Pharos of Chaos / Kaosun Fenerleri (1983)

“Benden daha yaşlı görünüyorlar. Oysa daha 47 yaşındalar. Çoktan ölmüşler!
Onlar aslında ne zaman öldüler biliyor musun? Üniversiteden mezun olup Xerox veya IBM gibi bir şirkete ‘Sizin için çalışmak istiyorum.’ dedikleri gün öldüler. Daha 22 yaşındayken öldüler.”
Sterling Hayden (1982)

Hayatın fani olduğunu tam olarak kavradığım ân sinema alanındaki çalışmalarımı bir hayli daralttım, 10-15 yıl oldu; çünkü kum saati akmakta ve zaman daralmakta… Durum şu ki her filmi seyredemeyiz, teknik olarak mümkün değil. Kısa filmler, belgeseller, diziler, anime ve mangalar gibi sevdiğim, ancak özel emek gerektirdiği aşikâr olan birçok alanda derinleşmeyi zamanla bırakmak durumunda kaldım ve uzun metraj kurmacalara odaklandım. Yetişemeyeceğimi anladım. Ama istisnalar yok değil; çok övülen bir yapım olursa, zevkine güvendiğim isimler önerirse ya da önemli (bulduğum) ödüllere uzanırsa falan izlemeye gayret ediyorum, aksi hâlde yoğunlaştığım konular uzun metraj kurmacalar. Bir istisna da sevdiğim/beğendiğim, benim açımdan “özel” olan isimlerle ilgili. Andrey Tarkovski, Sergio Leone, Metin Erksan, Marlon Brando, Kemal Sunal gibi 100-150 isimle ilgili ne varsa seyretmeye/okumaya/dinlemeye çalışıyorum, ömrüm ve sağlığım el verdiği ölçüde de buna devam edeceğim. Bu isimlerden biri de birçok sinemasever için hemen hemen hiçbir şey ifade etmeyen aktör Sterling Hayden…

Geçen gün film izleme platformu MUBI, Sterling Hayden hakkında iki belgesel yayınladı. Manfred Blank ile Wolf-Eckart Bühler’in çektiği Pharos of Chaos (Kaosun Fenerleri/Leuchtturm des Chaos, 1983) ve Wolf-Eckart Bühler’in çektiği (canlandırma tekniği kullanılan) The Shipwrecker (Gemi Kazası/Der Havarist, 1984). Hayden’ın Wanderer kitabını dikkatli bir şekilde okuduğum için Gemi Kazası belgeseli bana fazla bir şey ifade etmedi, daha önce bilmediğim bir şey öğrenmedim ama Kaosun Fenerleri beni darmaduman etti. Bu yazıyı yazmanın sebebi o. Kaosun Fenerleri’ni seyretmek benim için sevdiğim bir insanın kollarımda ölmesi gibiydi. Çok üzüldüm, çok sarsıldım. Ama niye?

Sterling Hayden sadece bir aktör değil; nevi şahsına münhasır bir yazar, bir asker, bir denizci, bir gezgin ve maalesef bir muhbir… Korkunç, utanç verici, kabul edilemez bir halt edip Komünist Parti’deki arkadaşlarını HUAC’a (Amerikan Karşıtı Eylemleri Soruşturma Komisyonu) gammazlamış ve ömrünün sonuna dek bununla yaşamaya mecbur kalmış biri. Ama nihayetinde bir insan… Benim adını ya da teknelerinin isimlerini şifrelerimde kullanacak kadar sevdiğim bir kişilik.

Önceleri Sterling Hayden’ı kovboy filmlerinden tanıyordum (Çocukluğumda TRT’de yayınlanan Mavi ve Gri/The Blue and the Gray dizisinde oynamış ama diziyi çok sevmeme rağmen, onu hatırlamıyorum), meşhur filmlerini çok sonra seyredebildim. Herkes onu The Godfather’daki (Baba, 1972) New York Emniyet Müdürü tiplemesinden (Michael Corleone’nin yemekte boynundan ve alnında vurup öldürdüğü polis) ya da Dr. Strangelove’daki (1964) yerküreyi Üçüncü Dünya Savaşı’na sürükleyen psikopat general rolünden iyi hatırlar, hani şu düşmanlar içine bir şey koyuyor diye paranoya yapıp sadece yağmur suyu içen adam. John Huston’ın The Asphalt Jungle’ı (Elmas Hırsızları, 1950), Nicholas Ray’in Johnny Guitar’ı (1954), Stanley Kubrick’in The Killing’i (1956), Robert Altman’ın The Long Goodbye’ı (1973), Bernardo Bertolcucci’nin 1900’ü (1976) gibi çok ama çok önemli filmlerde oynamış bilindik bir aktör. Ayrıca fazla kişi bilmez ama The Star (1952), Crime Wave (1953), Suddenly (1954), Naked Alibi (1954), Crime of Passion (1956), Winter Kills (1979) ve The Outsider (1979) gibi sürpriz filmleri de vardır. Ama benim Sterling Hayden merakımı artıran şey, alkolik aktörler üzerine genişlettiğim bir çalışma oldu. Hayden, suçluluk psikolojisinin de etkisiyle, hayatında çok az aktörün zirvedeyken yaptığı bir şey yaptı ve yeterince para biriktirdikten sonra hemen her şeyi (astronomik gelir, şöhret vs.) geride bırakıp ilk tutkusuna döndü: Denizlere.

Ve daha sonra oynadığı tüm filmleri kabul etme sebebi sadece ve sadece (insanın ruhunu sömürdüğüne inandığı) cemiyet hayatından uzakta kalıp, mümkünse bir teknede bir yaşam sürebilmek içindi. Çeşitli gemiler, yelkenliler ve mavnalar aldı, sayısız ülkenin denizlerinde, limanlarında, koylarında, kanallarında kâh yalnız kâh bazı aile üyeleriyle (oğlu, hanımı vs.) uzun süreler geçirdi. Ailesini maddi olarak ihmal etmedi belki ama görece münzevi bir yaşama geçti. Yazar kaptanlardan biri olarak anılmak istiyordu ve nihayetinde öyle de oldu. Biri otobiyografik, iki sağlam kitap yazdı, ikisi de hem ona para kazandırdı hem de itibar. Zamanla alkol ve haşhaş bağımlılığı arttı, kabul edilemez boyutlara ulaştı, geçmişteki gammazlığını da hesaba katarsak “saygın bir insan” olarak ölemediğini söyleyebiliriz ama saygın bir kaptan ve saygın bir yazar olarak öldü. Sanırım istediği de buydu.

blank

Kaosun Fenerleri’ni (Pharos of Chaos, 1983) benim için özel kılan şey, sadece satır aralarında keşfedip gözümde canlandırdığım bir bireysel yıkım sürecini kayda geçirmiş olması. Burada sadece aktörün patetik bir hâl alan alkolizmini ve (bazı ülkelerde tutuklanmasına bile yol açan) haşhaş bağımlılığı kastetmiyorum, bütün bunlara giden yolun taşlarını döşeyen o büyük acıyı, o derin pişmanlığı da kayıt altına almış bu belgesel. Sterling Hayden birinci elden bunu size geçiriyor ama bir aktör gibi değil, sadece bu güzel gökyüzü altında sadece birkaç yılı kaldığının farkında olan bir insan olarak. Açıkçası ben Sterling Hayden hakkında ne bulduysam okumuş biriyim, onun bu utanç vesikasını bir kol saati gibi her daim görülecek bir yerinde taşıdığını iyi biliyorum. Mitchell Zukoff’un Robert Altman: The Oral Biography adlı kitabında Mark Rydell, Açık Bir Kitap (An Open Book) adlı hatıratında John Huston bu pişmanlığı gözlemlediklerini gayet güzel özetlerler, Hayden hakkında yazacağım bir başka yazıda detaylarıyla anlatacağım. Kaosun Fenerleri (Pharos of Chaos) adlı belgeselde Hayden’ın yaşadığı bu derin acıyı, bu pişmanlığı birinci ağızdan dinlerken boğazımız düğümleniyor. Kendisi de “Kim korkunç bir hata yapmış olursa olsun, ölene dek bununla yaşamak zorundadır” diyor. John Huston’ın ona (soruşturma komitesi önünde bülbül gibi şakıdığı için) Shirley Temple’dan mülhem “Shirley” adını taktığını söylüyor “ben bunu fazlasıyla hak ettim” der gibi tonlayarak. Acı acı gülüyor bunu söylerken.

Belgeselde Hayden’ın kapitalizm-karşıtı olma fikrinin bir nüve olarak zihnine ilk kez ne zaman düştüğünü öğreniyoruz. Balıkçı tayfası olarak çalışırken karda kışta balıkları tutup zar zor limana dönebildikleri bir gün, halde sabah 2 sente satabildikleri bir balığı aynı gün annesinin 11 sente aldığını fark etmesiyle (Karl Marx’ın “artı değer” şeklinde ifade ettiği kavramı kastediyor) başlamış ustanın fikirsel dönüşümü. İkinci Dünya Savaşı sırasında ordudayken İtalya’dan aldıkları silah ve mühimmatı, teknelerle Nazi Almanyası kontrolü altındaki Yugoslav bölgesindeki Josip Tito yanlısı milislere taşıdıklarında sadece 42 dolarmış maaşı. Faşizm düşmanlığı ve savaş karşıtlığı böyle başlamış. Yakın arkadaşı ve mentoru Warwick M. Tompkins’in de yönlendirmesiyle ideolojik araştırmalara girişmiş ve bir süre sonra Komünist Parti’ye üye olmuş (o zamanlar henüz parti yasaklı değil, partiye üye olmak da anayasal hak). Sonra soruşturma sırasında sattığı isimler arasında Tompkins de yer alacaktır. Hayden hayatı boyunca kapitalizm karşıtı biri oldu. İlginç bir şekilde, hiç yatırım yapmadı, hak edilmemiş (kazanılmamış) gelire inanmıyordu. Rant (faiz, gelir getiren mülk vs.) karşıtıydı. Bu basit bir romantizm değildi, bütün bir ömre yayılmış kararlı bir düşünceydi. Hep öyle yaşadı ve öyle öldü.

1983 yılında gösterime giren Kaosun Fenerleri (Pharos of Chaos), Sterling Hayden’ı eğrisiyle doğrusuyla yakından tanımak için birebir. Onu bol madalyalı bir vatansever asker olarak, başarılı bir yazar olarak değil, tüm zaaflarıyla bir insan olarak tanımak için ibretlik. Bildiğim kadarıyla Sterling Hayden bu belgesel çekildikten sonra sadece tek bir TV programına (Johnny Carson’ın The Tonight Show’una) katıldı, bir de bir belgesele görüş verdi. Okuduğum kadarıyla radyo programlarına katılmış, röportaj da vermiş ama fiziksel olarak göründüğü yapımlardan biri Kaosun Fenerleri. 1982 yılından sonra yayınlanan başka filmi ya da dizisi yok. Son yıllarını bu belgeselde şahit olacağınız gibi yaşadı ve 1986 yılında 70 yaşındayken prostat kanserinden hayatını kaybetti. Tek söyleyebileceğim, iyi ki Kaosun Fenerleri çekilmiş, Manfred Blank ve Wolf-Eckart Bühler’e minnettarız.

Yazıyı Ölü Ozanlar Derneği (Dead Poets Society, 1989) filmi sayesinde belleklere kazınan bir Whitman şiiriyle bitirelim. Hayden arkadaşı Warwick M. Tompkins’e ithaf ettiği Wanderer kitabında 1959’daki yolculuğunda yanına aldığı yaklaşık 500 kitaplık koleksiyonunun içinde Whitman’ların da olduğunu yazar, hem de Marx’ların yanı başında. Eminim, kaptan da bu yazıya böyle veda etmemi isterdi.

Ey Kaptan! canım Kaptanım! korkulu yolculuğumuz sona erdi
Bütün tehlikeleri atlattı gemi, kavuştuk isteğimize kavuştuk,
Liman şuracıkta, bak, çan sesleri geliyor, sevinç içinde halkımız,
Gözler dümdüz ilerleyen teknemizde, teknemiz gururlu, korkusuz;

Ama ey yürek! yürek! yürek!
Ey kanayan kırmızı damlalar,
Orada, güvertede Kaptanım yatıyor,
Buz gibi olmuş, ölmüş.

Walt Whitman (O Captain! My Captain!)

Öteki Sinema için yazan: Ertan Tunç

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir