Kapitalizmin Esaret Kültürü Üzerine: Meryem Ana (2018)

“Tanrı, iradesini hâkim kılmak için iyi insanları kullanır, kötü insanlar ise Tanrı’yı…”
(Giordano Bruno)

Bir süredir, bizleri bambaşka dünyalara götüren filmleri ve bu filmler üzerine günlerce konuştuğumuz eski günleri özlüyorum. Geçmişteki kısıtlı olanaklarla kıyaslandığında, her yanımız filmlerle sarılmış olmasına ve istemediğimiz kadar çok filme kolayca erişebiliyor olmamıza karşın “izleyecek” film bulamıyorum. Bu benden mi yoksa kültür endüstrisine boyun eğerek çöp üreten sinema zihniyetinden mi kaynaklanıyor, emin olamıyorum. Böyle bir ruh hali içindeyken, bir arkadaşımın tavsiyesiyle “Meryem Ana” (2018) isimli “kısa” filmi izledim ve ne zamandır “ağzımın tadını” yerine getirecek bir film bulamadığımdan “ilaç gibi” geldi. Film hakkında bir şeyler yazmak istesem de birçok nedenden dolayı yeterince zaman ayıramadım hatta günlerce bir satır bile yazamadım. Bu “kısa” filmin etkileyici güzelliğinden ve saatlerimi verdikten sonra pişman olacağım uzun metraj filmleri izlemek istemediğimden dolayı bu yazıdan itibaren yalnızca kısa filmler ve hayvan hakları ile hayvan refahı kavramlarına değinen filmler hakkında yazmaya karar verdim. Gelecekte kararım değişir mi, bilemiyorum ancak yazıp bitirdiğim ve yayımlanmayı bekleyen “Lost in Translation” (2003), “Bir Zamanlar Anadolu’da (2011)”, “Kış Uykusu” (2014) ve “The Holy Mountain” (1973) filmleri hakkındaki yazılar son yazılarım olacak.

Bu durumu ifade ettikten sonra filme geçelim. Bu filmde anlatılan Meryem, kocasının ani ölümüyle “çok çileler çekmiş” ancak “ciğerim” dediği çocuklarının kendinden alınarak devlet yurtlarına yerleştirilmesine karşı çıkmış, “yapabildiği her işi” yaparak, dağlardan ot toplayarak binbir zorlukla onları büyütmüş ve evlendirmiş, kendisini yalnız bırakmak istemeyen küçük kızıyla birlikte yaşamını sürdürmeye çalışan yaşlı bir kadındır. Şimdi ölmüş olan kocası ile aralarının iyi olduğunu ve birbirlerinden hiç şikâyet etmediklerini söylese de, ailesinden ve akrabalarından destek görmediğini, eğer onlar kendisine yardım etseydi, bu denli sıkıntı çekmeyeceğini söyleyebiliriz. Meryem’in hayatından küçük bir kesiti anlatan ancak bütün hayatını özetlemeyi başaran bu filmden hareketle, çocukları evlilik adı altında esarete sürükleyen ataerkil söylem, ölümü inkâr ederek tüketimi körükleyen kapitalizm ve kitleleri zehirleyerek sanatı değersizleştiren kültür endüstrisi üzerine birkaç şey söylemeye çalışacağım.

Ataerkil Söylem ve Çocuk Esareti

“Amcamın oğlu ile evlendim. Çok iyi bir insandı. Ne o bana şikâyet ederdi ne ben ona.” (filmden)

Dünyada her yıl 12 milyon kız çocuğunun zorla “evlendirildiği” ve yaklaşık 700 milyon çocuğun bu şekilde yaşadığı UNICEF tarafından çeşitli tarihlerde yayımlanan raporlarda dile getirilmiştir. Bu çocukların 250 milyonunun 15 yaşın altında olduğu ve ciddi tedbirler alınmazsa on yıl sonra bu çocukların sayısının 1 milyara ulaşacağı tahmin edilmektedir. Yaklaşık on yıl önceki sayılara bakıldığında ülkemizde 2008 yılında 2.214 kız ve 49.703 oğlan erken yaşta “evlendirilmiş” yani her gün yaklaşık 6 kız ve 136 oğlan çocuğu istemediği bir hayata yani esarete sürüklenmiştir. 2017 yılında bu sayıların yarı yarıya azaldığı, 1.081 kız, 23.906 oğlan çocuğunun zorla “evlendirildiği” görülse de, insanlar “bilinçlendiği” için mi bu sayılar düşüktür yoksa gizlemeler mi artmıştır, pek emin değilim.

1948 tarihli “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi”, evlenme sözleşmesinin ancak “evleneceklerin özgür ve tam iradesiyle” yapılması gerektiği esasını benimsemiştir. 1979 tarihli “Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Tasfiye Edilmesine Dair Sözleşme (CEDAW)” kadınlara, erkeklerle eşit hak, özgür olarak eş seçme ve tam rıza ile evlenme hakkı sağlanması gerektiğinden hareketle taraf devletlerin “asgari evlenme yaşı” belirlemesini zorunlu kılmıştır. 1989 tarihli “Çocuk Haklarına Dair Sözleşme” ise 18 yaşına kadar olan her insanın çocuk olduğunu benimseyerek, çocuğun esenliğine zarar verebilecek her türlü sömürüye karşı korunmasını, kişiliğinin tam ve uyumlu olarak gelişebilmesi için mutluluk, sevgi ve anlayış havasının içindeki bir aile ortamında yetişmesinin gerekliliğini kabul etmiştir.

blank

Ülkemizdeki mevzuat incelendiğinde “Çocuk Koruma Kanununa” göre 18, “Türk Medeni Kanununa” göre 17, “Türk Ceza Kanununa” göre 15 yaşını bitirmemiş “çocukların” evliliği ‘erken yaşta evlilik’ olarak kabul edilmişse de kanunlar arasında büyük bir çelişki olduğu TBMM Komisyon raporlarına da yansımıştır. Çocukların “evlilik” adı altında esarete sürüklenmemeleri için kanunlar ve sözleşmeler arası gerekli uyumun sağlanması ve çelişkilerin ortadan kaldırılması zorunludur.

Kimlerin çocuk sayılacağı, kimlerin nasıl ve hangi koşullarda evlenebileceği ve bunları sağlamanın devletin görevi olduğunu bir kez daha söyledikten sonra konunun başka bir yönüne bakmak faydalı olacaktır. Gerek “BM İnsan Ticaretinin, Özellikle Kadın ve Çocuk Ticaretinin Önlenmesi, Ortadan Kaldırılması ve Cezalandırılmasına İlişkin Protokol” (Palermo Protokolü) gerekse “Avrupa Konseyi İnsan Ticaretine Karşı Eylem Sözleşmesi” kişinin çaresizliğinden yararlanmayı da “insan ticareti” suçunun öncülü olarak tanımlamış ve çok yerinde bir kararla mağdurun “rızasını” geçersiz saymıştır. Bu sözleşmelerin, insan ticaretinin, “mağdurların esaretiyle sonuçlanabileceğini” vurgulamaları göz önüne alındığında “evlenme sözleşmesine” tam ve özgür iradeleriyle imza atamayacak olan çocukların esaretleriyle sonuçlanacak bir duruma “evlilik” diyemeyeceğimiz ortadadır.

“Düşün, bir ömür hiç sevmediğin biriyle hayatını geçireceksin.” (Siirt’ten Aynur) (1)

Buraya kadar sözünü ettiğim ve Ülkemiz tarafından da imzalanan uluslararası sözleşmeler, çocuk evliliklerinin bir “tercih” olamayacağını temel ilke olarak benimsemiş ve erken yaşta yapılan “evlilikleri” insan hakkı ihlali olarak görmüştür. Çocukların içine sürüklendiği bu duruma “evlilik” demeye zaten dilim varmıyor ve yazarken bile çok üzülüyorum çünkü burada “bildiğimiz” anlamda bir evlilik söz konusu değil. Ayrıca gelin, damat ve evlilik sözcüklerinin “çocuk” kelimesiyle hiçbir şekilde yan yana gelmemesi gerektiğini, çocukların içine atıldıkları bu sözde evlilikleri sempatik göstermeyecek şekilde “çocuk esareti”, çocuk gelin ve çocuk damat yerine “esir çocuk” gibi daha gerçekçi kavramlara ihtiyaç duyulduğunu söylemeliyim.

Suriyeli eski köle olan Romalı Publilius’un “Sefaletin doruk noktası, bir başkasının iradesine bağımlı olmaktır” sözünü unutmaya imkân olmadığına göre çocukların, özellikle kızların evlilik adı altında esarete ve sefalete mahkûm edildikleri açık ve seçik olarak ortadadır. Çocukların erken yaşta “evliliğe” zorlanması özellikle kadınların toplumdaki eşitsiz konumunu derinleştirmekte, kadınları cehalet, yoksulluk, bağımlılık hatta şiddet döngüsüne hapsetmektedir. İşsizlik ve yoksulluk, çocukların “esarete” mahkûm edilmelerinin en önemli bahanesi olmakta, özellikle akraba evliliklerinde kız çocukları, yaşlı, hasta veya erkeğin önceki evliliklerinden olan çocuklarına bakması için deyim yerindeyse “alınıp satılmaktadır.” Ayrıca ataerkil zihniyet için özellikle kız çocukları “çocuk” olarak değil, küçük kadınlar olarak görüldüğünden, namus kavramı onların bedeni üzerinden tanımlamakta ve bu durumun ardına gizlenen sözde evliliklere meşruiyet kazandırılmaya çalışılmaktadır.

“Günaha girmeyelim diye, bizim günahımıza girdiler.” (Siirt’ten Hayriye) (1)

2009 yılında hazırlanan “TBMM Kadın-Erkek Eşitliği Komisyonu” raporuna göre, erken yaşta yapılan “evliliklerin” sebepleri arasında, dini inanç ve gelenekler sıralanmakta, kız çocuğunun ailesinde emanet olduğu, gözü açılmadan evlendirilmesi gerektiği, erken evlendirilirse kocasına itaatkâr, yeni hayatına daha kolay uyum sağlayacağı ve evlilik dışı cinsel ilişkiye girmelerinin önleneceği gibi çeşitli etkenler sayılmıştır. Bu “bahanelere” bakıldığında, kız çocuklarına “dürüst” davranılmadığı açıkça görülmektedir. Kızlar, bir yandan çocuk olarak görülürken diğer yandan birer yetişkin gibi “evliliğe” zorlanmaktadır. “Aklı ermez, kötü yola sapar, kandırılır, başına bir iş gelir, gözü açılır” gibi çeşitli söylemlerle baskı altına alınan kız çocuklarının, iş “evlenmeye” gelince evi çekip çevirecek hatta çocuk yetiştirecek “yetişkin” olarak görülmeleri tek kelimeyle ikiyüzlülüktür.

“Kızım benim için evlenmedi. Biriyle evlenmek benim için haram olsun, ben sana kurban olurum dedi. Olmaz kızım evlen dedimse de, seni bırakıp evlenmem dedi. Yaşlı yaşlı adamlar geliyor. Ben de bu yaşlılara kızımı vermem. Ben bu çileleri çektim. O da gidip milletin yetimlerinin derdini çekmesin.” (filmden)

Uluslararası sözleşmeler, yürürlükteki mevzuat ve çocukları bu duruma sürükleyen zihniyeti kısaca ortaya koyduktan sonra büyük olasılıkla hiç okula gitmemiş, doğduğu günden itibaren hep çalışmaya zorlanmış, ayaklarını uzatıp da dinlenebileceği bir an bile bulamamış ihtiyar Meryem’in yukarıdaki sözlerini duyunca, çocuklarını “evlendirdiklerini” iddia edenlerin aslında “sattıklarını” söylemek gerekiyor. Belki kendisi de çocuk yaşta “evlendirilmiş” bu kadının, ortadaki durumu evlilik değil de “çile çekmek” olarak tanımlaması ise acı vericidir.

“60 yıldır bu işi yapıyorum, badem toplamaya giderim. Badem bitince çiriş otu toplamaya giderim. Onun da mevsimi bitince saçak otu toplamaya giderim. Topladıklarımı satar, o parayla un, şeker alırım.” (filmden)

Çektiği bütün çilelere karşın kızını “satmaya” karşı çıkan Meryem gibi kadınların olduğu bir dünyada küçücük çocuklarını para için, töre için, miras için veya kendilerinin rahat yaşaması için “satanları” hiçbir şekilde anlamayacağımı bir kez daha söylemeliyim. Devletin de, kanunların da, yetkililerin de, sivil toplum örgütlerinin de, sanatçıların da Meryemlerin yanında durmaları gerektiği çok açık değil midir? Bütün bunlara karşın kimseler bu çocukların yanında durmuyorsa “neden” diye sormak hakkımız değil midir?

Tüketim Toplumu ve Ölümü İnkâr

Bu bölüme kısa bir hikâye ile başlamak istiyorum. Rivayete göre Kral Suddhodana, oğlunun gezmesi, eğlenmesi ve hiçbir şey düşünmemesi için saraylar yaptırıp, eğlenceler düzenleyerek, çevresini genç ve güzel hizmetkârlarla doldurduğu oğlunu zevk ve sefadan başını kaldıramayan bir insana dönüştürür. Prens Gotama eğlenceye gittiği bir gün karşısına ilk önce eli ayağı tutmayan iki büklüm bir ihtiyar, sonra hastalıktan erimiş bitmiş bir adam, daha sonra yakılacağı yere götürülen bir ölü ve en son olarak sakinliğiyle saygı uyandıran bir derviş çıkmış. İlk üç görünüm yaşamın ihtiyarlık, hastalık ve ölüm gibi kaçınılması mümkün olmayan yanlarını, dördüncüsü ise acıyla başa çıkmanın yolunu simgelediği söylenebilir. Hayatın geçiciliğini fark eden oğlunun, dinsel yaşamı seçmek istemesi üzerine gözü yaşlarla dolan Kral çaresiz bir şekilde, isteğinden vazgeçmesi karşılığında sarayını, krallığını hatta canını vermeyi vaat etmiş. Bunların hiçbirini kabul etmeyen oğlunun, “Senden üç şey istiyorum. İhtiyarlık tenimin tazeliğini hiç etkilemesin, hastalık her zaman benden uzak kalsın ve ölüm hiç bir zaman beni bulmasın” sözleri karşısında sessizce boynunu eğmiş. Böylece hayatın geçiciliğini anlayan ve hiçbir şeyin acıdan kurtulmaya yetmeyeceğini anlayan Prens Gotama ruhsal olarak ölür ve Buda olarak yeniden doğar.

blank

Kapitalist düzende bütün toplumsal ilişkiler sömürü biçimlerine dönüşmüştür. Büyük bir evi, gösterişli bir arabası, çekici bir sevgilisi ve harcayabileceğinden çok parası oldukça kendilerini mutlu ve hayatlarını anlamlı gören kitleler yaratan kapitalizm “o bile yapıyorsa” veya “o ne der” denilen belli belirsiz bir figürü ahlaki davranışlarımızın temeline yerleştirmeyi başarmıştır. Buradaki “o”, bazen komşu, bazen arkadaş, bazen sevgili, bazen patron, bazen akraba, bazen de sokaktan geçen “adamdır.” “O”nun niçin böyle davrandığı asla sorgulanmaz. Buradaki amaç tutarsızlığımızı doğallaştırmasıdır çünkü tek başına kalmaktan korkan herkes bir suç ortağı ister. Diğer insanların sözlerinin, eylemlerinin veya yalnızca varlıklarının düşüncelerimiz, duygularımız, tutum ve davranışlarımız üzerindeki etkisine “sosyal etki” denilir. Sosyal etki çoğu zaman davranışların da ötesine geçerek düşünce ve duygularımızı da içine alır. Başka bir deyişle anne, baba, arkadaş, komşu, öğretmen veya sevgili yanımızda olmasalar bile bizleri etkilemeyi sürdürür ve onların varlıkları handiyse bütün kararlarımıza yansır.

Kapitalizmin “dalkavukları” sosyal etkiyi istedikleri gibi biçimlendirmekte, insanların korkularını ve zaaflarını başarıyla sömürmektedir. Bunun sonucunda da tüketmek, hayatlarının anlamını yitirmiş ve korkutulmuş insanlar için bir sakinleştirici işlevi görecek hale getirilir ve kitlelerin, anlamı yok eden ve korkuyu kendilerine aşılayanın kapitalizmin ta kendisi olduğunu fark etmeleri engellenir.

“Ben önümüzdeki yıllarda pazarlamanın giderek daha büyük ölçüde korkuyu temel alacağını öngörüyorum. Unutmayalım ki, dünyadaki stresimiz ne kadar artar, ne kadar korkarsak, sağlam bir dayanak arayışımız o kadar artar. Sağlam dayanak arayışımız ne kadar artarsa, dopamine bağımlılığımız da o kadar fazlalaşır. Ve beynimize ne kadar dopamin akını olursa, bir şeyler satın alma isteğimiz o kadar yükselir. Hızlı bir asansöre binmek gibi bir şeydir bu, kendinizi dışarı atıp kurtulma olanağı yoktur. “Amerikalılara 11 Eylül sonrası korku dolu gergin günlerde biraz olsun rahatlayabilmek için ne yapmalarını önerirsiniz?” diye sorulduğunda, tek bir basit cümleyle “alışverişe çıkın” diyen George W. Bush’un beynimiz hakkında bildiği bir şeyler vardı herhalde.” (Martin Lindstrom – Buy.ology)

Kapitalizmin vaat ettiği her şey yalnızca para ile sağlanabilir çünkü insancıl hiçbir şeyle, örneğin dürüst, çalışkan veya haysiyetli olup olmamakla ilişkili değildir. Paranın tek belirleyici olması, aynı zamanda paranın “bitme” ihtimalini de beraberinde getirdiğinden hangi yolla olursa olsun daha çok paraya sahip olma arzusu, zaten yabancılaşmış olan modern insanın tek amacı olmakta, bu da güvensizliğe, kaygıya ve korkuya yol açmaktadır. Para hırsının gözünü kör ettiği modern insan, kendi türü başta gelmek üzere hemen her şeyi rakip, tehdit hatta düşman olarak görmekte, arzularıyla arasında engel olarak gördüğü hastalık, yaşlılık, ölümden kaçmak istemektedir.

“Hiçbir rahatsızlığı yoktu. Ne olduysa bir hafta içinde oldu. Bir gün kendini kötü hissettiğini söyledi. Oğlumdan onu hastaneye götürmesini istedi. Oğlum da seyyar satıcıydı. “Baba bir hafta bekle, elimdeki malları satıp para toplar öyle gideriz dedi. Bir hafta sonra tam evden çıkarken daha caddeye ulaşamadan öldü.” (filmden)

Tüketmenin ilk koşulu para sahibi olmaksa, ikincisi sağlıklı olmaktır. Tırnağımız kırılsa, yanağımızda sivilce çıksa, biraz keyifsiz hissetsek soluğu hemen hastanelerde alıyoruz. Hastanelere koşmanın tek amacı ise tüketebilecek kadar sağlıklı olmaktır. Hastaların bile “iyileşebildikleri” kadar yani hastanedeki bütün hizmetler için para harcayabilecek kadar hasta olmaları kapitalizmin en büyük arzusudur. Her hücremizin kapitalizm tarafından biçimlendirildiği, dayanışma ve merhamet kavramlarının yok edildiği günümüzde her köşe başının özel hastanelerle işgal edilmesi bu durumun göstergesidir.

Kapitalizmi, bu bölümün başında anlattığım hikâyedeki kral ile özdeşleştirebiliriz çünkü ölümü unutturmak ve her şeyi zevkli hale getirmek zorundadır. İnsanları sonsuz yaşayacağına inandırmak ve tüketmeyi doğal hale getirmek ancak böyle sağlanabilir. Kapitalizmin tüketmeye zorladığı insanlar hayatlarını sorgulamayı akıllarına getirmezler. Oysa hastalık herkesi bulacak, ihtiyarlık herkesin belini bükecek ve ölüm herkesin kapısını çalacak ve doğmuş olan hiçbir insan bundan kurtulamayacaktır.

Kültür Endüstrisi ve Sanatın Değersizleşmesi

“Hak etmediysen hiçbir yerin yoktur. Hak edersen cennet senindir.” (filmden)

Peki, uzun ve sağlıklı yaşamak isteyen ve yaşamını sadece tüketmek için kullanan insanlar neyi hak ediyorlar? Çaldıkları paralarla burunlarını, kalçalarını, dişlerini, göğüslerini yaptırarak çok güzel, çok çekici ve çok alımlı gözükebilirler. Yine çaldıkları paraların çok küçük bir kısmıyla iyilik yapıyor gözükebilirler. Söyledikleri şarkılar, çektikleri filmler, yazdıkları kitaplarla kitleleri zehirlemelerine karşın “iyi kalpli” olduklarını iddia edebilirler. Çünkü onların gözünde “kötülük” sadece cinayet, tecavüz, hırsızlık gibi “somut” durumlardır. Örneğin, başrolünü oynadığı filmde porno izlemeyi sempatik bulan bir kadının, kadınların ikinci sınıf görülmesine “isyan” etmesi inandırıcı ve samimi olabilir mi? Paradan para kazanmayı, yapıp ettikleriyle kitleleri zehirlemeyi suç olarak görmezler. Kültür endüstrisi ürünleri de bunu aşılar çünkü “egemen sınıfın düşüncelerinin her çağın egemen düşünceleridir” ve “maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf aynı zamanda zihinsel üretim araçlarını da emrinde bulundurur.”

Çalışma denilen şeyin “değişmeyen bir küçük ve salt mekanik bir el hareketine indirgendiği” ve insanların “bir öküz gibi” işe koşulduğu kapitalizmde, modern insanın yeni bir güne başlayabilmesi için boş vakitlerinde zihnini “boşaltması” ve “değerli” olduğunu hissetmesi gerekir. Herkesin erişebileceği en ucuz eğlence kaynağı televizyon ve sinema bu iş için en elverişli araçlardır. Günümüzde sinema, eğlendiren, güldüren, gerçeklerden uzaklaştıran ve hoşça vakit geçirmeyi sağlayan bir etkinliğe dönüşmüşken seyirci de, kendisini rahatsız edecek yapımlardan kaçmaktadır. Son yirmi yılda en çok izlenen filmler listesine baktığımızda kaçış ve eğlence filmleri açık ara öne çıkmaktadır. Seyircinin gerçek yaşamdaki değersizliğini ve sömürüldüğünü gizleyen kültür endüstrisi sanatın yerini almıştır. Sanat, insanın insanileşmesi mücadelesinde taraf olmak demektir. Oysa taraf olmayı küçümseyerek yaşamayı tüketime indirgeyen burjuvazinin yozlaşmış kapitalist ahlakını anlatmayı ve sermayeye uşaklık etmeyi benimsemiş olan sanat, her geçen gün insandan uzaklaşmakta ve uzaklaştığı ölçüde de sadece çöp üretmektedir.

“Neoliberalizmin ekonomik ifadesi daha keskin adaletsizlik, politik ifadesi kuralsızlaşma ve özelleştirme, kültürel ifadesi de sınırsız tüketimciliktir ve sinema bu sisteme göbekten bağlıdır. Consciousness Industry, Hans Magnus Enzensberger tarafından geliştirilen ve insan aklının bir toplumsal ürün olarak yeniden üretilmesini sağlayan düzenekleri tanımlayan bir kavramdır. Bu düzeneklerin en önemlileri kitle iletişim araçları ve eğitimdir. Enzensberger’e göre günümüzün temel sektörü olan bilinç endüstrisi özgül bir şey üretmez; başlıca işi, insanın insana egemenliği üzerine kurulu mevcut düzenin sürdürülmesini sağlamaktır. Bu, gönüllü olarak ya da baskı altında, bilerek ya da naifliği sonucunda bilinç sektörünün bir parçası olan entelektüelin rolünün de değişeceğini gösterir.” (Julian Stallabrass, Sanat A.Ş.)

Kitlelere güvensizlik, yetersizlik ve korku yayan, ucuz, yoz ve seri üretime dayalı kültür endüstrisi sanatın yerini almıştır. Üretim, dayanışma, haysiyet ve adalet için değil, kitlelerin uyuşturulması, kadınların cinsel nesneye indirgenmesi, eleştirel düşüncenin yok edilmesi, sömürü, yağma ve talanın meşru hale getirilmesi kısaca insanın insanileşme mücadelesinin engellenmesi kültür endüstrisinin hedefidir. Bir “sanat” olarak sinemanın özüyle bağdaşması olanaksız bu durum hayli utanç verici olduğundan, Festinger’in deyişiyle “bilişsel çelişki” yaşamak istemeyen sözde entelektüel ve sanatçı, kültür endüstrisi ürünlerinden aldıkları zevki maskelemek için sanatın tanımını “değiştirmek” için çalışır. İnsanın temel özelliklerden biri hatta en önemlisi utanma duygusu yani yüz kızarmasıdır. Kitlelerin boyunduruk altına alınması için kapitalizme uşaklık eden sanatçıların yüzlerinin nasıl olup da kızarmadığı ise araştırmaya değer bir konudur.

“Kitlesel eğlence, kitle kültürü ve hatta yüksek kültür bile sadece pasif olarak ve dışsal nedenlerle -kişinin statüsünü göstermek için- yapıldığında zihin parazitidir. Karşılığında kişiye sağlam bir dayanıklılık sağlamadan sadece psişik enerjiyi emerler. Bizi öncesinden daha tükenmiş daha ümitsiz olarak bırakırlar. İnsan bunları kontrol etmediği sürece hem iş hem de boş zaman benzer biçimde hayal kırıklığına dönüşebilir. Birçok iş ve boş zaman aktivitesi -özellikle kitlesel medyanın pasif biçimde tüketildiği aktiviteler- bizi güçlü ve mutlu yapmak için tasarlanmamıştır. Amaç bir başkasına para kazandırmaktır. Bunu yapmalarına izin verirsek hayatlarımızı iliklerimizden çekebilir ve bizi boş bir kabuk gibi bırakabilirler.” (Mihaly Csikszentmihalyi, Akış)

Meryem ismi dünya üzerinde en fazla inananı bulunan iki dinin kutsal kabul ettiği bir isimdir. Annesi ve babası hangi düşüncelerle Meryem ismini koymuşlar acaba, çok merak ediyorum. Düşünülerek bulunmuş bir isim midir yoksa aile büyüklerinden birinin ismi midir? Annesi ve babası onu kucağına alınca neler hissetmiştir? Böylesine zorlu bir hayat süreceğini bilseler üzülürler miydi yoksa çok sıkıntı çekmiş olsa da kendi yaşamlarından daha iyi yaşadığını mı düşünürlerdi, bilemiyorum. Peki, kapitalist zihniyetin güdümlemesinin aksine tüketmeyen Meryem’in, anne babasının ve çocuklarının bu konumu nereye yerleştirilebilir? Ev veya araba alamadığı, gezip dolaşamadığı, yiyip içemediği kısacası tüketemediğine göre Meryem, kapitalizm için hem bir tehdit hem de önemsiz biridir. Böyle olduğu için de “modern” insanlar tarafından Meryem’in durumu hiçbir zaman umursanmaz. Sanatçılar eserlerinde yer vermez, siyasetçiler vaatlerde bulunmaz, televizyonlar haber yapmaz, reklamcıların hedef kitlesi değildir kısaca “ölüp gitmesi” beklenir.

Sonuç

“Çocuklarım beni yanlarına çağırıyorlar ama ben gitmiyorum. Çalışabildiğim kadar çalışacağım. Onların evine gidip onlara yük olmak istemiyorum.” (filmden)

“Meryem Ana” hikâyesini büyük bir ustalıkla anlatmayı başarıyor. Belki daha uzun olabilir, yaşlı kadının hikâyesinin çeşitli yönlerine değinebilirdi ancak buna gerek duymuyor. Örneğin benzer bir hikâyenin uzun hali diyebileceğimiz “Honeyland” (2019) filmini izlediğimizde Meryem Ana’nın başarısı daha da çarpıcı bir biçimde ortaya çıkıyor. “Honeyland” başarılı bir film olmasına karşın uzun sürenin “dayattığı” birçok gereksiz sahneye yer vermek zorunda kalıyor. Kendisi, yatalak annesi, köpeği ve arılarla terk edilmiş bir köyde yaşamaya çalışan Hatice’nin hikâyesi “Honeyland” filminde anlatılırken, savaş sonrası tek başlarına kalan Alma’nın ve kadınların hayata tutunma çabaları “Snijeg” (2008) filminde konu edilmiştir. “Meryem Ana” filmini de bu iki değerli filmin yanına yerleştirmek gerektiği düşüncesindeyim.

“Bu güzel yeşil ağaç ve çayırları görünce mutlu oluyorum. O ağaçların altında uzanıp dinleniyorum. Çok huzurlu oluyorum.” (filmden)

Hatice de, Meryem de, Alma da doğa ile iç içe yaşıyor. Peki, huzurlular mı? Üçü de huzurlu olduklarını söylüyor çünkü kapitalizmin dayattığı hiçbir şeyleri yok. Tüketimin doğallaştırıldığı günümüzde hasta, yaşlı ve ölüye yer yoktur. Bunlar kimseleri rahatsız etmeden hastanelere, huzur evlerine veya mezarlıklara kısaca toplum dışına atılır veya kapatılırlar. “Kapatma” deyince Foucault’yu hatırlamak ve hatırlatmak yerinde olacaktır. Meryem’in çocukken evlendirilmesi, oğlunun işportacı olması, kocasının hastaneye götürülürken ölmesi, kızının ona bakması ve bu yüzden evlenememesi vb. kendi suçu değil insanın açgözlülüğünü körükleyen kapitalizmin çanak tutmasının sonucudur. Bu asla unutulmamalıdır. Meryem’in içinde bulunduğu koşullar liberaller tarafından bir “seçim” olarak sunulmak istenmişse de, bu bir aldatmacadır çünkü ortada bir seçim yoktur.

Kapitalizm, mutluluğun “anlamın” kaynağı olduğunu ve mutlu olmak için de tüketmek gerektiğini iddia eder. Kapitalizmin, “gönüllü kulluklarının” sürmesini istediği kitleleri güçsüz düşürmek ve kendine bağımlı hale getirmek için kullandığı en önemli enstrüman olan kültür endüstrisi, kitleler için “Diderot’un Sabahlığı” işlevini görür. Özgürlüklerini yitirdiklerini fark etmemesi istenen kitleler, evlilik, ses, kıyafet ve yetenek yarışmalarına, eğlence, yemek ve gezi programlarına, yozlaşmış dizilere, ucuz dergilere, romanlara ve filmlere hatta “futbola” bağımlı hale getirilerek uyuşturulur. Bunların da yeterli gelmediği durumlarda cehalet ve hurafenin yayılması sağlanır. Böylece kitleler “egemenlerin ahlakını” benimseyerek, onlardan gelen her şeyi lütuf olarak görmeye başlar ve kendisine verilenin aslında kendinden çalınanların küçük bir kısmı olduğunu unutur. Kültür endüstrisi, sürekli tekrarladığı tek tip bir yaşam biçimini öne çıkararak başka türlüsü olabileceğini düşünmenin yollarını tıkar ve mevcut düzenin biricik olduğunu ilan eder.

“İyi bir insan olsun, ne bileyim dövmesin, sövmesin yeter. O yüzden verdiler beni zaten. Hani içkisi kumarı olmasın. Eşimin ne içkisi var, ne kumarı var, ne kötü yönleri var.” (Diyarbakır’dan Sümeyre) (1)

15 yaşında bir çocuğa bunları düşündürecek kadar kötü bir zihniyeti anlatacak kelime bulamıyorum. Suriyeli Publilius’un “Mum yakmayanlar, ışığı söndürenler kadar suçludur” sözlerini dikkate aldığımızda sinemamızda çocukların erken yaşta esarete sürüklenmesi konusunu işleyen nitelikli filmlerin olmaması acıklıdır. Kendi yaşadığı “hayat tarzını” dünyanın merkezine koyan, annelerinden başka kimselerin sevmediği, annelerinden başka kimselerin değer vermediği ve annelerinden başka kimselerin güvenmediği sözde “sanatçılar” her yanı ele geçirmiş durumda. Kendini Batılı zanneden ancak bu topraklarda doğduğunu fark edince büyük travmalar ve pişmanlıklar içerisinde ömür tüketen, bu yüzden kendilerini “kaybeden” olarak nitelemekten utanmayan ve geçmişine düşman bu arsızlar güruhu döneminde gencecik bir yönetmenin Meryem Ana’nın hikâyesine kulak vermesinin ve bizlere ulaştırmasının her türlü övgüye layık olduğunu söylemeliyim. Bahtı açık olsun…

Öteki Sinema için yazan: Salim Olcay

SEVDİYSEN PAYLAŞ BAŞKALARI DA OKUSUN
Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir