları, halkından mal kaçıran tüccarları kısaca düşman yerine kendisiyle savaşan Çin halkına ve yöneticilerine yönelik bir eleştiridir. Çinliler hatalarından ders almadıkları için Çin Seddi ayakta durmaya devam etse de işgal altındadır ve Çin kimliği yok olmak üzeredir. İlerleyen sahnelerde, Çinli bir çocuğun “Japonlar Çin Seddi’nin İçinde” şeklinde bir tekerleme söylemesi bunu pekiştirecektir.

Geçmişte de, ormanlara çekilen eylemsizlik yanlıları için Konfüçyüsçü filozof Mencius’un “Yang Çu’nun ilkesi, herkes kendi içindir. Tek kıl koparmakla bütün imparatorluğa yararı dokunacağını bilse bunu yapmaz” sözlerinin bir benzerini, binlerce yıl sonra yönetmen Wen Jiang’ın filminden duymak Çin’deki Konfüçyüsçü geleneğin gücünü ortaya koyuyor, her ne kadar yönetmen Konfüçyüsçü olmadığını iddia etse de… Çin’deki iki büyük düşünce sisteminden biri olan Taocuların “hiçbir şey yapmama” düşüncesini öğrettikleri iddia edilmiştir. Oysa “bir kimse yapması gereken şeyi, yalnızca ahlaki olarak yapmak doğru olduğu için yapmalıdır” diyen diğer büyük düşünce sisteminin kurucusu Konfüçyüs, doğruluk düşüncesinden “karşılıksız yapma” düşüncesine ulaşmıştır. Konfüçyüs’e göre, her insanın yapması gereken bir şey olduğundan, o hiçbir şey yapmamazlık edemez. Bununla birlikte, onun yaptığı “karşılıksızdır” çünkü insanın “yapması” gerekeni yapmasının değeri, onu yapmasında saklıdır, sonucunda değil.

İşgal ettikleri küçük köyün içinden geçen askerlerin başındaki subay, çocuklara şeker dağıtmaktadır. Çinli General Sun Tzu “Savaş Sanatı” isimli kitabında “Üstün başarı, düşmanın direncini savaşmadan kırmaktır” demiş ve eklemiştir: “Muzaffer ordu, önce zafer kazanır sonra çarpışma peşinde koşar. Mağlup ordu önce savaşır, sonra zafer peşinde koşar.” Çin devletinin ulaşamadığı Çin’in yoksul bir köyünde, işgalci Japon subayın Sun-Tzu’nun öğretisini uygulaması kaderin bir cilvesi olsa gerektir. Japon askerler karada bando eşliğinde yürürken, hücumbotun da seyir yaparak eşlik etmesi ve birbirlerini selamlamaları, Sun Tzu’nun “Bayrak, flama, boru ve gonklar askerlerimizin kulaklarını, gözlerini bir nokta üzerinde yoğunlaştırabilmenin, askeri bir bütün haline getirmenin amaçlarıdır” sözüyle bütünleşmektedir. Bu sahneler, Japonlar Çin’in geleneklerinden faydalandıklarını ancak Çinlilerin bambaşka yerlere savrulduklarını gösterir. Ne var ki yönetmen, örneğin Sun-Tzu’nun ihmal edilmesini eleştirirken Koca Dayı ile simgelenen Konfüçyüsçü geleneği de aynı şiddette eleştirmektedir. Koca Dayı’nın eski ve köhne fikirlerinin artık hiçbir işe yaramaması hatta köylüleri trajikomik durumlara düşürmesi, yönetmenin geçmişe körü körüne özlem duymadığını gösterir.

Çin düşüncesinde, her şeyin temelinde yer alan “İnsanlığın İmparatoru’nun” kozmik düzeni bir arada tuttuğuna ve “Tanrı-İnsan-Doğa” arasındaki dengeyi koruduğuna inanılırdı. Bu sınırsız gücüne karşın İmparatorun da sorumlulukları bulunur ve erdemin yolundan ayrılması halinde “gökyüzünün altındaki her şeyin” kaosa sürükleneceğinden korkulurdu. Özünde “ataerkil” bir sistem olan Konfüçyüsçü hiyerarşinin tepe noktasında bulunan İmparator, insanların toplum içindeki konumunu belirlerdi. Çin düşüncesinin özünde farklı bir düzen kurmak değil, düzeni sağlamak vardır ve bu açıdan Osmanlı İmparatorluğu’nun “Nizam-ı Âlem” düşüncesi ile büyük benzerlik gösterir. İdeal düzen geçmişte kurulduğundan amaç “yeni” bir düzen kurmak değil eskiye dönmek olarak anlaşılmış ve bunu sağlamakla sorumlu kılınan “iktidarın” toplumu düzenlemesi hedeflenmiştir. Konfüçyüs de, kendi döneminde, görevinin toplumunun ihmal ettiği değerleri hatırlatmak ve toplumu yeniden altın çağına getirmek olduğunu açıklamıştır. Konfüçyüs’ün “düzensizlik” için çözümü, Çin’in “altın çağında” gerçekleştirilmiş olan adil ve uyum içindeki topluma giden “yol”du. Yönetmenin bu düşünceye bütünüyle karşı çıktığını düşünüyorum.

Çin Komünist Partisi’nin 1969 yılında gerçekleştirdiği 9. Kongresi’nde Mao’nun halefi ilan edilen Lin Biao, “Yaşasın Halk Savaşının Zaferi” isimli kitapçığında, nasıl kendileri kırsaldan gelip şehirli Çan Kay Şek’i yenmişlerse, dünyanın kırsallarındaki komünistlerin, şehirli kapitalistleri yenmeyi başaracaklarını ileri sürmüştür. Ayrıca, bu kongrede, Çin Komünist Partisi’nin ve Çin devletinin dış politikası “Sosyalist ülkelerle dostluk, karşılıklı yardım ve iş birliği ilişkileri geliştirmek; tüm ezilen halkların ve ulusların devrimci mücadelelerini desteklemek, karşılıklı saygı ve birlikte ortak etkileşimlerde bulunmak” olarak açıklanmış, emperyalist saldırganlık ve savaş politikalarına karşı çıkmak temel hedef olarak ilan edilmiştir.

Halefi ilan edilmesine karşın Mao’ya darbe teşebbüsünde bulunduğu iddiasıyla 1971 yılında tasfiye edilen Lin Biao’nun “ortadan kaldırılmasıyla” birlikte Amerikan tekelci kapitalistlerinin ve Başkan Nixon’un Çin’e yaptıkları ziyaretler hayli manidar bulunmaktadır. Özellikle Mao’nun ölümünün ardından Çin’in “Dışa Doğru Atılımı” ile birlikte dış politikanın da değişmeye başladığı iddia edilmektedir. Çin Komünist Partisi’nin 18. Kongresi’nde “İçinde bulunduğumuz dönem Çin’in kalkınması için birçok stratejik fırsat barındırmaktadır.  Değişen doğa ve çevre koşullarını iyi anlamalı, tüm fırsatlar değerlendirmeli” ifadeleri yer almıştır. Bu ifadelere bakıldığında Çin’in, Mao dönemindeki “emperyalizme ve kapitalizme karşı çıkan, sosyalist ülkeler ile iyi ilişkiler” kurmayı belirleyen hedeflerin değiştiği açıkça görülmektedir. Lin Biao’nun “kitlelerin özgürlüğü, ancak kitlelerin kendileri tarafından kazanılabilir” sözünden hareketle Ma-Dasan’ın dile getirdiği “esirsen kendi kendinin esirisindir” sözlerinin bu zihniyet değişikliğine bir tepki ve karşı çıkış olduğunu düşünüyorum.

Çin, binlerce yıl boyunca Konfüçyüsçü düşünce sistemiyle ayakta kalmayı başarmış olsa da, Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurucusu Mao Zedong, kendi rolünü bütünüyle farklı görmüştür. Mao’ya göre Konfüçyüsçü düzen Çin’i güçsüzleştirmiştir. Çin, Mao’nun sözleriyle, “eski düzeni yıkmak için bir atom gibi parçalanacak” ve bu “parçalanmadan” halkın enerjisiyle onu daha büyük başarılara taşıyacak bir patlama üretilecektir. 1972 yılında ABD Başkanı ile görüşmelerinde, Nixon’un, kadim bir uygarlığı dönüştürmeyi başardığına ilişkin övgüsüne karşılık Mao’nun “Değiştiremedim. Yalnızca Pekin yakınlarında birkaç yeri değiştirebildim” dediği rivayet edilir. Böyle bir sözü gerçekten söylemiş midir bilemiyorum ancak günümüzde Çin’in kendini yeniden Konfüçyüsçü olarak görmeye başladığı dikkate alınırsa, büyük bir kehanette bulunduğu söylenebilir. 2011 yılında Tiananmen Meydanı’na, Mao’nun anıtmezarının görüş alanı içine Konfüçyüs’ün bir heykelinin dikilmiş olmasının da hayli manidar olduğunu belirtmeliyim. Buradan hareketle, Çin’in, karşısına çıkacak her fırsatı değerlendireceğini ilan etmesi ve Mao’nun karşı çıktığı şeylerin günümüzde yeniden hayat bulmasının eleştirildiğini düşünüyorum. Filmin Çin’de sansürlendiği iddiaları doğruysa, bu sebeplerden kaynaklanmış olmalıdır.

Havanın kararmasıyla, kameralar küçük bir eve götürür seyirciyi. Karanlıkta bir kadınla bir erkeğin, sanki köyleri düşman tarafından işgal edilmemiş ve dünya kendileri için dönüyormuş gibi tatlı tatlı konuştukları duyulur. Konuşmaların iki aşığın arasında geçtiğini tahmin etmek kolaydır çünkü her âşık, dünyanın kendisi için döndüğünü düşünmez mi zaten? Aniden çalan kapının sesiyle ürperirler. Adam “kim o” dese de, “ben” -özne anlamında- yanıtından fazlasını öğrenemez. Tekrar sorar, tekrar aynı yanıtı alır. Başka çaresi olmadığını anlayınca kapıyı açar ancak alnına bir silahın doğrultulmasıyla taş kesilir. Silahın sahibi “gözlerini yummasını” emreder ve “Sana iki şey bırakıyorum. Onları yılbaşı gecesi almaya geleceğim” diyerek, içinde, bir Çinli tercüman ve bir Japon askeri bulunan iki çuval bırakır. Kapıyı açan adamın ismi Ma-Dasan’dır. Ma-Dasan, Japonların köyde bir kaleleri olduğunu ve bir şey saklamanın zor olacağını söylemesine karşılık aldığı yanıt damıtılmış Çin bilgeliğinin özetidir. “En karanlık yer mumun dibidir” diyen adam, gecenin karanlığında kaybolur.

Kapıyı çalanın kendisini “ben” diye tanıtması ve kim olduğunu söylememesi gibi birçok şey film bitmesine karşın belirsizliğini korumaya devam edecektir. Bu yazımda belirsizliğin ortadan kaldırılması kapsamında bağlamın önemini vurgulamaya çalışmıştım. Bağlam, anlaşmayı sağlayacak ve belirsiz şeyleri belirli hale getirecek en etkili yoldur. Peki, ya her şeyin belirli hale gelmesi istenmiyor ve bazı şeylerin belirsiz kalması isteniyorsa, ne yapacağız? Buraya kadar hep nasıl anlaşırız ve belirsizliği nasıl belirli hale getirebiliriz diye çaba gösterdiğimizi vurgulamaya çalıştım ancak belirsizliğin de istendiği bambaşka bir noktaya varmış olduk.

“Açıklık değil de anlamlılık, ister şiir, ister resim isterse başka bir şey olsun Çin sanatının idealidir. Şiirde, şairin iletmek istediği şey, çoğunlukla onun şiirinde söylediği değil, fakat onda söylenilmeyen şeydir. Çin edebiyat geleneğine göre, şiirde “kelimelerin sayısı sınırlıdır; ancak onun ileri sürdüğü düşünceler, sınırsızdır. Bundan dolayı da, zeki bir şiir okuyucusu, şiirin dışında olanı okur; iyi bir kitap okuru da, “satırlar arasında olanı.” Bu Çin sanatının idealidir ve bu ideal, Çin felsefecilerinin kendilerini ifade ettikleri yola yansır. Chuang-tzu’da, bu şöyle ifade edilir, iki bilge tek bir kelime konuşmaksızın tanıştılar, çünkü “onların gözleri buluştuğunda, Tao oradaydı.” Taoculuğa göre, Tao (Yol) anlatılamaz, yalnızca ima yoluyla ifade edilebilir. Bu yüzden kelimeler kullanıldığında, Toa’yu ifşa eden kelimelerin sabitlenmiş anlamları ya da çağrışımları değil, bu ima edici özellikleridir. Kelimeler, maksatlarını gerçekleştirdikten sonra, unutulması gereken bir şeydir. Niçin onlarla, gereğinden fazla uğraşalım?” (Fung Yu-Lan, Çin Felsefesi)

Konfüçyüs “Eğer benim ilkelerim dünyaya hâkim olacaksa, o Ming’dir. Eğer onlar boşa giderse, o da Ming’dir” demiştir. Kişinin elinden gelenin en iyisini yapıp sonucu “kadere” bırakması Çin düşüncesinde Ming olarak isimlendirilmiştir. Konfüçyüs için o, Göğün Hükmü ya da Göğün İradesi demektir ve kişi için yapılacak en iyi şey, sonucun ne olacağına “bakmaksızın” yapması gereken şeyi yapmaya çalışmasıdır. Bu şekilde hareket etmek “Ming’i” bilmektir ve Ming’i bilmek üstün bir insan olabilmenin ilk koşuludur. Ming’i bilerek hareket eden, bir anlamda, asla başarısız olmaz. Çin düşüncesinde her şey bütünün parçasıdır. İyi ve kötü, güçlü ve zayıf, uzak ve yakın, geçmiş ve gelecek birbiriyle ilişkilidir. Tarihi “modernliğe” ulaşma süreci olarak gören Batılı yaklaşıma karşın, geleneksel Çin yaklaşımı çöküşler ve çıkışlardan oluşan bir döngüyü vurgular. Bu döngüye bakarak geçmiş anlaşılabilirse de tam olarak öğrenilemez. Yapılabilecek en iyi şey onunla birlikte uyum içinde olmaktır. Bizlere yakın ve tanıdık gelen Ming düşüncesi, Batı dünyası için anlaşılması asla mümkün olmayan bir “belirsizlik” içir. Yine de günümüzde Batılı “seslerin” belirsizliği anlayan en azından anlamaya çalışan metinler yazmaya başlaması şaşırtıcıdır. Bunlardan birinde şöyle denilmiştir.

“Buna karşın, “Bilinç nasıl çalışır?” ile “Bilinç nedir?” sorularının yanıtlanması farklı meselelerdir. Her koşulda tüm insanlara mutluluk getirmek için gereken oksitosin ile asetilkolinin, dopamin ile seratoninin kesin oranını bilsek de, kimyasal tetikleyiciyi bilmek bize mutluluğun anlamına dair pek bir şey söyleyemezdi. Duygularımızı oluşturan sinirsel ilintileri ortaya çıkarabilsek de, deneyim seviyesinde onların ne olduğu konusunda cahil kalmayı sürdürürüz. Beyin benlik duygusunu yaratır, bundan eminiz. Ancak bu “’ben” denen şeyin özünü ne oluşturur? Bunu hiç kimse bilemez.” (Oren Harman, Modern Mitler)

Çin kaynaklarında, dönemin kralı tarafından istihdam edilen meşhur mucit Kung-shu’nun bir şehrin surlarına saldırmak için geliştirdiği yeni bir silahın yapımını tamamladığı anlatılır. Bu savaşı istemeyen Mo Tzu, kralını ikna etmek için huzura çıkar. O ve mucit, kralın huzurunda saldırı ve savunma silahlarının bir gösterisini yaparlar. Mo Tzu ve Kung-shu minyatür silahlarla savaşırlar ancak Mo Tzu, dokuz kez onu geri püskürtmeyi başarır. Bunun üzerine Kung-shu’nun “Seni nasıl yeneceğimi biliyorum, fakat söylemeyeceğim” sözlerine karşılık Mo Tzu’nun “Ne olduğunu biliyorum ancak ben de söyleyemeyeceğim” demesi, Çin düşüncesindeki belirsizlikle yaşamanın bir özetidir, diyebiliriz.

Ma-Dasan, “bilge” Koca Dayı başkanlığında köyün ileri gelenlerini bir araya toplar ve olan biteni anlatır. Burası, küçük bir köydür. Kimselerin düşmana karşı koyacak gücü ve cesareti yoktur. “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” diyen ve işgale boyun eğen köylüler, esirleri köyün değil de Ma-Dasan’ın sorunu olarak gördüklerinden kendilerini olayların dışında tutabileceklerini düşünürler. İçlerinden biri, Japon kalesine gidip her şeyin anlatılalım derken, bir diğeri çukur kazarak esirleri içine atmayı teklif eder. Bu saçma fikirlere karşı çıkan yalnızca Ma-Dasan’dır ve o da, esirler kendine bırakıldığı için sorumlu hissetmektedir. Esirler bir başkasına bırakılmış olsa, onun da böyle saçma fikirler üretebileceği düşünülebilir. Yarı yolda kalacağını anlayan Ma-Dasan “esirlere bir şey olursa, adamlar tüm köyü yakacaklar ve herkesi öldürecekler” diyerek herkesi işin içine çekmeyi başarır. Bu sözler etkisini hemen gösterir ve köylüler büyük korkuya kapılırlar. Bu beklenmedik korku öylesine derindir ki, bir tanesinin “esirleri çuvalların içinde bırakalım ve köyden kaçalım” diyebilecek kadar aklını yitirdiği görülür.

“İzin verin, birkaç sakiniyle küçük bir ülkemiz olsun. İnsanlar, düğümlenmiş iplerin kullanımına dönsün. İzin verin onlar, tatlı yiyeceklerini, güzel elbiselerini, rahat evlerini, zevkli kırsal görevlerini sürdürsünler. Komşuluk durumu, horozların ötüşü ve köpeklerin havlaması duyulacak kadar yakın olsun. Ancak insanlar, hiçbir zaman böyle bir yerde olmaksızın yaşlanır ve ölürler.” (Lao-Tzu)

“Çin Felsefesi Tarihi” kitabında, M.Ö. 3. yüzyılda yazılmış farklı felsefi okulların bir özeti olan Lü-shih Chiu’da “Tarımın Değeri” başlıklı bir bölüm olduğundan söz eden Fung Yu-Lan, “Çiftçiler, ilkel ve basit insanlardır ve bu yüzden de, her zaman emirleri kabul etmeye hazırdırlar. Bunlar, çocuk gibidirler ve masumdurlar; bu yüzden de, özgecidirler. Maddi mülkiyetleri karmaşık ve taşınması zordur; bu yüzden de, tehlikede olduklarında ülkelerini terk etmezler” der ve ekler: “Lü-shih Chiu kitabında Çin düşüncesinin iki ana eğilimi olan Taoculuk ve Konfüçyüsçülüğün kök ve kaynağı şu ya da bu şekilde çiftçiliğin arzu ve isteklerini ifade eder.” Filmdeki köy aslında Çin’i simgelemektedir ve bu hiç de şaşırtıcı değildir.  İlerleyen sahnelerde çetin geçen günlerin ardından yılbaşı gelip çattığında, köylülerin esirleri bırakan adamın gelmesini ve askerleri alıp götürmesini bekledikleri hatta onların gitmesinin ardından yeni yılı kutlamayı planladıkları görülecektir. İçlerinde kin, nefret, düşmanlık değil her şeyi unutmak ve gündelik yaşamlarına dönme isteği vardır yalnızca.

Kendi dilleri dışında başka bir dil bilmeyen köylüler, Japoncayı Çinceye, Çinceyi de Japoncaya çevirdiğini söyleyen tercümanın varlığını şaşkınlıkla karşılarlar. Japon askerinin kimseyi öldürüp öldürmediğini ve Çinli kadınlara tecavüz edip etmediğini öğrenmek istediklerinde Çinli tercüman, onun Çin’e yeni geldiğini, hiç kimseyi öldürmediğini, kadın yüzü bile görmediğini hatta asker değil aşçı olduğunu söyler ve ekler: “Öldürmemeniz için yalvarıyor.” Bu açıkça yalandır ancak gerçekleri söylemiş olsa önce Japon’un sonra kendisinin öldürüleceğinden korkan tercüman, iki tarafı da oyalamaya daha doğrusu memnun etmeye çalışmaktadır. İktidar konumunda olmalarına karşın muktedir olamayan köylüler, esirleri kimin yakaladığını öğrenmek ister ve “Ben’in” kim olduğunu sorarlar.

“Senin mi? Senin kim olduğunu nereden bileyim?”

“Benim değil. Ben’in yani sizi yakalayanın…” (filmden)

Belirsizlik Çin düşüncesinde içkin olsa da, anlaşmayı olanaksız kılmaz. Tercümanın da tıkandığı bu belirsizlik, aslında belirsizliğin makul sınırını çizmek içindir. Köydeki yatalak ihtiyarın Japonlara atılan tek kurşunu sıkması da yönetmenin, meşru direniş düşüncesini gösterir. Bu yazımda bağlamı olabilecek en geniş anlamda yani metin içi veya metin dışı bağlam, erk, söylem, ideoloji vb. tartışmalara girmeden yalnızca bir anlaşma zemini anlamında kullandığımı söylemeliyim. Her dil farklı bir yaşam biçimi ile belirlendiğinden tercümanın çevirmeye çalıştığı dildeki kavramları, çevireceği dildeki en iyi ve en yakın kavram, kelime vb. ile karşılamak yani eşdeğerliliğini sağlamak durumundadır. Özgün dilde yer alan ifadenin, çevrilen dilde de aynı etkiyi uyandırabilmesine eşdeğerlilik denilebilir. Yönetmen, Hanaya’nın “öldürdüm, tecavüz ettim, gene yaparım” sözlerinin Çincede karşılığı olmadığını vurgulamak için bu yola başvurmuş ve Japoncada yer alan kan, vahşet, ölüm kavramlarının kendi yaşam biçimlerinde ve dolayısıyla dillerinde karşılığı bulunamayacağını öne çıkarmıştır. Seyirci bu sahneleri komiklik veya tercümanın ölüm korkusu olarak düşünürken yönetmen çok daha fazlasını hedeflemiştir. Çevirmenin Hanaya’nın kötü sözlerini “yeni geldim, kadın yüzü görmedim, kimseyi öldürmedim” olarak karşılaması ve eşdeğerlilik açısından bakıldığında “öldürdüm, tecavüz ettim” ifadelerinin Çincedeki karşılığının masumiyet olduğu iddia edilebilir.

Konuşmalar kâğıda dökülür, esirler Ma-Dasan’ın ahırına kilitlenir ve köylü dağılır. Esirlerin üşümesini istemeyen Ma-Dasan onları yorganlara sarar, kendisinin bile yiyemediği şeyleri kendi elleriyle yedirir hatta altlarını bile temizler. “Hepiniz rahat yatağınızda uyurken ben o iki adam için çok şey yaptım. Bütün kış giysilerimle uyudum. Gecelerimi ahırda geçirdim. Evdeki bütün yatak döşeği duvarlara ve tabana döşemek için kullandım. Adamları yorgana bile sardım. Borca battım. Kimin için peki” diyen Ma-Dasan, saygı duyulmayı beklerken “işbirlikçi” olmakla suçlanınca büyük hayal kırıklığına uğrar ve kendini değersiz hisseder.

Yazımın girişinde, “kendinizi anlatamazsanız” hayatınız cehenneme döner demiştim. Kendini anlatamayan ve işbirlikçi olmakla hatta esirleri köyün başına sarmakla suçlanan Ma-Dasan’ın hayatı da cehenneme dönmüştür. Dostları bildiği, derdini anlatabileceği, aralarında büyüdüğü ve çocuğunu da büyütebileceğini düşündüğü bu topluluğun kendine sırt çevirmesi karşısında kendini cehennemde bulmuştur. İnsan en güçlü olduğunu hissettiği anda yıkıma uğrayabilir veya en umutsuz anında tahmin bile edemeyeceği mutluluğu yakalayabilir. Ma-Dasan da sevgilisiyle vakit geçirdiği ve dünya kendileri için dönüyormuşçasına mutlu olduğu bir anda kapısını çalan adamla birlikte hiçliğin ortasına düşmüştür. Artık her yeni gün ona dert getirmektedir. Esirlerin Japon kalesine götürülmesini bu ruh hali içerisinde kabul edecektir çünkü dostlarının kendisini değersiz hissettirmesine çok içerlemiştir. Ma-Dasan’ı değersizleştiren dostları düşmana karşı birleşmek yerine bölünür, boyun eğer ve başlarına gelenlerden dolayı birbirlerini suçlamaya başlarlar. Bir kadının “Japonlar zaten sekiz yıldır buradalar. Peki, saçımın bir teline dokundular mı? Çünkü aklı başında hareket ediyorum! Nereye gitsem bana saygı gösteriyorlar!” sözleri Ma-Dasan’ın cehennem ateşine atılan odundur aynı zamanda.

Hanaya, köylüleri kışkırtmak için tercümandan kendisine küfür etmeyi öğretmesini ister. Bunu yapmasının, kendisinin de başına bela olacağını anlayan Çin yaşam tarzını bilen tercüman ona istediğinin tam tersine Konfüçyüsçü yaşam tarzına uygun bir tekerleme öğretir. Ma-Dasan onlara yiyecek getirdiğinde bağırıp çağıran Japon, küfür ettiğini zannederken aslında onları sevdiğini söylemektedir. Japon’un bu güzel sözleri kızgınlıkla söylemesine bir anlam veremeyen Ma-Dasan neler olup bittiğini tercümana sorduğunda tercümanın verdiği “Japonlar mutluyken de kızgınken de aynı ses tonuyla konuşurlar. İşte bu yüzden İblis’ler” yanıtı mükemmel olsa da, belirsizlikle doludur. Ma-Dasan bir tuhaflık olduğunu anlasa da, üzerine düşmez ve akışına bırakır. Hanaya da, küfür etmesine karşın Ma-Dasan’ın gülümsemesinden şüphelenmiştir. Tercümana, küfür ettiği halde Çinlilerin niçin gülümsediklerini sorar. Tercümanın ikinci yanıtı da ilki kadar muhteşemdir. “Japonlar zaten onlara sürekli küfür ediyor. Buna alışkınlar.” Tekerleme güzel olsa da büyük bir mantık hatası içermektedir. Bunu fark eden Ma-Dasan böylece Konfüçyüsçü düşüncenin tepetaklak olduğu dile getirilmiş olur.

Hanaya zaman geçtikçe ölümden korkmakta ve Çinlilere değil de handiyse bir “Tanrı” olarak görülen kendi imparatoruna küfür ederse kurtulabileceğini düşünmektedir. Tercümanın “senin imparatorunu tanımazlar ki” sözleri savaşların acısını her zaman halkların çektiğini gösteren etkileyici bir cümledir. Tercüman, ona, aslında kimseye küfür etmediğini, kendisini kandırdığını söyler. “Ben samuray değilim ki. Köylüyüm ben, ailem ipek böceği yetiştiriyor” diyen Hanaya’nın “Beni kandırdın, eğitimli insanların hepsi “şeytan.” Siz eğitimli insanlardan nefret ediyorum” sözleri bir anlamda “eğitimli” olduğunu iddia ederek kelime oyunlarına dalan ve halkını yüzüstü bırakanların eleştirisi oluyor. Filmin adının “Eşikteki Şeytan” olduğu dikkate alınırsa, eğitimli insanların şeytanla özdeşleştirildiği söylenebilir mi, bilemiyorum. Diğer yandan Mao ve Lin Biao’nun kırsaldan hareketle zaferini ilan ettiği gözönüne alındığında şeytanın, Çan Kay Şek yanlılarını yani kapitalistleri ifade ettiğini de söyleyebiliriz. Bütün belirsizliğe karşın yönetmenin şeytan olarak nitelediği birileri vardır ve olmalıdır. Bunlar Japon askerleri gibi duruyor ancak Çinli yöneticiler de olabilir, Amerikalılar da. Bir Çinli tercüman ile bir Japon askeri birlikte yaşayabiliyor ve Çin köylüsü, işgalci askeri kendi yiyeceklerinden vererek beslemeye çalışıyorsa zaten halklar arasında sorun olmadığı çok açık değil mi?

“Yetileri ancak köylü, el işi erbabı yahut tüccar olmaya yetecek bir takım kimseler bilgin oldular hatta köylü, el işi erbabı yahut tüccar olmaya bile yetisi olmayanlar da bilgin oldular. Fakat bunlar bilgin olur olmaz kollarını kımıldatmıyor, yurt ile meşgul olmuyorlar ancak yükselme umuduna kapılıyorlardı.” (Yüan Mü)

Ölmek istemeyen Hanaya’nın aklına başka bir fikir gelir. Japon ordusunun, kendilerine yardım edenleri ödüllendirdiğini ve eğer kendisini Japon kalesine götürürlerse, mükâfat olarak onlara “buğday verilmesini” sağlayacağını söyler. Hanaya’ya “kötü” davranan bazıları, endişeli olsa da, esirlere ömür boyu bakamayacaklarını bilen çaresiz ve yoksul köylüler hızla ikna olurlar ve bir sözleşme yaparlar. Tarih 15 Ağustos 1945’dir. Bu, aynı zamanda Japon imparatoru Hirohito’nun radyodan yayımlanan teslim konuşmasını yaptığı tarihtir. İmparator bu konuşmasında şöyle demiştir: “Savaşın gidişatı artık Japonya’nın lehine değil. Düşman, birçok masum insanın hayatına mal olan yeni, zalim ve ölçülemeyecek derecede yıkıcı güce sahip bir bombayı devreye soktu. Savaşmaya devam etmiş olsaydık yalnızca Japon ulusu mahvolmuş olmayacaktı aynı zamanda uygarlık da yok olacaktı. Durum bu haldeyken nasıl sözümüzü tutup atalarımızın ruhlarına olan borcumuzu ödeyebilirdik? İşte bu sebeple güçlerin birleştirilmesi bildirgesini kabul ettik.” Yeri gelmişken, Nazım Hikmet’in “Umut” şiirinden kısa bir bölümü eklemek istiyorum.

“İşler, atom reaktörleri, işler,
yapma aylar geçer güneş doğarken
ve güneş doğarken ölür bir çocuk,
bir Japon çocuğu Hiroşima’da,
on iki yaşında ve numaralı
ve ne boğmacadan, ne menenjitten,
ölür bin dokuz yüz elli sekizde.
Ölür bir Japoncuk Hiroşima’da
dokuz yüz kırk beşte doğduğu için.” (Nazım Hikmet)

Köylüler, Japon kalesine giderler. Ne var ki, Hanaya’nın tahmin edemeyeceği gelişmeler yaşanmış, ailesine şehit olduğu bildirilmiştir. Yüzbaşı, “İsmin Yasukuni Tapınağı’na kazındı. Babana da haber verdim. Köyün kahrolası bir kahramanı oldun. Ve şimdi de geri döndün, canlı olarak. Köyünün ve Japon Ordusu’nun itibarını zedeledin, daha da kötüsü, Çinli bir domuz sürüsüyle geri döndün” diyerek kızgınlığını gösterir.  Şehit olmadığı halde sahte bir kahraman olarak Hanaya’nın adının kutsal bir tapınağa yazılmış olması, yönetmenin, Japonların “atalarının ruhlarına borcunu ödediklerini” iddia ettikleri emperyalist politikalarının içinin boş olduğuna ilişkin bir gönderme ve çok güçlü bir eleştiridir. Şehitlerin adlarının kazındığı Yasunuki Tapınağı’ndaki bir adın silinmesi söz konusu olmadığına göre ne yapılacaktır? Büyük bir belirsizlik daha…

Çinliler, ülkelerine uçsuz bucaksız bir okyanusla çevrili dünyanın merkezinde yer aldığı düşüncesiyle, Orta (Merkez) Krallık anlamında Zhong-Guo demişlerdir. Çin dışındakiler barbar olarak görülür ancak kendi büyüklüğüne saygı gösteren küçük devletlerin evrenin doğal düzenini oluşturduğu düşünülürdü. Çin’in komşuları bu anlayışı kabul etmelerine karşın Japonlar, Çin merkezli bu dünya düzenini hiçbir zaman kabul etmemiştir. Japon dünya düzeninde de, Çin düşüncesi ile benzerlik gösteren, “İnsan ile Tanrı” arasındaki uyumu sağlayan İmparator yer alır ve Japonya da, kendini sıradan bir devlet olmanın çok ötesinde görürdü. Bu açıdan, her iki ülke kozmolojisinin insanlığın sadece bir imparatorunun olduğu iddia etmeleri şaşırtıcı değildir. Çin’in kendi sınırları dışındakileri barbar olarak görmelerinin izleri, İmparatorun 1795’de Kral III. George’a gönderdiği bir mektupta görülebilir.

“Koca dünyaya emrederken yalnızca tek amacım var, kısaca mükemmel bir idare oluşturmak ve devletin görevini yerine getirmek. Garip ve maliyetli hedefler beni ilgilendirmiyor. Ülkenizin ürettiklerine gereksinmem yok. Bizim Göksel İmparatorluğumuz bereketli bir bolluk içindedir ve sınırlarımız içinde hiçbir ürünün eksikliği çekilmemektedir. Dolayısıyla, dışarıdaki barbarlardan kendi ürünlerimizle değiştirecek bir şey almaya gereksinimimiz yoktur. Adanızın dünyayla bağı kesilmiş, denizlerin araya girmesiyle tek başına kalmış uzaklığını unutmuyorum, bizim Göksel İmparatorluğumuzun adetleri hakkında affedilebilir cahilliğinizi çok görmüyorum. Ey Kral, Titreyerek itaat et ve ihmal gösterme.”

Ne var ki, Çin’in bu düşüncesi ve Konfüçyüsçü hayat tarzı Batı’nın silah gücü karşısında zayıflıyor ve eskiye dönmekle, düzeltme ve düzenlemeyle işler yoluna konulamıyordu. 1840 yılında başlayan ilk Çin-İngiliz savaşında İngilizler, kıyıları bombardıman etmek için “Nemesis” isimli bir gemi göndermişlerdir. Nemesis, Yunan mitolojisinde “İntikam Tanrıçası” demektir ve en büyük düşmanı kibirdir. İngilizlerin Çin’e bu isimde bir gemi göndermesinin manidar olduğu söylemeliyim. Geminin, öne ve arkaya dönüp her yöne ateş etmesine, hem rüzgâra hem de akıntıya karşı yol alabilmesine Çinlilerin akıl erdiremedikleri söylenir. Ne var ki, Japonların yaptıklarının tersine, Çin yöneticileri, İngilizleri savuşturduktan sonra tehlikenin geçtiğini düşünmüşler, “ilerde karşılaşabilecekleri tehlikeleri önleyebilecek değişimleri” başlatacak iradeyi gösterememişlerdir. Böylece Çin’in binlerce yıllık deneyimi artık işe yaramıyor, Konfüçyüsçü kökler kuruyor, Batı’nın silah gücü herkesi her şeyi boyunduruk altına alıyor ve “tüfek icat oldu, mertlik bozuldu” sözü bir kez daha bir yerlerde söylenir hale geliyordu.

Çinli yöneticiler ancak bıçak kemiğe dayandığında ve hayli geç bir tarihte Çin’i güçlendirmenin Batı’yı taklit etmekle gerçekleşeceğini düşünmüş ve beceriksizce de olsa ilk adımları atmaya başlamışlardır. Adına “kendi-kendini güçlendirme” denilen bu hareketin felsefesi, Batı’nın bilimini, buharlı gemilerini, silahlarını ve teknolojisini Konfüçyüsçü değerlere uygun olarak alınmasıydı. Bu hareket “esas ve temel konularda Konfüçyüsçü ilkeleri, pratik konularda ise Batı bilimi ve tekniğini” savunuyordu. Kısaca Batı’nın bilimini almak ancak ahlakını almamak şeklinde özetlenebilecek bu tutumun bizlere hayli tanıdık geleceğini söylemeliyim. Çin’in “güçlendirilmesi” için yola çıkılmış olsa da, Konfüçyüsçü dünya düzeni artık dağılmaya başlamıştı. İmparator Çin kültürünü ve bağımsızlığını koruyamıyor ayrıca istenen teknolojik gelişme de bir türlü sağlanamıyordu. Çin’in bu yetersiz çabalarına karşın 1868’de İmparator Meiji “Bilgi, dünyanın her yerinde aranacaktır ve böylelikle imparatorluk düzeninin temeli güçlendirilecektir” diye yemin ederek Japonya tahtına çıkıyordu. Böylece Japonya’nın “Meiji Aydınlanma Dönemi” teknolojik ve ekonomik gelişmeye yol açarken, Çin her geçen gün geriye düşüyordu.

Yüzbaşı, Hanaya’ya niçin “intihar etmediğini” sorar. Onun “hiç fırsatım olmadı” demesine karşılık “intihar etmek için fırsata mı gerek var” diyen yüzbaşıya göre Hanaya gibiler ölmekten korktuğu için Japonya yenilmiştir. Bu sözler Japonların gururuna, geleneklerine ve bunun simgesi Şinto’ya, oradan da bir “Tanrı” olarak görülen İmparatorun teslimiyet konuşmasıyla “Tanrısallık” iddiasından vazgeçmesine göndermedir. Japon İmparatorlarının, ilk imparatoru dünyaya getiren ve sonsuz yönetme hakkını kendi soyuna veren Güneş Tanrıçası soyundan geldiklerine inanılır ve kitleler İmparator uğruna “ölmeye hazır” beklerken, atom bombaları değil uğruna ölünecek “İmparator’un” tanrısallığından vazgeçmesi yenilgiyi getirmiştir, denilebilir. Yüzbaşı şaşkındır. Hem imparator “Tanrısallık” iddiasından vazgeçmiş, hem de kitleler, imparator adına ölmekten korkmaya başlamıştır. Böyle bir durumda yıkım zaten kaçınılmaz olacaktır.

Yüzbaşı, “Japon ordusu anlaşmasına sadık kalır” diyerek Hanaya’nın söz verdiği buğdayı köylülere verir ve kutlamak için bir dostluk gecesi düzenlemelerini ister. Yenilir, içilir, şarkılar söylenir, danslar edilir. Herkes neşelidir. Hatta çocuklar askerlerin miğferleriyle oynamaktadırlar. Ne var ki, gecenin başından beri yüzü hiç gülmeyen yüzbaşıda bir tuhaflık vardır. Yüzbaşı, cebinde İmparatorun savaşı sona erdiren emri bulunmasına karşın bunu bilmeyen askerlerine herkesi öldürmelerini emreder. Köylüler acımasızca katledilir. Sağ kalan tek kişi, o esnada başka bir yerde bulunan Ma-Dasan’dır.

Köydeki katliamın ardından, teslim olan Japon askerlerinin bulunduğu kaleyi gösterir kameralar. Savaş bitmiş, barış anlaşması yapılmıştır. Her yer Postdam Anlaşmasını imzalayan liderlerin resimleriyle donatılmıştır.            Şehrin komutanı Çinli binbaşı, savaşın bittiğini, barış yapıldığını duyurur. O konuşurken arkasında sakız çiğneyen ukala iki Amerikan askeri dikilmektedir. Çinli subayın bir an için ayağı tökezlediğinde, düşmesini Amerikan askerleri engeller. Bu asker Çan Kay Şek’i simgelediğini düşünüyorum. Atom bombasının meydana getirdiği utanç verici yıkımı görmezden gelen “The London Daily Express” gazetesi “Bu dünyaya bir uyarıdır!” manşetini atmış ve ABD’nin dünya egemenliğini ilan etmiştir. Bu sahne ile hiçbir zaman başka bir devlete boyun eğmeyen Çin’in, Amerikan boyunduruğuna girdiği gösterilir. Bu alçakça duruma tahammül edemeyen Mao ve yoldaşlarının başlattığı mücadele yıllarca sürecek ve 1949’da Çin Halk Cumhuriyeti ilan edilecektir.

Köyünde yapılanları unutamayan ve katliamdan kurtulan tek kişi olan Ma-Dasan nöbetçileri atlatır, birkaç Japon esiri öldürür ancak yüzbaşıyı ve Hanaya’yı öldüremeden yakalanır. Teslim olmuş askerleri öldürerek utanç verici bir suç işlediği söylenen Ma-Dasan’ın idam edilmesine ve infazının da bir samuray kılıcıyla, Hanaya tarafından yapılmasına karar verilir. Tabii, bu bir yargılama sonucunda değil Çinli binbaşının emriyle olur. Ma-Dasan’ın başının kesilmesiyle birlikte film renkli hale gelir. Ma-Dasan’ın Hanaya’ya kin beslemediği hatta minnettarlık duyduğu, kesik kafasının yerde yuvarlanırken “üç kez göz kırpması ve dudaklarının yukarı kıvrılmasından” anlaşılır.

Çinli binbaşının barış konuşmasını yaptığı tören alanına giren domuz, Japon kalesinde yüzbaşının atının üstüne çıkan Ma-Dasan’ın eşeği, Tek Vuruş Liu, silahşor vb. muhteşem göndermeleri içeren film Japonya’ya atom bombasının atılmasından altı ay önce başlıyor ve kısa bir dönemi anlatıyor. Bu dönemde Çin halkı umutsuzluk, bilgisizlik ve açlık içindedir. Ortaya çıkan tek tük direniş hareketleri gerek Saray gerekse İngiliz, Fransız, Alman, Japon, Amerikan ve Rus askerleri tarafından bastırılmaktadır. Yöneticilerden birçoğunun milyarları bulan şahsi servetleri bulunmasına karşın Çin halkı “yapısal ve kronik bir açlık” içindedir. “Açık kapı” siyaseti ile 1840’tan itibaren ortak sömürgeleri yaptıkları, zayıf, yoksul ve kendilerine muhtaç kalmasını sağladıkları Çin yani Batılıların “sevdikleri” bu eski Çin’dir.

Birinci ve İkinci Paylaşım Savaşları sonrası kendi sorunlarıyla boğuşan Batı, Çin’e olan ilgisini yitirmese de, bir şeyler yapacak gücü kalmaz. Çin için en büyük tehdit Japonya’dır ancak Çin kendini savunacak durumda olmadığı gibi yardımına koşacak bir ülke de yoktur. Birinci Paylaşım Savaşı’nda yenilen Almanya’nın eski sömürgelerini işgal eden Japonya, 1932’de Mançurya’da Japon güdümlü ayrılıkçı Mançukuo devletinin kurulmasını desteklemiş ve l937’de Çin’in Doğusunu ele geçirmeyi hedefleyen bir “fetih” planı başlatmıştır. Bunu gerçekleştirmek için yıllarca savaşan Japonların 1945’de teslim olmasıyla, Çin harap olmuş ve bölünmüş bir durumdaydı. Halkın sıkıntısı bununla da bitmemişti. Japonların çekilmesinin ardından milliyetçiler ve komünistler iktidarı ele geçirmek için yıllarca sürecek bir iç savaşa tutuşmuşlardır. ABD, bu mücadelede komünistlere karşı milliyetçileri ve Çan Kay Şek’i desteklemiş, Mao’nun zaferi ise hoşnutsuzlukla karşılanmıştır.

Nasıl her ışık kendi gölgesini yaratıyorsa, bütün kavramların belirsiz yönlerinin olduğu hatta olması gerektiği söylenebilir. Oysa Batı düşüncesi geçmişe ait ne kadar gizemli, belirsiz veya kapalı anlatı varsa hepsini çözmeye ve belirli hale getirmeye çalışmakta, dünyanın büyüsünü bozmaktadır. Rudolf Carnap ve meslektaşları bu zihniyeti simgeleyecek şekilde 1929 yılında yayımladıkları “Dünyanın Bilimsel Anlayışı” isimli mantıksal pozitivizm manifestosunda şöyle demişlerdir.

“Açıklık ve zariflik arzu edilendir ve karanlık mesafeler ve kavranamaz derinlikler terk edilmelidir. Bilimde “derinlikler” yoktur fakat her yerde yüzeyler vardır. Bütün deneyimler, her zaman bütünüyle görünemeyen ve çoğunlukla parçalar halinde anlaşılabilen kompleks bir ağ meydana getirir. Her şey insanın erişimine açıktır ve insan her şeyin ölçüsüdür. Bilimsel dünya anlayışı çözülemez sırlar diye bir şey tanımaz.”

Ne var ki, her şeyi belirli hale getirmeye çalışmanın büyük bir yabancılaşmaya yol açtığını söylemeliyim. Tercüman tercümanlık yapmaz, Hanaya samuray değil köylüdür, silahşor yalancı ve şantajcı, tek vuruş Liu kılıç ustası değil beceriksiz, şehit ve kahraman denilen sağ ve sahtekâr, İmparator ise Tanrı değil sıradan bir insandır. Ma-Dasan’ın kesik başının üç kez yuvarlanması, gözünü kırpması ve gülümsemesi belirsizlik değil midir? “Ben de sonsuza dek savaşmayacağım, silahımı rafa kaldıracağım” diyen Japon yüzbaşı niçin masum köylüleri katletmiştir? Hiçbirini kesinlikle bilmiyoruz ve bilemeyeceğiz. Ben filmi bu şekilde yorumladım, bir başkası daha farklı yorumlayacaktır diyerek Çin düşüncesindeki belirsizliği mükemmel özetleyen bir alıntıyla yazımı bitirmek istiyorum.

“Günün birinde Cuang Cou, bir kelebek olduğunu, neşeli, hayattan memnun bir kelebek olduğunu rüyasında görmüş. Bu kelebeğin Cuang Cou’dan haberi bile yokmuş. Birdenbire uyanmış, bir de görmüş ki, gerçekten Cuang Cou imiş. Şimdi artık, Cuang Cou rüyasında bir kelebek mi olmuştu, yoksa bir kelebek rüyasında kendini Cuang Cou olarak mı görüyor, bunu bilemiyormuş. Bir kelebekle Cuang Cou arasında fark vardır. Fakat ne dersin, varlıklar işte böyle değişirler.”

Öteki Sinema için yazan: Salim Olcay

Yazar hakkında: Salim Olcay

1979 yılında İzmir'de doğdu. Yeşilçam etkisiyle başladığı sinema yolculuğunda bir ara Hollywood etkisine girmişse de, çabuk kurtuldu. Sanat toplum içindir diye düşünür ve yeni nesil Türk yönetmenlerini gönülden destekler.

Bak bunu da seversin...

“Rogue One: Bir Star Wars Hikayesi” Yapım Notları

Rogue One: A Star Wars Story / Rogue One: Bir Star Wars Hikayesi filmine ait yapım notları Öteki Sinema'da yayında!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir