Mürüvvet mi Derman mı?

“Bir şehir, bir sokak, bir ev var,
ahşap bir ev, uzak mı uzak.
Yağdı, bütün gece yağdı kar
yıldızlarla aydınlanarak.” (Nazım Hikmet)

Seyrettiğimi düşündüğüm ancak çok kısa bir an dışında hiçbir şey hatırlamadığım Şerif Gören filmi Derman’ı (1983) birkaç gün önce izledim. Gerek eşimin ısrarının gerekse zamansız yitirdiğimiz Tirebolulu hemşerim Yaman Okay’ın filmin oyuncuları arasında olduğunu zannetmem, filmi izlemeye karar vermemde etkili oldu. Zorlu doğa koşullarını, insanın kıstırılmışlığını ve çaresizliğini başarıyla anlatan ancak eğer sansüre takılmamışsa, asıl derdi olan aydınlanma, çağdaşlaşma ve ilerici-gerici çatışmasını aynı cesaretle perdeye aktarmakta zorlanan ve Şerif Gören’in Yılmaz Güney’e bir selamı olarak görülebilecek filmin, eksiklerine karşın Türk sinemasının kalburüstü yapımlarından olduğunu söylemeliyim.

Arapça nur kökünden türetilmiş olan münevver, aydınlatılmış, ışıklı, nurlu anlamlarına gelir. Münevver geçmişte entelektüel anlamında kullanılmış “dişil” bir kelimedir. Ne var ki günümüzde değerinin bilinmemesi ve yerini “eril” kökten türeyen aydın kelimesine bırakmış olması acı vericidir. İnsanca davranma, insanlık yapma anlamında kullanılan mürüvvet, kadın adı olarak kullanılıyor olsa da, Arapça erkek kökünden türetilmiştir. Aydın nedir, aydın kimdir, gerici aydın olur mu, ilerici aydın var mıdır vb. tartışmaları ülkemizde hiç bitmeden sürmesine karşın “kadınlar” bu tartışmanın dışında bırakılmıştır. Bütün modernleşme ve çağdaşlaşma iddialarına karşın münevver’in aydın’a dönüşümü, erkek egemen zihniyetin baskın çıkışının ve aydınlanma kavramının ataerkil yapının etkisi altında kaldığının ispatıdır. Bu kapsamda, köylere “derman” olmak ve insanca davranmak isteyen ebenin adının eril bir kökten türetilmiş “mürüvvet” ismiyle simgelenmesi, atalarımızdan bile geriye düştüğümüzün göstergesidir.

Batı’nın toplumsal gelişme şeması, feodaliteden burjuvaziye, ümmetten millete, köyden kente, tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişi öngörür. Bu sürecin sonunda, temelinde dinin yer aldığı feodal kültür yerine, laikliğin başat unsur olduğu ulusal kültürün ortaya çıkması beklenir. Başka medeniyetleri yok sayan ve kendisini evrensel ilan eden bu şema kusurlu olmasına karşın Batı’da işler böyle yürümüştür. Bu şemayı izlemeyi kendine hedef edinmiş ülkemizde ise feodal yapı çözülmesine karşın bir sonraki aşama olan sanayileşmeye geçilemediği için Batı’daki anlamda şehirleşme mümkün olmamıştır. Bu çözülmeyle birlikte köylerinden ayrılmalarına karşın ne işçi olabilmiş, ne köylü kalabilmiş, ne de burjuvazinin saflarına geçebilmiş insanlar lümpenleşerek şehirlerin çevresini saran geniş gecekondu mahallelerini oluşturmuşlardır. İzlenecek “şemanın” ilk aşaması gerçekleştirilmiş olsa da devamı getirilememiş, belki de gelmesi istenmemiştir. Batı’nın sömürge haline getirdiği ülkelerin, gelişmelerini engellediği bilinir ancak bu engelleme dışardan yapıldığında dikkati çekeceğinden, ilerleme adı altında içerden yapılması daha tehlikelidir.

Bu şemadaki “sanayileşme” sağlanamayınca, ülkemiz aydınları, gelişmenin ekonomik yönünü göz ardı ederek, gözlerinin önünde gerçekleşen bu olguyu bir kültür sorunu olarak ele almayı tercih etmişlerdir. Sanayileşme değil de sanayileşmiş Batı toplumlarının kültürlerini aktarmak gelişme zannedilmiş ancak bunun taklitçilik olacağı ve yabancılaşmaya yol açacağı fark edilmemiş, edilmişse de umursanmamıştır. Attila İlhan’ın deyişiyle “Mustafa Kemal döneminin, o çok kısa süren ulusal tarih, ulusal dil, ulusal sanat heyecanı bir yana bırakılırsa, Cumhuriyet’in “ilerleme” anlayışı üstyapısal bir kültür kopyacılığıdır ve İnönü’nün devr-i saltanatında, Yunan/Latin kültür tabanı önerilmiş ve kabul edilmiştir.”

“Âdem Ata, Şeytan’ın hilesine aldanıp, Cennet’teki yasak ağacın meyvesinden yiyince Cennet’ten kovulur. Kovulmadan önce üstündeki giysileri, başındaki tacı düşüp, çıplak kalır. Âdem Ata utanıp, avret yerlerini kapatmak için ağaçlardan yardım arar. Ancak hiçbir ağaç yapraklarından vermez. Sadece incir ağacı dayanamayıp dört beş tane yaprağını verir. Âdem Ata incir ağacının verdiği o yaprakları kapanıp Cennet’ten çıkar. Allah incir ağacına: “Sen neden benden habersiz ona yardım ettin? Sen benim gazabımdan korkmadın mı?” diye sorar. O zaman incir ağacı Allah’a: “Ben senin gazaplı olduğunu biliyorum. Fakat onunla birlikte merhametli olduğunu da biliyorum” der. Allah, incir ağacının cevabını makul bulup: “Ben senin günahını affediyorum ancak bundan sonra çiçek açmadan meyve vereceksin” der.” (Alimcan İnayet-Didar Annaberdiyev, 300 Türkmen Efsanesi)

İncirler, incir arısı olmadan türlerini devam ettiremez. Bu Türkmen hikâyesinde de görüleceği gibi incir ağacı çiçek açmaz. İncir, erkek ve dişi olmak üzere, farklı ağaçlarda yetişir. Yediğimiz incir “dişi” olan, yenilmeyen ve tozlaşmayı sağlayan incir ise “erkek” olandır. Çiçek açmayan incirin döllenmesi incir arısı vasıtasıyla sağlanır. İncirin döllenmesi için erkek incirler bir torba içerisinde dişi incir ağaçlarına asılır. Bu erkek incire “ilek” denir ve ilekten çıkan incir arısı, dölleme işlemini yapar. Her bir arı ancak tek bir dişi inciri döller ve akabinde ölür. Kendi haline bırakılmış bir incirin meyve vermesinin ne kadar zor hatta imkânsız olduğunu hatırlatmak isterim. Buradan hareketle diyebilirim ki, kaderine terk edilmiş Türk köylerinin durumu ile incir arasında özdeşlik kurabilmek mümkündür. Türk aydını ve sanatçısı –istisnaların kaideyi bozmayacağını unutmayalım- hiçbir zaman halkın acısını ve gelişmesini dert edinmemiş ve bir “ilek inciri” kadar bile faydalı olmamıştır. O Yunan/Latin kültürünü benimsemiş, Batı’dan gelen her şeyi koşulsuz kabullenmiş, Batılı doğmadığı için büyük acılara düşmüş ve bütün uğraşı Batı’nın gözüne girebilmek olmuştur. Geçtiğimiz günlerde izlediğim Article 15 (2019) isimli filmde duyduğum bir hikâyeyi anlatmanın tam sırası olduğunu söylemeliyim.

“Yüce Rama, Ayodhya’ya dönerken onu karşılamak için köylerde tüm ışıklar yakılmış. Ama bir köy karanlıkmış. Yüce Rama bunu fark etmiş. Arabasından inmiş ve köylülere sormuş: “Neden ışıklar yanmıyor? Neden karanlık?” Köylüler cevap vermiş: “Biz de ışıklarımızı yakmıştık. Birden fırtına çıktı ve tüm lambaları söndürdü. Burası karanlık olunca sarayınızın daha da parladığını gördük. O yüzden köyü karanlıkta bıraktık.” (Article 15)

Sarayın ışıklarının daha iyi görülmesi için koca bir köyün karanlıkta kalmaya razı olması insanın içini nasıl da acıtıyor, değil mi? Bu hikâyeyle birlikte, Atatürk’ün ölümünün ardından “muasır medeniyet” seviyesini “Batılaşma”ya indirgeyen ve yalnız kendilerinin Batılı olmaya layık olduklarını iddia eden sözde aydınları, elitleri ve hazineden geçinmelileri hatırladım. Bu ülkede doğmuş olmaktan dolayı utanan ve “kimsesizlerin kimsesi” Cumhuriyeti yozlaştırarak, ülkenin asıl sahibi oldukları iddiasındaki bu kesimin, yalnız kendilerinin “batılı” olduklarını gösterebilmeleri için aynı zamanda halkı aşağılamaları gerekiyordu. Böylece halk eğitimsiz, kaba ve cahil kaldıkça kendilerinin seçkinliği garanti altına alınmış olacaktı. Yani birileri karanlıkta kalmalıydı ki, birilerinin ışığı daha net gözüksün.

“Kültür endüstrisi bir ideoloji üretir. İdeoloji sayesinde bireylerde var olan eleştirel bilinç kısa sürede yerini uyuma bırakır.” (Theodor W. Adorno-Max Horkheimer, Aydınlanmanın Diyalektiği)

Kültür endüstrisi ürünleri sinemada, televizyonda, dergide vb. aynen tekrarladığı gündelik yaşamın sürdürülmesini kolaylaştırmakta ve başka türlü bir yaşam olabileceğini düşünmenin yollarını tıkamaktadır. Yaratıcılık için hiçbir alan bırakmayan ve mevcut düzenin “biricik” olduğunu söyleyerek sömürüyü gizlemek için hareket eden sermayenin hizmetindeki kültür endüstrisi türüne, dünyaya ve doğaya yabancılaşmış, ideallere göre değil “kurallara uyarak” yaşaması istenen ve bilinçlenmesinden korkulan kitleleri kontrol etmek için “gerici” bir dünya oluşturur. Gerek Mürüvvet’in “can sıkıntısını” geçirmek için okuduğu ve “hayatın anlamını” bulduğu dergiler, kitaplar, fotoromanlar gerekse radyo yayınlarının kültür endüstrisi ürünleri olduğu çok açıktır. Elektrikleri olmayan, yolları kapalı, aydınlatma için kullanıldıkları gazyağları bile kısıtlı bu ücra köylerde radyodan duyulan programlar aydının halkına yabancılaşmasının göstergesidir. Boğaziçi’ndeki yalılar, o yalılardan görülen mehtap, Macar resim sergileri, Batı’nın müzikleri vb. çağdaşlaşmayı kültür taklitçiliğine indirgeyen aydınların tutumuna güçlü bir eleştiri olarak görülmelidir.

Kitlelerin, kendisine sunulanları denetleme ve belirleme olanağının bulunmadığı, ticari maksatla seri olarak üretilen ve dağıtılan her şey kültür endüstrisi ürünüdür. Kürküne zarar vermeden tilki avlamanın en iyi yolu, üzerine kan sürülmüş bir bıçağın, ağzı yukarı gelecek şekilde sapının toprağa gömülmesiyle yapılır. Bir av yöntemi olarak bundan daha acımasız ve alçakça bir “yöntem” duymadığımı söylemeliyim. Özellikle kış aylarında sık kullanılan bu yöntemde, karnı aç ve bitkin hayvan, bıçağın üzerindeki kanı yalarken bir süre sonra dilinin kesildiğini ve yaladığı kanın kendi kanı olduğunu bilmeden iştahla bıçağın üzerindeki kanı yalamaya devam eder. Kan kaybından ölünce de zarar verilmeden “postu” çıkarılır. Kültür endüstrisi ürünleri de benzer bir amaca hizmet eder. Her insanda bulunan merak duygusunu kışkırtan, yozlaştıran, sömüren ve yabancılaştıran kültür endüstrisi ürünlerinin çekiciliğine kapılan kitleler, bıçağın keskin ağzını yalayan tilki misali, kendi sonlarını hazırlamakta olduklarının farkına varmazlar bile.

Ağrı’nın bir köyüne atanan Mürüvvet’e sorulan ilk soru “Kura çekecek yer bulamadın mı” olur ve ardından eklenir “Bu dağlar hayırsızdır.” Kendisini devlet okuttuğu için devlete borçlu olduğunu, insanlara hizmet etmesi gerektiğini düşünen Mürüvvet hayalleri olan idealist bir ebedir. Ne var ki yağan kar yolları kapattığından görev yerine gidemez ve bir köyde mahsur kalır. Mürüvvet, radyosu, ucuz romanları ve moda dergileri ile can sıkıntısını atmaya çalışır. Köylülerin bu denli zor şartlara niçin katlandığını kavrayamayan Mürüvvet, onların yaşamak için çaba göstermelerini de anlayamaz. Tahsin’in karısına “canınız sıkılmıyor mu” diye sorması, bu düşüncesini açığa vurur. İnsanlara yardım etmek için yola çıkmış olmasına karşın onların belki de birer hayvan gibi amaçsızca yaşadıklarını düşünen, film boyunca köydeki çaresizliği yaşayan, zorlu doğa koşullarını gören, zaten az olan yiyeceklerini, içeceklerini, sevgilerini hiç tanımadıkları biri için seferber eden hatta ölüme bile giden kanaatkâr insanları tanıyan Mürüvvet’in dönüşümü de sağlanır. Yanında getirdiği ucuz romanların kültür endüstrisi ürünleri oldukları Mürüvvet’in onları sobaya atıp yakmasıyla simgelenir. Can sıkıntısı ve varoluş demişken Schopenhauer’dan küçük bir alıntı yaparak devam edelim.

“İnsan hayatı bir tür hata olmalı. İnsanın tatmini güç ihtiyaç ve zorunlulukların bir toplamı olduğu hatırlanırsa eğer, bunun doğruluğu yeterince açık hale gelir; kaldı ki, (ihtiyaçlarının) tamamı tatmin edildiğinde de, tüm elde ettiği, geriye ona can sıkıntısından başka bir şey bırakmayan, bir acısızlık halidir. İşte bu, varoluşun kendinde hiçbir değere sahip olmadığının doğrudan kanıtıdır; çünkü ‘can sıkıntısı’ dediğimiz şey, yaşamın boşluğuna (değersizliğine) dair bir histen başka nedir ki? Eğer varlığımızın en temel arzusu olan bu yaşam gerçekten müspet bir değere sahip olsaydı, ‘can sıkıntısı’ diye bir şey de hiç olmazdı: salt varoluş bizi kendisiyle tatmin eder ve başkaca hiçbir şey istemezdik.” (Arthur Schopenhauer, Parerga ile Paralipomena)

Niyazi Berkes, 1940 yılında Ankara’nın bazı köylerinde çok değerli bir araştırma yürütür. Bu köylerde elektrik olmadığı gibi suyun da olmadığı, kadınların kova kova su taşıdıkları hatta çoğu köylünün toprağının bile olmadığını görürüz. Köylülerin çocukların birkaç tanesinin nasıl olsa öleceğine adeta bir zaruret gibi baktıklarını ifade eden Niyazi Berkes “küçük çocuğun ölümünde bir sebep veya mesul aramak âdeti yoktur. Çocuğu Allah verdiği gibi onu geri de alabilir. Köyde kadınların, beş altı çocuklarının olması gerektiğine, nasıl olsa çoğunun öleceğine inandıklarını” yazar.

Orhan Türkdoğan’ın 1973 yılında Erzurum’da, şehir merkezine yakın köylerde yaptığı bir araştırmadan da söz etmek istiyorum. Şehir merkezine en yakın olan bu köylere henüz elektriklerin girmediği ve köylerin hayli yoksul olduğu görülüyor. Bana çarpıcı gelen, bu köylerde yaşayan yaklaşık 200 kişiye sorulan şehirde mi yoksa köyde mi yaşamak istersiniz sorusu olduğunu söylemeliyim. Köylülerin yarısı köyde kalmayı tercih ederken, diğer yarısı şehre gitmek istediğini söylemiş. Şehre gitmek isteyenlerin yaklaşık yüzde 40’ının, “niçin” sorusuna “rahatlık” yanıtı vermesini hayli üzücü bulduğumu söylemeliyim. Bu soruya yanıt verenlerin kaçının kadın olduğu belli değil, böyle bir ayrım yapılmamış. Ben çoğunluğun erkek olduğunu düşünüyorum. Köylerde, erkekler kadınlara göre daha rahat yaşarlar. Asla çamaşır yıkamayan, çocuğa bakmayan, yemek yapmayan vb. erkeğin daha fazla rahatlık uğruna şehre gitmek istemesini manidar bulduğumu ifade etmeliyim.

Üzerinden yıllar geçmesine karşın filmde işlenen imkânsızlık ve çaresizliğin günümüzde halen devam ediyor olması üzüntü verici değil mi? Yine de bunları yalnızca Doğu’ya özgü görmemek gerekiyor. Karadeniz köyleri de pek farklı değildir, Ege köyleri de. Birkaç yıl önce Çanakkale’de bir deprem olmuş, birkaç köy yerle bir olmuştu. Televizyonlara yansıyan görüntülere baktığımızda ülkemizin en batısındaki köylerin bile sefalet içinde olduğu açık bir şekilde görülüyordu. Anadolu’da ne varsa Selçuklular döneminde yapılmış, Osmanlı döneminde hep ihmal edilmiş, özellikle “büyük kaçgunluk” denilen Celali İsyanları’ndan sonra ise halk paramparça olmuştur. Cumhuriyet’in ilk yıllarında köye doğru adımlar atılmaya başlanmışsa da, Atatürk’ün ölümünün ardından, her şeyden vazgeçilmiştir. Köylüler o kadar üşümezken, şehirden gelen Mürüvvet’in çok üşümesi buna işaret eder. Mürüvvet bu çabayı gösterirken çıkarlarını korumak isteyen gerici güçler Sabri Ağa karakterinde temsil edilmiştir. Ebe ideal olanı temsil eder ancak ağa hayli karikatürize çizilmiştir. Böyle olmasında sansür etkisi yok ise, hayli kötü ve eksik işlendiğini düşünüyorum.

Bir doğuma çağrılan Mürüvvet’in elindeki şırınga, ilerici-gerici çatışmasını simgeler. Köyde, belki de ebe eliyle ilk doğum gerçekleşmiştir. Çocuğun adını deftere kaydeden ve yüzyıllardır ihmal edilmiş bu insanlar için faydalı bir iş yaptığını düşünen Mürüvvet köyde kalmaya karar verir. Elbirliğiyle ona bir ev hazırlayan köylülerin “hastayım derdime derman ararım” türküsünü söylemeleri çaresizliklerine göndermedir. Bütün iyi niyetli davranışlarına karşın, Münevver’in çocuklarla birlikte yaptıkları kardan adam, put olarak görülür ve ihtiyarlar tarafından yıkılır. Bu sahne, insanların içinde yaşadığı cehaleti ancak bunu ortadan kaldırmak için hiçbir çaba gösterilmediğini gösterir. Hasan Rıza Soyak, henüz Atatürk’ün sağlığında bile inkılâpları yurdun her bucağına yaymak ödevini yerine getirmesi gereken aydınların ve inkılâpçı gençlerin üstüne düşeni yapmadığını şu sözlerle dile getirmiştir.

“Atatürk, bir yurt gezisinde çevresindekilere yaptıklarının hangilerini beğenmediklerini sormuş ve “Sizden ciddi ve samimi tenkit bekliyorum” demişti. Herkes, tereddüt içinde susarken, Asım Kültür isminde bir genç “Başardığınız inkılâplardan bazıları hâlâ, yüksek dağların tepelerinden esip vadilere inemeyen büyük rüzgârlara benziyor. Ben çok yakın bir geçmişte bir şoföre rastladım; şeyh olduğunu söyleyen bir yobazın kerametine inanmıştı. Onu gitmek istediği yere bedava götürmüştü. Görülüyor ki içimizde hâlâ bu tür şeylere inanan cahiller var. Hâlbuki biz inkılâplarımızın fikir tohumlarını bir bereket rahmeti gibi, yurdun her bucağına yağdırabilseydik, şeyhin kerameti, softanın nefesi, bu memlekette, tesirini ve itibarını, çoktan kaybederdi. Bugün kendisini istediği yere bedava götürecek gafiller bulabiliyorsa, o yobaz yarın bu gibileri peşinden sürükleyebilir” der. Bu hadiseden birkaç gün sonra Balıkesir halkevinde etrafını saran gençlere sorar. “Köylere gidiyor, köylülerle temas ediyor musunuz? Onlara inkılâpların manasını anlatmaya çalışıyor musunuz?” Bir genç kekeleyerek cevap verdi: “Gitmek, temas etmek istiyoruz ama gidemiyoruz, çünkü tahsisatımız yok.” Arkadaşları ile beraber devrimleri yurtta kökleştirmekle ödevli bulunan gencin bu cevabı, Atatürk’ün canını sıkmıştı. “Ne demek?” dedi. “Yobazın tahsisatı mı var?” (Hasan Rıza Soyak, Atatürk’ten Hatıralar)

Şehmuz, karların içinde yalnız başına koşturan bir atın yıllardır ölen sahibini aradığını söyler ve bu konudan hareketle Mürüvvet’e “sahibi olup olmadığını” sorar. Kadın soruyu anlamaz. Şehmuz bu kez, daha açık bir şekilde “evli olup olmadığını” sorar. Evli olmadığını öğrenince, bu defa sevgilisi olup olmadığını sorar. Kadının “bir doktor arkadaşım var” sözleri, Şehmuz’un hayallerini yıkar. Başını eğer, uzaklara bakar ve bir şey demeden kalkar gider. Ayıdan kurttan korkmayan Şehmuz’un “Eskiden korkmazdım ama seni gördüğüm günden beri korkarım. Ölümden korkarım; ölürsem seni bir daha göremem diye korkarım” sözleri âşık olduğunu gösterir. Ne var ki, Münevver’in kendisine “sevda” duymayacağını anlayan Şehmuz’un “seni kendime has bacı seçtim” sözü gerçek yiğitliği ortaya koyar. Yeri gelmişken, Allah insanı yaratırken, onun çamuruna “aşk” katmamış olsaydı, Âdem bu uğurda, cenneti bir elma tanesine feda etmezdi diyen Aziz Mahmud Hüdai’nin mısralarını hatırlayalım.

Tıynet-i âdemde evvel konmasa sevda-yi aşk
Cenneti bir daneye satmazdı ol dana-yi aşk (Aziz Mahmud Hüdai)

Her iki erkeğin de Mürüvvet’e âşık olması ve Mürüvvet’in tokalaşmak için uzattığı eli havada bırakan Tahsin’in bir süre sonra aşkını ilan etmesi acıklıdır. Tahsin’in, doğumu yaklaşan karısına “güzel kokuyorsun” demesi aslında Mürüvvet’e duyduğu arzuyu gösterir. Karısının, “benden güzel mi?” diye sormasından bunu anladığı ancak ses çıkaramadığı tahmin edilebilir. Bir sonraki sahnede Mürüvvet, eli kesilen adama müdahale ederken ömründe ilk kez “şehirli” bir kadınla bu denli yakınlaşan adam, acısını bile hissetmez. Tahsin, ele ele olduklarını anlayınca odadan kaçarken, elinde tezek dolu leğenle karısı içeri girer. Bu sahnenin, filmdeki en çarpıcı sahnelerden birisi olduğunu söylemeliyim.

Erkek egemen zihniyet, kadını bir çocuk makinesi ve tatmin nesnesi olarak görür. Kadın, erkek doğurdukça ve erkeği mutlu ettikçe değerlidir. Filmde de, doğan bebeğin erkek olması bunu doğrular. Kendi kadınlarına benzemeyen başka bir kadının ulaşılamaz oluşu, eğitimi, kendi ayakları üzerinde durması, temizliği, kokusu vb. bu erkeklere çekici gelmiştir, diyebiliriz. Oysa evi çekip çeviren, çocukları büyüten, hayvanlara bakan, yemeği yapan, bulaşığı yıkayan ve erkeğin canı çektikçe yatmak zorunda olan zavallı kadının elinde tezek leğeniyle gelmesi hayli üzücüdür. Kadının perdenin aralığından dışarı bakıp “kar durdu, artık gidersin” sözleri içinde hem bir umudu hem de acıyı barındırır. Şehirli kadınla baş edemeyeceğini bilen kadının tek umudu onun köyden gitmesidir. Karısına belki bir tanecik çiçek koparıp getirmemişken, aşkını ispatlamak uğruna Mürüvvet’e gazyağı getirmek için tipiyi göze alıp yola çıkan Tahsin’in bu tutumu ikiyüzlüdür. Bu noktada, roman yazsa muhteşem bir yazar olacağından hiç kuşku duyulamayacak Karl Marks’ın karısına yazdığı şu mektup Tahsin’in ikiyüzlü tutumuna bir yanıt olarak okunmalıdır.

“Dünyada çok kadın var, kimileri de çok güzel ama ben, her bir hattı hatta her bir kırışığı bana hayatımın en büyük ve en tatlı anılarını hatırlatan bir yüzü daha nerede bulabilirim.” (Karl Marks)

Şehmuz Mürvet’e armağan etmek için bir yaban keçisi vurmuştur. Cana can denilerek her doğumdan sonra kendisine canlı hayvan hediye edilmişken, Şehmuz’un hediyesinin ölü bir hayvan olması Kabil ile Habil’in kurban hikâyesine indirgenebilir belki de. Kabil ile Habil hikâyesinde de, iki kardeşin sunduğu kurbanlardan biri tarım, diğeri ise tarım toplumu öncesi yani avcı-toplayıcı toplumu simgeler. Batı toplumlarına özgü şema üzerinden değerlendirirsek köylülerin tarım, Mürüvvet’in tarım sonrası, Şehmuz’un ise tarım toplumu öncesini simgelediği söylenebilir. Onun hediyesinin ölü olması avcı-toplayıcı toplum yapısına uygundur. Bu göndermelerle köylerin hayli uzun zamandır ihmal edildiği ortaya çıkar.

Karısı ve çocuklarını bırakıp “sevdalandığı” kadın uğruna gaz almaya giden ve ölen Tahsin’in ikiyüzlülüğü, köylünün kıstırılmışlığı ve çaresizliği, aydınların ve yöneticilerin ihmali, kültür endüstrisi ürünlerinin her yanı sarması karşısında Mürüvvet neye derman olmuştur acaba? Belki de hiçbir şeye derman olamadığını göstermek için filme bu isim konmuştur, bilemeyiz. Mürüvvet, yazımın başlığında da dediğim gibi kimselere derman olamayan bir çabadır aslında. Niyazi Berkes’in araştırmasının üzerinden kırk yıl geçmiş, Derman filmi çekilmiştir. Peki, ne değişmiştir? Derman filminin üzerinden kırk yıl geçmiştir. Peki, ne değişmiştir? O günleri görür müyüm bilemiyorum ama kırk yıl daha geçecektir. Peki, ne değişecektir?

Öteki Sinema için yazan: Salim Olcay

Yazar hakkında: Salim Olcay

1979 yılında İzmir'de doğdu. Yeşilçam etkisiyle başladığı sinema yolculuğunda bir ara Hollywood etkisine girmişse de, çabuk kurtuldu. Sanat toplum içindir diye düşünür ve yeni nesil Türk yönetmenlerini gönülden destekler.

Bak bunu da seversin...

Osman Cavcı Yazıyor: Sen Çok Yaşa Cüneyt Arkın

Cüneyt Arkın, Yeşilçam sinemasında efsanedir. Gerek filmleri gerek kendi hakkında anlatılanlar, ne kadar gerçek bilmiyorum. Bir fenomendir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir