Göz Görmese de Gönül Sızlıyor: İçerdekiler (2018)

Karım benim!
İyi yürekli,
altın renkli,
gözleri baldan tatlı arım benim;
ne diye yazdım sana
istendiğini idamımın,
daha dava ilk adımında
ve bir şalgam gibi koparmıyorlar
kellesini adamın.

Haydi bunlara boş ver.
Bunlar uzak bir ihtimal.
Paran varsa eğer
bana fanile bir don al,
tuttu bacağımın siyatik ağrısı.
Ve unutma ki
daima iyi şeyler düşünmeli
bir mahpusun karısı. (Nazım Hikmet, Bursa, Hapisane)

Beşir Fuad kimdir, bilir misiniz? Ülkemizdeki ciddi okur-yazar sayısının üç-beş bin civarında olduğu dikkate alınırsa, Beşir Fuad’ı tanımayanlar ezici çoğunluğa sahip olsa da, ucundan kenarından yazıyla uğraşanlar veya biraz okuma alışkanlığı olanlar en azından ismini duymuş olmalı… On üç-on dört yaşlarındayken “ilk Türk pozitivisti” ibaresiyle başlayan –hakkındaki çoğu yazı böyle başlar zaten- bir yazı okumuş ve belki de “pozitivistin” ne olduğunu bilmeden Beşir Fuad’ı tanımıştım. Bu nasıl olmuştu, bilemiyorum. Bazı insanlar ve bazı fikirler, bazı insanlara “yakın” geliyor ve bazı şeylerin kuvveden fiile çıkması daha kolay oluyor demek ki. Nazım Hikmet, Pierre Loti için “maddeden ayrı bir ruha inansaydım eğer ruhunu çarmıha gererdim” demiş ya, ayrıştığımız yer burası. Maddeden ayrı bir ruh olmadığına inansaydım eğer, bu bedeni çarmıha germekten hiçbir şey alıkoyamazdı oysa beni. Beşir Fuad da öyle düşünmüş olmalı ki, 5 Şubat 1887 tarihinde, Cağaloğlu yokuşunda kitapçı Arakel Efendi’nin dükkânının karşısındaki 12 numaralı evinde, gecenin ilerleyen saatlerinde morfinle uyuşturduğu kolunu birkaç yerden keser. Kanını mürekkep olarak kullanarak ölüm anında hissettiklerini yazmaya başlar ancak bayıldığı için uzun bir yazı olmaz bu.

“Ameliyatımı icra ettim, hiçbir ağrı duymadım. Kan aktıkça biraz sızlıyor. Kanım akarken baldızım aşağıya indi. Yazı yazıyorum, kapıyı kapadım diyerek geriye savdım. Bereket versin içeri girmedi. Bundan tatlı bir ölüm tasavvur edemiyorum. Kan aksın diye hiddetle kolumu kaldırdım. Baygınlık gelmeye başladı.” (Beşir Fuad)

Beşir Fuad kimdir, necidir, nelerden korkar, neleri sever, neler yazmıştır, nelere hasret kalmıştır ve neden intihar etmiştir, bu yazının konusu değil. Benim varmak istediğim yer başka. Kolunu uyuşturmuş olsa da, ölümünden yaklaşık beş dakika önce “kan aktıkça sızlıyor” diye yazmasıdır beni etkileyen. Bu “sızının”, zaten uyuşturulmuş olan kolundan değil sevdiklerinin aklına gelmesinden kaynaklandığını düşünüyorum. İnsan avuç avuç ilaç içse de, kaçış için gülmeyi seçse de, günlerce gözyaşı dökse de sevdiklerinin aklına gelmesiyle ortaya çıkacak bu “sızıdan” kurtulamaz. Örneğin yeryüzünün bir yerlerinde yaşayan birisi, aklına Elvis Presley’in bir parçasının veya Kemal Tahir’in deyişiyle burnu öpülesi bir tekir kedinin veya eski bir pikap iğnesinin gelmesiyle, kalbine saplanacak bu “sızıdan” asla kaçamayacaktır.

İlerde bir gün
Seni hatırlayacağım.
Gözlerimde adın
Dilimde hayalin (Salim Olcay)

Hüseyin Karabey’in Melih Cevdet Anday’ın aynı isimli oyunundan uyarladığı “İçerdekiler” filminde beni en çok etkileyen sahnenin, uzun zamandır keyfi bir şekilde gözaltında tutulan mahkûmun, karısının yüzünü aklına getiremediğini söylediği sahne olmuştur. “Buraya getirildikten iki ay sonra, bir gece karımın yüzünü gözümün önüne getiremez oldum, hayalimde canlandıramadım bir türlü” diyen mahkûmun bu sözleri unutmayı değil somut bir gerçeği dile getirmektedir. Gözün görmemesi unutmak demek değildir. İnsan sevdiğini hatırlayacak bir şeyler bulacak ve bulduğu an bu “sızı” gelip yakalayacak ve yüreğinin orta yerine çökecektir. On dört-on beş yaşlarında sevmeye başladığım “biri” için yirmili yaşlarda yukarıdaki şiiri yazmıştım. Bir süre sonra da gözlerinin rengini, saçının şeklini, ellerini, yüzünü, gülüşünü, bakışını tarif edebilsem de gözlerimi kapayınca hiçbir şey “göremiyordum.” Hayali gitmiş, geride yalnızca kelimeler kalmıştı. Filmdeki mahkûmun “karımın yüzünü gözümün önüne getiremez oldum” sözleriyle, bu şiirimi, şiiri hatırlayınca da otuz yıl öncesini hatırlamış oldum. İnsan gerçekten çok tuhaf bir varlık.

“Benim oynanan ilk oyunum “İçerdekiler”dir. Konu gerçek bir olaydan alınmıştır. Yıllarca hapishanede kalmış bir gazeteci arkadaşımdan dinlemiştim. Bir siyasal polis, elindeki tutukluyu konuşturmak için, onu eşiyle buluşturacağını söyler ama plan başarılı olmaz. İşte bu! Ne yapacaktım bu konu ile ya da ne yapabilirdim? Başlangıçta bilmiyordum bu sorunun yanıtını, her şey yazarken ortaya çıktı. Komiserin tutukluyu sorgulamasını içeren ilk perdeyi bir haftada bitirdim. Sonra bir hafta elime almadım oyunu. İkinci perdede olayın nasıl gelişeceğine bir tasarım da yoktu. Eşi yerine baldızının ziyarete gelmesiyle tutuklu içinden çıkılmaz bir durumda kalmıştı. Gelişmeyi kişilerim aldı yürüttü, ben neredeyse seyirci kalmıştım.” (Melih Cevdet)

İçerdekiler, Melih Cevdet’in çok ünlü bir şairken 1960’lı yıllarda yazdığı ve oynanan ilk oyunudur. Niçin böyle bir oyun yazdığını kendisi böyle anlatmış. En son söyleyeceğimi şimdi yazacaksam eğer, Melih Cevdet’in oyununun çok kötü olduğunu düşünüyorum. Gazeteci arkadaşının kendisine anlattığı, ne kadar ahlaksızca olsa da bir olay iken, Melih Cevdet’in oyunu bence bir fantezi… Oyunda bir yıl, filmde ise altı aydır keyfi gözaltında bulunduğu söylenen mahkûmun, eşinin yerine baldızının ziyarete gelmesi karşısındaki tutumunun, hangi durumda olursa olsun insan onuru ile bağdaştırılamayacağını söylemeliyim. Benim bu konuya yaklaşımım “dayan” diyen Ahmed Arif gibidir. İnsan dayanacaktır, daha ötesini hayal edemiyorum.

Dayan iş ile.
Tırnak ile, diş ile,
Umut ile, sevda ile, düş ile.
Dayan rüsva etme beni. (Ahmed Arif)

Ben, hiçbir erkeğin, sevdiği, değer verdiği bir kadını böyle bir duruma düşürebileceğini aklıma getiremiyorum. Polisin, “ben yanınızda olsam, utanmaz mısın” demesi karşısında bile şaşkınlığa düşmeyen, hırslanmayan, vazgeçmeyen hatta “karın gittikten sonra olanları anlatacak mısın” diye sormasına bile isyan etmeyen bir erkek… “Bir saatin var” der polis ve “hadi beline kuvvet” diyerek çıkar.

Küçük bir çocukken, o zamanlar bilinen adıyla “düşünce suçlusu” denilen insanların hapsedilmesine ve cezalandırılmasına hiç anlam veremezdim. O kişi, insanlık adına, şu an hiçbirimizin düşünemediği bir şeyleri düşünüyorsa, niçin anlamak yerine hapse atılıyordu, aklım almıyordu. Büyüdükçe anlamaya başladım. İnsanlar her dönemde hapse atılmıştır ve atılmaya devam edecektir. Bazıları suçlu olacaktır, bazıları suçsuz. Ancak kişi “insanın insanileşmesi” için mücadele etmiyorsa ister “içerde” olsun ister “dışarda” takdir edilmeye değmez. “İçerde” olmak kutsal ve yüceltilecek bir şey değildir. Yüceltilecek olan nerede olursa olsun “insanileşme” mücadelesinden vazgeçmemektir. Aksi durumda bizleri nelerin beklediğini Tarkovski şöyle dile getiriyor.

“İnsan on altı yaşındayken dünyayı değiştireceğini düşünür, on sekiz olduğunda düşünceleri sert bir kayaya çarpar. Yirmi yaşına geldiğinde hiçbir şey değiştiremeyeceğini anlar. Yirmi beş yaşına geldiğinde ise dünyanın onu değiştirdiğini fark eder. Ve insan yirmi beş yaşında ölür, yetmiş beş yaşında gömülür.” (Andrey Tarkovski)

Melih Cevdet’in oyununun başlangıcında “Olay, polisin tevkif kararı olmadan herhangi bir kişiyi süresiz olarak tutuklu bulundurabileceği bir ülkede geçer” ibaresi yer alır. Polis, bildiri dağıtırken yakaladığı bir adamı aylarca içerde tutmasına karşın konuşturmayı başaramamıştır. Bu “beceriksizliğin” adamı konuşturmakla sorumlu polisin siciline işleneceğini düşünebiliriz. Böyle bir duruma düşmek istemeyen polis, adamı konuşturmak için bir plan yapar. Mahkûma, kendisini karısıyla görüştüreceğini ve baş başa vakit geçirmeleri için bir saat boyunca odasında yalnız bırakacağını söyler. Aylardır konuşmayan ve “işkencelere” bile direnen adam bu haber üzerine çözülme emareleri gösterir. Dayanma gücü çöker. Karısıyla bir saat boyunca yalnız kalacağı düşüncesi iradesini kemirmeye başlamıştır.

“sevmek kimi zaman rezilce korkuludur
insan bir akşam üstü ansızın yorulur
tutsak ustura ağzında yaşamaktan
kimi zaman ellerini kırar tutkusu” (Attila İlhan)

Polise, ısrarla “bana bu iyiliği niçin yapıyorsunuz” diyen adam, karısının geldiğini öğrenince itirafını imzalayacağını söyler. Boyun eğmiştir. Oysa polis, bir itiraf imzalatmak yerine “bunu insani bir iyilik olarak yapıyorum” demeye devam eder. Çünkü adamın aylardır konuşmamasını ve kendini uğraştırmasını unutmamıştır. Adamın, istediğiniz şeyi imzalayacağım demesine dönüp bakmaz bile. Kadın gittikten sonra adamdan istediği her şeyi alacağını bilir. Hem istediğini elde edecek hem de geçen ayların öcünü -belki de iyi dayakla- alacaktır. Bir saatlik sürenin bitimine doğru kapıyı kırarak içeri girmesi ve yanında gelen iki polise “alın bunu” demesi böyle bir okumayı gerektirir. Polis böyle düşünürken adamın tamamen çözülmesi anlamsızdır.

“İşte böyle, karıcığım, işte böyle,
mesele esir düşmekte değil,
teslim olmamakta bütün mesele” (Nazım Hikmet)

Bir adam “düşmanı” olarak gördüğü ve kendisine işkence ettiren bir adama nasıl içini dökebilir, nasıl karım gelince kapıyı kilitleyecek miyim diyebilir, anlamak hayli zor. Çocuk yaştayken, kadınlar arasındaki bir sohbetin ortasında bulmuştum kendimi. Demek yanımda böyle şeyleri konuşmaktan çekinmeyecekleri kadar küçükmüşüm ama aklımda kalıvermiş nedense. Boşanmış bir kadının peşine düşen bir adamdan söz ediliyordu. Kadın adama yüz vermemiş, adamın ısrarlı davranışlarından rahatsız olunca da, kardeşlerine ve akrabalarına söylemiş. Onlar da adamı bir köşede sıkıştırmışlar, belki dövecekler, belki öldürecekler. Adamın üzerinde silah varmış, birkaç kişi ve adam ölmüş. Nerdeyse yetmiş yaşında bir kadının “heriflerin yarısı mezarda, yarısı hapiste, verseymiş eti mi eksilecekmiş” dediğini duydum. Ne kadar pragmatik değil mi? Böyle onlarca hikâye anlatabilirim. Bir sahnede, ofisi kerhane mi yaptın derlerse, ben ne yaparım diyen polisin, “bildiğin abazanlık bu” demesi işin püf noktası aslında. “Baldız baldan tatlıdır” sözünden hareket eden oyun/film, seyirciyi “adamla yatsa bir şeyi mi eksilir” noktasına getirmek istiyor, düşüncesindeyim.

Kapı açılır, bir kadın içeriye girer. Adam şaşkınlıkla bakmaktadır. Kadının “enişte” diye adamın boynuna sarılması, adamın şaşkınlığını açıklar. Kadın, “ablamı beklerken beni görünce canın mı sıkıldı” dese de, adam inkâr eder. Baldızının oturmasını isteyen adam, birkaç dakikalık hal hatır sormadan sonra tuhaf şeyler anlatmaya başlar. Nikâh dairesinden eve geldiklerinde, üst komşusun onları gelin elbisesi içinde görmek için kapıya geldiğini söyler. Evleneceklerini bilen bu komşu nikâha niçin gelmemiştir. Ayrıca gelinlik değil de, gelin elbisesi ne demek, bilemiyorum. Paraları olmadığından gelinlik alamadıklarını mı söylemek istiyor acaba? Komşuları gittikten sonra, ablasının soyunduğunu, tamamen çıplak kaldığını, bacağının içindeki beni öptüğünü söyler. Birkaç dakika sonra da, “şu enişte lafını kaldır, artık” der, adam. Bu kadar basit mi?

Baldız, “açık görüş olacağını niçin yazmadınız, öyle olsa ablam kesin gelirdi” der. Şehvetten gözleri dönmüş adam “gerçekten öğrenmek istiyor musun” der ve baldızını karşısına oturtarak “bugün ablan gelseydi, yatacaktım onunla. Burasını iyi anla, ben bir kadının çıplak vücuduna dokunmak istiyorum” diye devam eder. Adam, kadına doğru iyice yaklaşarak “ablan yerine sen geldiysen” demesi üzerine korkan kadın gitmek için ayağa kalkar. Adam sinirlenir, oturmaya zorlar ve kapıyı kilitleyerek “soyun” der.

“Gönlümün içinde var ki bir sızı
Her akşam yeniden başlar nedendir.” (Fuat Edip)

Kadın, enişte yapma diyerek iki büklüm olur, yaptığı yanlışın farkına varan adam da ayrı bir köşede iki büklüm olur. Kadının, adamın zavallı halini görünce “enişte üzülmeyin, bir kriz geçirdiniz, zaten ikimizin arasında bir şeydi” demesi hayatın olağan akışına aykırıdır. Zaten ikimizin arasında kalır sözü adamı iyice tahrik eder. Nerdeyse tecavüze uğrayacak olan kadının, hiçbir şey olmamış gibi konuşması, anlayış göstermesi, empati duyması mümkün değildir. Bu kızın sevgilisi yok mudur, geleceğe yönelik hayalleri yok mudur, onu hiç mi aklına getirmez, hayli tuhaf bulduğumu söylemeliyim. Nasıl mahkûm, baldızı olan kadının hayallerini umursamıyorsa, polis de adamın hayallerini umursamaz. Polis bir itiraf peşindedir, adam ise bir kadınla yatmak. Nasıl olduğu veya olacağını kimse enine boyuna düşünmez.

Kendisine günlerce işkence eden adamla, bir masada karşı karşıya oturmak zorunda kaldığını, adamın bacak bacak üstüne atarken ayağının yanlışlıkla bacağına çarpması üzerine “pardon” dediğini anlatmıştır Murat Belge. Böylece “işkenceci”, kendisine “biçilen” rolü gereği insan olarak görmediği ve günlerce işkence ettiği bir kişiden, ayağının küçük bir teması karşısında “özür” dilemek gerektiğinin farkına varıyor. Böyle diyerek “bireysel” sorumluluğu azaltmak istemiyorum ancak egemenlerin insanlara dağıttığı rollerin yabancılaşmayı körüklediği çok açık değil mi? Eğer filmde, istediğini almak için her yolu denemeleri bakımından mahkûm ile polisi özdeşleştireceksek, mahkûm nasıl çaresizlikten böyle bir yola başvuruyorsa, polisin de aynı şekilde davrandığını varsaymak durumunda kalırız. Tabii böyle bir kıyaslamaya girince, polisin de çaresiz olduğu noktasına varırız ki, bu bizi çıkmaza götürür. Bu nokta, filmin en büyük çözümsüzlüklerinden biri olarak kalmıştır.

“Hiçbir otorite, kullandığı insanların davranışlarını bir anda tesir altına alamaz. Böyle bir kontrolün gerçekleşebilmesi için, bireylere belli algı ve değer yargılarının telkin edilmiş olması gerekir. Devletin manevi şahsının, temsil ettiği değer ve sembollerin ya da devleti temsil eden şahısların yüceltilmesi ile oluşturan bir kült, hayatın her alanına yansıyan belli ön-kabul ve normlara sahip olan yaygın bir töre oluşturur. Böyle bir kişi, örneğin, 9 Ağustos 1945 tarihinde ABD’nin Nagasaki’ye atom bombası attığını düşünür. Gerçekte, o bombayı Nagasaki üzerine bırakan kişinin Massachusetts eyaletinin Lowell şehrinde doğmuş olan Charles Sweeney (1919-2004) adlı biri olduğunu belki bilir. Ama bu bilgi, onu bu düşüncesinden vazgeçirmez. Çünkü kişi, Sweeney’nin yüksek bir otorite tarafından kendisine verilen görevi yerine getirdiğine inanmakta ve hatta üniforması içerisindeyken onu müstakil bir insan değil Amerikan ordusunun bir pilotu olarak görmektedir. Hâlbuki Nagasaki’de ölen yaklaşık 70.000 insandan dönemin ABD hükümeti de sorumlu olsa dahi, onları doğrudan (uçuş ekibindeki diğerleri ile birlikte) Sweeney öldürmüştür ve bu katliamın suçlusu herkesten önce odur. Ancak insanlardan ziyade genel kabule dayanan kurgular ekseninde düşünmeye alışkın olan bir kişi, emir alan Sweeney’yi küçük, emri veren otoriteyi ise büyük görerek, Sweeney’yi kendisine verilen emri uygulamak durumunda olan bir piyon olarak algılar. Hatta Sweeney’nin öldürdüğü Japonların yakınları dahi, öfkelerini öncelikle ona değil, Amerika Birleşik Devletleri’ne yöneltirler.” (Serdar Kaya, Endoktrinasyon ve Türkiye’de Toplum Mühendisliği)

İlk yarıda, polis tarafından kovalanan bir adamın kıstırıldığı haberi gelir. Polis, “eğer bu adam yakalanırsa sen bu odada karınla baş başa kalabilirsin” der. O yakalanırsa polis olay yerine gidecek ve bu sayede oda boş kalacaktır. Polisin etrafını sardığı bu adamın, mahkûmun düşüncesine yakın hatta onun arkadaşlarından biri olma ihtimali vardır. Mahkûm karısıyla yalnız kalabilmek adına, onun yakalanmasını istemiş midir, belli değil. Büyük ihtimal istemiştir ancak bu izlek de derinlemesine işlenemeden kalıyor.

Polisin, bildiriyi yazdığını kabul et demesini reddeden mahkumun tutumuyla, baldızının “sen mektubu ablama yazdın bana değil” demesi arasında özdeşlik kurulabilir. Mahkûm nasıl yazmadığı bir bildiri için, ben yazdım demek istemiyorsa, baldız da eniştesinin “yatma” ihtimaliyle karısına yazdığı bir mektubun muhatabı olmak istemez. Haklı olduğunu söyleyebiliriz. Baldız, “beni ikna edemezsin o yüzden gideyim” derken mahkûm “gitmek istediğin için değil ikna olacağından korktuğun için gitmek istiyorsun” der. Kadın ise madem polisle işbirliği yaptın, niye ikna etmeye çalışıyorsun, “zor kullan” der. Kızın bu sözlerini de adama yapılan işkence ile bağdaştırmak mümkün.

Polis mahkûmu, mahkûm da baldızını inatçılıkla suçlar. Baldızının kendisiyle yatmaktan çekinmesine “aptalca bir namus düşüncesi” diyen adamın, polisin itiraf et sözlerine “Ben suçu kabul edersem insan içine nasıl çıkarım” diye üzülmesi benzer düşüncelerdir. Baldızına, “başkalarının gözünde orospu olmaktan korkuyorsun” der ama kendisi de başkaları ne der diyerek, belki de itiraf etmekten kaçınmaktadır. İlk yarıda av olan, ikinci yarıda avcı olmuştur.

Kadın, filmin sonlarına doğru “sizi sorguya çekenler de aynı şeyi yapmıyorlar mı” der ve her şeyi açık eder. Bütün sihir kaybolur. Türk filmlerinin, romanlarının, oyunlarının en büyük zaafı tam da bu… Yazar veya yönetmen anlattığı şeyin anlaşılamadığını düşünür ve “esere” doğrudan müdahale ederek maksadını açıkça söyler. Bir bakışla, bir sözcükle, bir tavırla ifade etmek yerine maksadı bir tirada dönüştürerek ilan etmek sinemanın anlatım olanaklarını kısıtlamak ve yeterince kullanmamak demektir.

“Melih Cevdet Anday’ın bu oyununu izlediğimde on yedi yaşındaydım. Çok etkilenmiştim. O dönemde aklımda sinema falan da yoktu. Ama o günden beri hiç unutmadım. Sonra başıma benzeri şeyler geldi. Bir yıl cezaevinde kaldım, defalarca gözaltına alındım. O dönemlerde her defasında aklıma hep o oyun gelirdi. Oyunun ana temasında anlatılan, insan ruhunun zayıflığı, belli koşularda verdiği belli tepkiler beni çok etkilemişti. Hiç unutamamıştım oyunu ve çok samimi gelmişti, çok da cesur…” (Hüseyin Karabey)

İçerdekiler iki aşama üzerinden değerlendirilebilir. İlki istediğini almak için adamı ikna etmeye çalışan polis ile mahkûm arasındaki mücadele, ikincisi ise istediğini almak için baldızını ikna etmeye çalışan adam ile baldızı arasındaki mücadele… İlk yarıda nasıl polis adamın oturmasını istiyor, ona leblebi ikram ediyor ve yumuşak davranıyorsa, ikinci yarıda da adam aynı yöntemlerle baldızını ikna etmeye çalışıyor. Buradan çok daha iyi bir oyun çıkabilir ve konu değişik bir şekilde işleyebilirdi, ne yazık ki bu fırsat kaçırılmış. Karısının tarafından değil de adamın akrabalarından bir kadın gelebilirdi. Veya en uygunu, adamın karısı gelebilir ancak polisin odasında soyunmaya razı olmayabilirdi. Ben, karısının gelmesi ve polisin odasında soyunmak istememesi halinde daha tutarlı bir dramatik yapının ortaya çıkabileceği düşüncesinde olduğumu söylemeliyim.

“ben sana mecburum bilemezsin
adını mıh gibi aklımda tutuyorum
(…)
ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
ben sana mecburum sen yoksun.” (Attila İlhan)

Kimse bizlere ağlamayı öğretmez. Oysa hüzünlendiğimizde, ruhsal veya fiziksel acı çektiğimizde, gözyaşlarımız kendiliğinden dökülür. Ne bunun olmasını engelleyecek gücümüz vardır, ne de olduktan sonra durduracak… İnsan, duygularının karşısında çaresizdir, diyebiliriz. Filmi bir arkadaşımın “zoruyla” izledim. Mahkûmun “karımın yüzünü hatırlayamıyorum” sözlerinin, duygularımı harekete geçirmesi sonucu izlemeye devam etsem de, sevdiğim bir film olmadı, diyebilirim. Bunda yönetmenin pek suçu yok çünkü oyunun iyi olma potansiyeli yok. Melih Cevdet’in ustalığı belirgin bir şekilde hissedilse de, “Yanlış hayat, doğru yaşanmaz” diyen Adorno’dan hareketle bu ustalığın istenileni veremediği düşüncesindeyim. Baldız rolündeki oyuncunun hayli zayıf kaldığını ve hiç bitmeyen “otur”, “ayakta durma”, “otur hadi” sözlerinin bir yerden sonra hayli itici gelmeye başladığını eklemeliyim.

Adam tam kapıyı açmak üzereyken kadın geri döner ve “gidemeyeceğim” der. Saate bakar, sürenin dolmasına on dakika kalmıştır. Kadın, düşünceli geçen birkaç dakikadan sonra kanepeye geçerek soyunmaya başlar. Kadının “pes etmesiyle” adam, vazgeçer. Kadına gömleğini giydirir ve “böyle yapman beni kendime getirdi” der. Kalan zamanda, çocukken başından geçen bir hikâyeyi anlatır. Bu hikâyede, istediğini elde etmişken yani arkadaşlarıyla gezmek için annesinden para almışken, başka paralarının olmadığını, bu parayı kendi eğlencesine harcarsa annesinin üzüleceğini ve zor duruma düşeceklerinin aklına gelmesiyle parayı annesine geri verdiğini anlatır. Bu hikâyedeki para, baldızı simgelemektedir. Ağlaşırlar ve aynı anda polis kapıyı yumruklamaya başlar. Kapıyı kırarak içeri girer ve adamı alıp götürürler. Adam götürülürken gülümsemektedir.

“Bir çift güvercin havalansa
Yanık yanık koksa karanfil
Değil, unutulur şey değil
Çaresiz geliyor aklıma.” (Melih Cevdet)

Hayli şiir barındıran bir yazı oldu ama işin içinde Melih Cevdet olunca doğal değil mi?

Öteki Sinema için yazan Salim Olcay

Yazar hakkında: Salim Olcay

1979 yılında İzmir'de doğdu. Yeşilçam etkisiyle başladığı sinema yolculuğunda bir ara Hollywood etkisine girmişse de, çabuk kurtuldu. Sanat toplum içindir diye düşünür ve yeni nesil Türk yönetmenlerini gönülden destekler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir