Av Vahşeti ve Türcülüğün Esasları: Safari (2016)

Filmi izlememi sağlayan Özgür Ilgın’a teşekkürlerimle…

Bir süre önce Avusturyalı dâhi yönetmen Ulrich Seidl’in “Leopard Lodge” isimli bir “av” sahasında yaşananları gösteren “Safari” isimli filmini izledim. “Avlanmak” için Namibya’ya giden Avrupalıların hayvanlara uyguladığı vahşeti tüm çıplaklığıyla gözler önüne seren bu çarpıcı filmi izlemenin hayli zor olduğunu şimdiden söylemeliyim. Filmin nerdeyse her karesinde, son teknoloji ürünü silahlarla Afrika’ya gelen Avrupalıların nyala, blesbok, impala, eland, zebra, zürafa, geyik gibi hayvanlara yaptıklarıyla, geçmişte “insanlara” yaptıkları arasında özdeşlik kurulur. Örneğin Alman generali Lothar von Trotha’nın kadınlar ve çocuklar dâhil tüm Herero kabilesine karşı bir “katliam emri” yayımlaması ve 20 bin insanın Omaheke çölünde ölüme sürülmesiyle, günümüzde Afrika’nın  “hayvanlarına” yapılanlar arasında pek fark olmadığı filmin temel tezidir.

Afrika’ya medeniyet götürmek hatta Afrikalıları Afrikalılardan kurtarmak “misyonuyla” harekete geçerek elmas ve altın madenlerine sahip olma arzularını gizlemeyi başaran eski kuşak “avcılarla”, hayvanların yaşamlarını daha iyi sürdürmelerine yardımcı olduklarını iddia eden yeni kuşak “avcıların” kendi zevkleri için hareket ettiklerini gizlemeleri arasındaki benzerlik şaşırtıcıdır. “Avlanma kontrollü bir ortamda gerçekleşiyorsa meşru ve sürdürülebilirdir.  Avcılık hayvanları rastgele, gelişigüzel şekilde vurmak değildir. Aslında yaşlıların ve hastaların ortadan kaldırılması onlar için bir kurtuluştur” sözleri kuşaklar arasındaki sömürgeci zihniyetin hiç değişmediğini gözler önüne sermeye yetiyor. Bir devlet kurmayı başarmış olsalar da, nitelikli bürokratlar, bakanlar veya liderler çıkaramadıkları ve Afrikalıların kendi kendilerini yönetemeyecekleri bir “avcı” tarafından dile getirilir.

Oysa Nijerya’daki Covenant Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Evans Osabuohien Afrika’daki yolsuzluğun sömürgecilikle geldiğini ve yolsuzluğu kaldırmanın artık imkânsız olduğunu söylüyor. Kültürlerinde yolsuzluk olmadığını söyleyen Osabuohien’in “Nijerya’daki yolsuzluk sömürgecilikten geldi. Sömürgecilikten önce hırsızlık yapılmazdı. Ne yazık ki sömürgeciliğin gelişiyle insanlar artık çalmayı ve yolsuzluk yapmayı öğrendi” demesi Avrupalıların hem suçlu hem de güçlü olduklarını ortaya koymaya yetiyor.

“Afrika yüzyıllar boyunca en ürkek türden araştırmalara dahi direndi. Aydınlanma Çağı gelip çattı ama hiçbir Avrupalı şu en basit soruyu cevaplayamadı: İçerde engin hazineler mi saklıydı yoksa Afrika dünyanın en çorak kıtası mıydı? Afrika, Orta Çağ boyunca altın yaldızla kaplı diyar, El Dorado olagelmişti. Ve yalnızca hayali bağlamda altın kaplı değildi. Avrupa’nın büyük Avrupa kentleri -özellikle de Cenova ile Venedik- sahip olduklarının birçoğunu Afrika’nın zenginliğine borçluydu. Geç Orta Çağ’da dünyadaki altın tedarikinin üçte ikisi Batı Afrika’dan geliyordu.” (Thomas Pakenham, Afrika’nın Paylaşımı)

Film, “avlanmak” için Afrika’ya gelmiş olan yaşlı bir karı-kocanın “avlanacak” hayvanların “bedelini” konuştukları bir sahne ile başlar. Biri bir broşürden hayvanın adını okurken diğeri onun “fiyatını” söyler. Bu karı-koca, paraları ve silahları olduğu için canlarının istediği her şeyi yapabileceklerini düşünen Batı zihniyetinin tipik temsilcisi olarak görülebilir. Yalnızca bu yaşlı çiftin değil üç kuşaktan kadın ve erkeklerin Afrika’nın hayvanlarını doğal ortamlarında nasıl öldürdüklerini anlatan filmin, yönetmenin “Paradies: Liebe” (2012) filmi ile büyük benzerlik gösterdiğini söylemeliyim. Ülkelerinde kendileri ile “sevişecek” erkek bulamayan kadınların, “genç” erkek satın almak için Kenya’ya gitmelerini ve yağmacı “beyazların” elinden bir türlü kurtulamayan zavallı Afrika’nın sömürüsünün bitmediğini gösteren bu muazzam film “Safari”nin habercisi sayılır. “Paradies: Liebe” filmi “seks turizminin”, “Safari” filmi ise “av turizminin” karanlık yönünü ortaya koymuştur. Her iki filmde de, kendi zevklerini tatmin etmek için Afrika’yı sömürenleri perdeye yansıtan yönetmen, bu zihniyetin temsilcilerinin yapıp ettiklerinden dolayı utanmadıklarını da belgelemiş oluyor.

blank

Birkaç yıl önce Alman ARD televizyonunda Berlin’in antropolojik koleksiyonunda eski Alman sömürgelerinden getirilen binlerce kafatası bulunduğuna yönelik bir haber yayımlanmıştı. Bu kafatasları, Alman askerleri tarafından infaz edilip uzuvları “bilimsel” incelemeler için Berlin’e gönderilen yerlilere aitmiş. Habere göre, Afrika araştırmacılarından Richard Kandt, Ruanda’da “Kwa” kabilesinden bir pigmeye rastlamış ve öldürülmesini emretmiş. Öldürülen pigmenin eti kemiklerinden ayrılarak kafatası Berlin’e gönderilmiş. Kandt, bu araştırmalarıyla Avrupalıların Afrika’da yaşayan ırklardan üstün olduğunu kanıtlamaya çalışıyormuş. Kandt ve yandaşları “bilim” aşkına ne fedakârlıklara katlanmışlar değil mi?

Eski Yunan döneminde Spartalılar, hasta ve sakat çocukları öldürmüşler ve bununla gurur duymuşlardır. Yakın dönem filmlerinden “300” (2006) isimli filmde hasta, zayıf ve sakat bebeklerin ölüme terk edilmeleri öylesine ustalıklı bir şekilde işlenmiştir ki, öjeni fikrinin kötü bir şey olduğu seyircinin aklına gelmez. Öjeni, Charles Darwin’in kuzeni olan ve “idam mahkûmlarını asmak için gerekli olan ipin kalınlığının ve uzunluğunun tam ölçüsünü bularak” tarihe geçen Francis Galton tarafından 1883 yılında “bilimsel” literatüre sokulmuştur. Marks’a göre burjuvazinin sözde bilimi, insanların kapitalist sömürülmesini eleştirmeye değil, el üstünde tutmaya yöneliktir ve bu sözde bilimin “ideologları” da sermayenin dalkavuklarıdır. Öjeni fikrini bilimsel olarak görenler için söyleyecek söz bulamıyorum. “Safari” filminde de, bir karakterin “zayıf ve hasta olanları avlıyor ve böylece onların daha sağlıklı nesillere kavuşmasını sağlıyoruz” sözleri sömürünün yanı sıra Batı düşüncesinin Platon’dan beri aklından çıkaramadığı “üstün ırk” yaratma hevesinin zihinlerden hala çıkmamasıyla izah edilebilir. Binlerce yıl boyunca kendi başlarına hayatta kalmayı ve nesillerini sürdürmeyi başarmış hayvanları yetersiz bulan bu “asalak” karakterlerin iddia ettikleri şey yani öjeni insanlara uygulanacak olsa belki de kendileri ilk “paketlenecekler” arasında yer alacak olmalarına karşın Avrupalı kibri baskın çıkmaktadır.

Gerek hayvanların öldürüldüğü sahneler gerekse ülkelerine gelen yabancıların bu hayvanları öldürmesine yardım eden ve onların ayak işlerini gören Afrikalıların çaresizliği acı vericidir. Öldürülmüş hayvan başlarının bulunduğu duvarı birçok kez gösteren hatta “avcıları” bu duvarın önünde konuşturan film, bir süre sonra “yaşayan” Afrikalıları da hayvan başlarının sergilendiği bu duvarın önünde yerleştirerek hayvanların ve insanların sömürüsünün ortaklığını vurgular. Böylece köleler ile hayvanların aynı değerde görüldükleri vurgulanır. Silah gücüyle köleleştirilerek Amerika’ya taşınan yaklaşık 10 milyon Afrikalının İç Savaş’ın nedeni olmakla suçlanmaları bu bakışın ürünüdür. “The Birth of a Nation” (1915) isimli filminde bu hastalıklı bakışı savunan D.W. Griffith’e göre Tanrı’nın kölelik yapması için yarattığı “zenci” kutsal topraklara gelmekle iki kardeşin arasını açmıştır.

blank

Afrika’nın insanları ile hayvanların durumunun aynı olduğunu iddia eden Safari filmine göre Avrupalılar, kendi inancı, zevki ve rahatı için Afrika’yı sömürmekten hiç vazgeçmemiştir. Sandalyeleri ve tabureleri olmadan arabadan bile inemeyen, hizmetçileri olmadan yürüyemeyen, tüfeklerini sabitleyecekleri üçayak olmadan ateş edemeyen kısaca kendilerine bile faydaları olmayan bu acınası insanların, zinde, çevik ve kimseye muhtaç olmadan yaşamlarını sürdüren hayvanlara fayda sağladıklarını iddia etmeleri acıklı bir ironidir. “Doğaya yük oluyoruz. Bunu anlamayan ve hayvanları korumalıyız diyenler bizi bir yere götürmez” diyen “avcıların” aslında kendilerinin doğaya yük oldukları ima edilir. Telsizler, dürbünler, tüfekler, mermiler ve rehberler eşliğinde, özel hazırlanmış kulübelerde uyuklayarak, bira içerek öldüreceklerini hayvanları bekleyen bu insanların birer asalak olarak resmedilmeleri yönetmenin bakış açısıyla hayli tutarlıdır.

Nazi yönetimi 1934 yılında “Hayvan Koruma Kanunu” isimli bir kanunu yürürlüğe sokmuştur. “Avcı adını taşımaya layık bir avcının görevi yalnızca avlanmak değil ama aynı zamanda da, daha sağlıklı, daha güçlü ve türler itibariyle daha çeşitlenmiş bir av alanının doğup korunması için, av hayvanlarını gözetmek ve iyileştirmektir” sözlerinin filmdeki “avcılar” tarafından olduğu gibi benimsenmesini hayli manidar bulduğumu söylemeliyim.

İnsanın kendisini hayvandan daha değerli görmesi ve ona hükmetme hakkının olduğunu düşünmesine kısaca türcülük denilmektedir. Türcülük, her yıl kazanç getirecek bir nesne olarak görülen milyarlarca hayvanın öldürülmesine ve öldürüleceği güne kadar kötü koşullar altında acılı bir yaşam sürmesine meşru bir zemin hazırlar. Yiyecek, giyecek, eğlence vb. olarak görülen hayvanların, insanlar olmazsa hayatta kalamayacaklarını söylemek, acı çekmediklerini hatta “avlanılmak” veya “kurban” edilmek için kendilerini feda edeceklerini ileri sürmek demek olan türcülük, ilk kez Richard Ryder tarafından 1970 yılında, üniversitelerdeki araştırma laboratuvarlarında hayvanlar üzerinde gerçekleştirilen deneylere karşı hazırlanmış olan bir bildiri metninde kullanılmıştır.

Türcülüğün anlamı, bir başka türün mensubu oldukları için başkalarına zarar vermektir. Bu sözcüğü, 1970’te, kısmen ırkçılık ve cinsiyetçilikle paralellik kurmak amacıyla ortaya attım. Bu ayrımcılık biçimlerinin hepsi, fiziksel görünüme dayalı oldukları için akıldışıdırlar. Bu yaklaşımlar, tüm ırklar, cinsiyetler ve türler arasındaki çok büyük bir benzerliği -fiziksel ya da ruhsal acı çekme yetimizi- görmezden gelirler. Bana göre acı (en geniş anlamıyla alındığında), kötü olan tek şeydir ve dolayısıyla bütün ahlakın temelini oluşturur. Neden haz ve mutluluk yerine acıyı ve diğer olumsuz duyguları vurguluyorum? Bunun bir nedeni, acının hazdan çok daha güçlü olduğunu düşünmemdir. Acı, tek ve biricik gerçek kötülüktür.” (Richard Ryder)

https://hayvanlarinaynasinda.wordpress.com/2016/11/29/turculuk/

Wittgenstein bireysel dil olamayacağını, insanın dilinin toplumun dili olduğunu ve bir kelimenin anlamının, onun dildeki kullanım biçiminden doğduğunu iddia eder. Ona göre, dili kullanmak, dil oyunları oynamaktır. Dil oyunları da aslında yaşam biçimleridir ve bir cümleyi anlamak bir dili anlamak, bir dili anlamaksa bir yaşam biçimini anlamak demektir. “Kelimelerin anlamı hayatın içindedir ve dolayısıyla bir kelimenin anlamı, onun kullanan kişinin yaşam biçiminde aranmalıdır” diyen Wittgenstein, bu iddiasını satranç oyunu üzerinden anlatır. Satrançta bir taşın değeri fiziksel özellikleriyle değil kurallar tarafından belirlenmiştir. İnsanlar, kelimeleri nasıl kullanacaklarını “yaşayarak” öğrenirler tıpkı satrançta taşların nasıl hareket ettiklerini, taşların şeklinden değil kurallardan öğrendikleri gibi. Kısaca, bir kelimenin değerinin, kullanılan harf, yazıldığı kâğıt veya kullanılan kalem ile değil “anlamıyla” ölçüldüğünü ve “safari” sözcüğünün dilimizdeki kullanımının, bakış açımızı gösterdiğini söyleyebiliriz.

“Dil, başka insanlar için de var olan ve ancak bu nedenle benim için de var olan pratik, gerçek bilinçtir; dil, tıpkı bilinç gibi ancak ihtiyaçtan, başka insanlarla ilişkinin gerekliliğinden doğar. Bilinç bu nedenle, ta en başından, toplumsal bir üründür ve insanlar var oldukça da toplumsal bir ürün olarak kalır.” (Karl Marks-Friedrich Engels, Alman İdeolojisi)

“Afrika’nın doğusunda toplu olarak yapılan vahşi hayvan avı, toplu ava çıkma” olarak kullanılan “safari” sözcüğünü gazetelerin bulmaca sayfalarından hatırlıyorum. Av ve avcılık sözcüklerinin de bir kenara bırakılarak bir insanın kendi zevki için savunmasız bir hayvanı öldürdüğü ve ortada bir ölüm olduğu gizlenerek, hoş çağrışımlar yapan safari sözcüğünün tercih edilmesi türcülük sonucudur. İnsan, alet yapan hayvan diye tanımlanır ve bu açıdan bakıldığında dil de bir alettir. İnsanın kendi icadı olan dili kullanarak kendisinin mükemmel ve üstün olduğunu gösterirken, hayvanı ise öteki uca yerleştirir. Böylece insan ve hayvan arasındaki iktidar ilişkilerinin inşa edilmesi ve sürdürülmesi dil üzerinden sağlanır.

blank

“Avcıların” kendi aralarındaki konuşmalarında hayvan yerine “parça”, öldürme yerine “paketleme”, “indirme”, “temizleme”, “zımbalama” veya “deşme” sözcüklerini kullanmaları hayvana bakışlarını ortaya koyuyor. “Bir eland geyiği filetosu on iki kilodur. Bu et cennetten gelir. Eti ilahidir. Öyle yumuşak. Tereyağı kadar yumuşak” diyen “avcıların” böylece türcü yaklaşımı kendi kelimeleriyle yeniden inşa ettikleri görülüyor. Yaptıkları “temiz atışlara” sevinen, “indirdikleri” her hayvan ölüsünün başında avcılık selamı vererek öpüşen, ellerinde tüfekleriyle, gülümseyerek çeşitli açılardan onlarca fotoğraf çektiren bu “avcılar” yaptıkları zulmün izlerinin gözükmemesi için hayvanın üzerindeki kanı silerler, üzerine toprak atarlar ve boynuzlarını parlatırlar.

“Bir “parça” çalılıklara doğru koşarsa sen takip eder ateş edersin, o da çalılığa saklanır.  Ateş ettiğin zaman hissedersin. Geri tepmesini gerçekten hissedebiliyorum. 200 metreden bir zürafayı vuramazsın. Zımbalarsın ama ilk iyi ateş zordur. Aslında onların çoğalmasına yardım ediyoruz,  hayatta kalsınlar ve üresinler diye.  Ben buna “öldürme”  demiyorum,  paketleme diyorum.  Kulağa daha hoş geliyor. Bana göre öldürme mezbahalarda yapılan şeydir.” (filmden)

Bir zürafanın can çekişe çekişe öldüğü, vurulan hayvanların mezbahaya götürülerek, baltayla, bıçakla, testereyle parçalandığı, derisinin yüzüldüğü, iç organlarının çıkartıldığı ve kafalarının vücutlarından koparıldığı saniye saniye gösterilir. Gerek bu anların gerekse tüfeğini sabitleyen ve ateş etmek için “uygun” zamanı kollayan “avcıların” atışını yaptığı sahnelerin izlemesi en zor bölümler olduğunu söylemeliyim. Hele bu atışların “isabetle” sonuçlanacağını ve bir hayvanın öldürüleceğini biliyor olmanın izlemeyi daha da güçleştirdiği ve yıpratıcı olduğu çok açık. Mezbahada her şey sona erip ortadaki kan temizlendikten sonra birkaç saat önce yaşayan, nefes alan, koşuşturan hayvanı hatırlatacak hiçbir şey kalmaz.

Türcü söylem Batı düşüncesinde büyük bir hâkimiyet kurmuştur. İnsanın “özel” olarak yaratıldığı bir dünyada geriye kalan her şeyin insanın hizmetinde olduğu fikrinden vazgeçmek hiç de kolay değildir ve bu söylemden beslenen çeşitli güç odakları vardır. Sevginin bir direniş alanı olabileceği korkusu sevgi duyulabilecek her şeyin yok edilmesini gerektirir. Empati duygusuna yabancılaştırılan insanın sevgi göstermesi olanaksız olacağından, türcülük sevgiden ve duygudan yoksun erkek egemen bir söylemi dayatır. İnsanı, hayvanı ve doğayı sevmeyen türcülük hayvanları çeşitli kategorilere ayırarak, hayvanlar arasındaki benzerlikleri yok eder. “Sirk hayvanı”, “deney hayvanı”, “sokak hayvanı”, “ev hayvanı”, “süs hayvanı” veya “av hayvanı” gibi kategoriler türcü söylem tarafından dayatılan sahte kategorilerdir. Türcü söylemin günümüzde evcil hayvan beslenmesini teşvik etmesinin tek sebebi, evinde bir kedi veya bir köpek beslemekle bütün sorumluluklardan kurtulabileceğini düşünen insanlar yetiştirmek içindir. Evinde hayvan beslemek tabii ki kötü bir şey değildir ancak günümüz insanının yalnızca “kendi” mülkiyetindeki hayvanı sevmesi ve diğerlerinin acısına dönüp bakmaması bu söylemin büyük başarısıdır.

“Avlanma eylemini cinsellik üzerinden kadınlarla bağdaştıran Kalof vd. (2004), avlanma söyleminin erkek egemenliği ve iktidarını sürdürdüğünü ifade etmektedir. Bir av dergisi olan Traditional Bowhunter’ı inceleyen araştırmacılar hem yazılı hem de görsel materyallerdeki cinselliği çağrıştıran kullanımları tespit etmişlerdir. Bulunan 128 örnek içerisinde hayvanın ölümünün doruk noktası/orgazma (climax) benzetildiği, hayvanların kimi kadınsı özelliklerle tarif edildiği, hayvanların izinin sürüldüğü anların kadın peşinde koşmaya benzetildiği güçlü cinsel imgelemler içerdiği gözlenmiştir. Hayvanlar ve avlanma eylemlerinin yanısıra avcılık ekipmanlarının da antropomorfik özellikler gösterdiği, ok fallik bir obje olarak betimlenirken yaya kadınsı özellikler atfedildiği görülmektedir. Dolayısıyla çalışma, hayvanlar, kadınlar ve silahlar arasında geçirgenliği yüksek cinsel sınırlar olduğunu ortaya koymaktadır.” (Sezen Ergin Zengin, Özneden Nesneye: Söylem Analizi Üzerinden Hayvanın Değişen Statüsü Hakkında bir İnceleme, Doktora Tezi)

Filmdeki karakterlerin “atıştan sonra, heyecan o kadar artıyor ki, vücudun sönüp gidiyor. Dizlerim ve ellerim titriyor. Tüfeğimi zor tutuyorum, o kadar. Çok heyecanlanıyorsun, korkunç bu. Gerilim ancak gidip parçayı bulduğun zaman kayboluyor.” demeleri hayvanlar, kadınlar ve silahlar arasındaki ilişkiyi ortaya koymaktadır. Silah hemen her zaman penis ile özdeşleştirilmiştir. Filmdeki kasın ve erkek “avcıların” dakikalarca tüfekler hakkında konuşmaları, erkeklerin güçlü silahlarıyla yani penisleriyle kadınları etkilemeye çalışması, kadınların da bu güce boyun eğmeleri olarak yorumlanabilir.

Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşımla, hayvan korkusunu sömüren ancak fiziksel olarak hiçbir hayvana zarar verilmeyen korku filmlerini mi yoksa hayvan sömürüsü yapmasa da onlarca hayvanın öldürüldüğü örneğin “Ben-Hur” (1959) filmini mi eleştirmeliyiz üzerine konuşmuştuk. Örneğin Gaspar Noe’nun yönettiği “Irréversible” (2002) filminde bir kadına yaklaşık on dakika boyunca tecavüz edildiğinin gösterilmesi gerek çekildiği dönemde gerekse daha sonra hep rahatsız edici bulunmuş ve sahnenin gerekliliğine yönelik tartışmalar bitmemiştir. Hayvanların insanlar eliyle maruz kaldığı vahşeti gözler önüne seren “Safari” filmini eleştirenler mutlaka olacaktır. Bu noktada, Adorno’nun “Hiçbir kötülük, kötülük olarak tarif edilmekle düzeltilememiştir” sözünden hareketle, filmin gösterdiklerinin hayli değerli olduğunu söylemeliyim.

Öteki Sinema için yazan: Salim Olcay

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir