2014 Yılının En Kötü 14 Filmi

Her daim iyilerin, alkışlananın, baş tacı olanın listesiyle karşınıza çıkacak değiliz ya efendim! Bu defa da yılın en berbat yapımları ve en büyük hayal kırıklıklarıyla karşınızdayız!

Malumunuz “en iyiler” listeleri kadar risklidir en kötüler seçkileri. Her şeyden önce, listeye kafalama girebilecek bir dolu nitelik fakiri yapımın cirit attığı bir yılı geride bıraktığımız düşünülecek olursa; onlarca filmin içerisinden tutup 14 tanesini çıkarabilmek neresinden bakılırsa bakılsın deliliktir, bela aramaktır, cana susamaktır. Kaldı ki pek çok “kötü filmin” izleyici dostu olduğu düşünüldüğünde, listeyi hazırlayanın hunharca katledilmesi, kaza kurşununa kurban gitmesi ya da meydan dayağı yemesi de her zaman ihtimal dahilindedir.

Meseleyi çok basit bir örnekle açıklayalım: Söz gelimi, her devam halkasıyla “en kötüler” listelerinin tepesini işgal eden Transformers şapşallığının son halkası olan Transformers: Age of Extinction, bizim şahsi listemizde yer almadı. Bunun yegâne sebebi filmdeki penis ve testis temalı esprilerin sayısındaki gözle görülür azalma falan değil tabi. Serinin yeni halkası hiç değilse seyirciyi eğlendirmek namına, samimi bir şekilde en çok ter döken yapımlar arasında yer almasına rağmen; bu defa izleyiciden yüz bulup şımaramadı. Michael Bay’in nihayet serinin peşini bırakmasına sebep olması adına bile Age of Extinction’ı listeye koymak manen imkânsızdı!

Benzer bir şekilde yılın en kötüler seçkilerinde başı çeken Seth Macfarlane imzalı ucuz mizah resitali olan A Million Ways To Die In The West’in aldığı gereğinden sert tepkilere aldırış etmeden kendisini gönül rahatlığıyla listenin dışında tuttuk. Yine el birliğiyle popüler sinema denizinin dibine batırılmaya çalışılan Sin City: A Dame To Kill For ya da gereksiz abartılara gark olan fakat ilginç bir biçimde hemen hemen aynı kimyaya sahip olduğu halde hakkı yenen Amazing Spider-Man 2 da paçayı sıyıranlar arasındaydı.

Yılın overrated vakası olan The Fault In Our Stars’ı sırf gereğinden fazla pışpışlandığı için listeye almak acımasızlık olurdu elbette. Bruce Willis’i kötü adam suretinde gördüğümüz, sıkıcılık abidesi Prince listenin direğinden dönerken; daha kostümünü gördüğümüz ilk anda isyan çanlarını çaldırdığımız Robocop, garip bir şekilde “en kötüler” listesinden kaçmayı başardı. “Çakma Fast And Furrious çakallığı” olan Need For Speed’in tam anlamıyla bir hayal kırıklığı olduğunu söyleyemeyiz belki ama suyu çıkalı uzun zaman olan Paranormal Activity: The Marked Ones’ın seçkiye girememiş olması listeyi hazırlayan bendenizi bile kendi kendisine isyan ettirmedi hani! Bu yıl tüm eleştirmenler tarafından el birliğiyle “kötülerin kötüsü” seçilen Transcendence ise, hak ettiğinden fazla tekme ve tokada maruz kaldığı için, tarafımızdan ringin uzak köşesine, inzivaya sürüklendi.

Elbette listeye girememiş çok çok daha niteliksiz yapımlar gördük ve bir çoğunu da daha salondan çıkar çıkmaz unuttuk… Fakat bazı filmlerin akıbeti o kadar da iyi olmadı ve isyan ritüellerimizde isimleri sık sık ağızlarımızdan döküldü. İşte bu liste, “akıllarda kalan en kötülere” hitaben hazırlanmıştır!

AZEM: CİN KARASI

AZEM CİN KARASI

Artık yerli korku sinemasına dair ne söylesek, nasıl yaklaşsak, neresinden tutmaya kalkışsak; yapımcıları, oyuncuları ve yönetmenleri nasıl ciddiye alsak bilemiyorum. Zaman içerisinde “gelişsin, gelişsin” saçmalığıyla hoş gördüğümüz her türden hata, hinlik, basitlik ve niteliksizlik; aradan geçen süreç içerisinde katlana katlana, şaka kıvamında bir korku – gerilim çöplüğüne dönüştü.

Neticede bugün geldiğimiz nokta itibariyle anlıyoruz ki, bu coğrafyada korku filmi çekebilmek için öyle ahım şahım bir fikre ihtiyacınız yok! Azem: Cin Karası örneğinde olduğu gibi, filmin yarısını bir arabanın içerisinde, ana karakterlerden birinin durmadan kırsal hayatı övdüğü alakasız ve gereksiz planlarla süsleyebilirsiniz. İkinci yarısına da hırpani, derbeder, yıkık dökük bir köy evi kondurun. Sonra da bu aklı evvel çiftin başına cinleri musallat edin. Asıl merak konusu iyiden iyiye mide bulandırmaya başlayan bu saçma kimyanın, hali hazırda seans başına salonlara 10-15 kişi doldurabilmesi… Peki, bu durumda bizim isyanımız kime?

ÜMMÜ SİBYAN: ZİFİR

ÜMMÜ SİBYAN ZİFİR

Tamam, elbette Mühürlü Köşk gibisinden izleyiciyi dazlak şaşkınlığına uğratarak, algılarında ve beğenilerinde telafisi imkânsız tahribatlara gark olan bir örnek yok karşımızda! Her haliyle de İblis’in Oğlu 13. Vahşet gibisinden, sinir gözyaşları döktüğümüz ucubik bir örneğin yarım adım ilerisinde sayılır. Sayılır da bunlarla avunabilmemiz mümkün mü a dostlar?

Bir korku filminden ziyade, fiyakalı bir Bomonti reklamı olarak değerlendirdiğimizde kesinlikle daha fazla ciddiye alabileceğimiz Ümmü Sibyan: Zifir; mekan – atmosfer uyumu gibisinden sağlam bir artıyı,;kötü oyunculuklar, berbat bir öykü (hadi cin çağırıp sırayla ve fütursuzca ölelim ne dersiniz?) ve tabi inceliksiz planlar ile hiç ediyor. Biz de yukarıda Azem: Cin Karası gibi filmlerde yaşadığımız tahribata rağmen, neden ısrarla salonlara doluştuğumuzu sorarken buluyoruz kendimizi… Tabi bir sorumuz daha var: Muhtemelen devamı da gelmeyecek olan bu filmlerin neredeyse tamamı neden iki isme sahipler? Ümmü Sibyan ya da Azem tek başına parsayı kurtarmıyor mu?

LUCY

Lucy (2014)

Az önce TIME Dergisi’nin “en iyiler” listesinde görmemle birlikte şoka uğradığım Lucy’i senenin en kötüleri arasına alırken, sinemasal nitelikleri açısından herhangi bir hayal kırıklığına uğradığımı söyleyemem. Artık elinden düzgün işler çıkabileceğine olan inancımız azalan Luc Besson’un, en azından bizleri eğlendirebilecek bir aksiyon filmine imza atacağını beklemek lüks mü ey okuyucu?

Kaldı ki yeni aksiyon kraliçemiz Scarlett Johansson’un büyük bir keyifle döktürdüğü film; Besson’un uzmanı olduğu araba kovalamacası dışında neredeyse hiçbir numara barındırmıyor. Hâlbuki insan beyninin %100’lük kullanım oranına doğru seriden süzülen öykü; pek çok maskaralığı sineye çekebileceğimiz kadar güzel saçmalamıyor muydu? Ne yazık ki ortaya çıkan aksiyon mahsulü, %10’luk bir kullanım hacminin %2’lik kısmının bile kalibresini dolduracak cinsten değildi.

POMPEII

POMPEII

Ülkemizde gereğinden uzun bir rötarla vizyon şansı bulan Pompeii, kesinlikle bu türden şişirilmiş bir beklentiyi hak etmiyordu. Neyse ki ülkemiz izleyicisinin büyük bir kısmı da bu beklentiye katılma gafletinde bulunmadı!

Ortaya çıkan alabildiğine karman çormandı. Eh çok normal! Gladyatör ile 2012 filmlerini evlendirme fikri, neresinden bakılırsa bakılsın gişede tutabilecek bir potansiyele sahipti. Ancak böyle bir curcunanın içerisinden çıksa çıksa, saçmalama konusunda sınır tanımayan Roland Emmerich çıkabilirdi pek tabi.

Emmerich’in ellerinden çıkabileceğine inandığımız bu garabet öykü, Resident Evil serisine saplanıp; kalan aralıklara da hatırı sayılamayacak gişe filmleri sokuşturmaya çabalayan Paul W.S. Anderson’un ellerinde biraz patlayıverdi sanki… Peki Pompeii’yi bu kadar kötü yapan neydi? Cevap basit. Artık parodilere bile malzeme edilemeyecek, bayatlamış tarihi film geyiklerini, akla mantığa sığmayacak bir ciddiyetle ele alan Anderson; aynı ciddiyeti filmin görsel makyajında sergilemiyordu hani. Böyle bir öyküyü Emmerich’in umursamazlığıyla izlemiş olsaydık durum değişmezdi belki ama en azından biraz daha eğlenebilirdik.

LEGEND OF HERCULES

LEGEND OF HERCULES

Yıl içerisinde iki farklı Herkül yumruğuyla silkelendik. Bunlardan ilki, başrolde Kellan Lutz’u izlediğimiz Legend of Hercules saçmalığıydı. Neyse ki ardından gelen Dwayne Johansson güzellemesi, hem meseleye farklı bir noktadan yaklaştı hem de ortalamanın üzerinde sayılabilecek aksiyon dozuyla, türün meraklılarını memnun etti.

Spartacus’un ekran başarısından dolayı perdede ivme kazanan kılıç – sandalet konseptini, sıcağı sıcağına sömürme girişimlerinden biri olan Legend Of Hercules; baştan sonra mitolojik bir zırtapozluk örneğiydi! Özensiz görüntü işçiliği, simülasyondan hallice CGI dansözlüğü, Kellan Lutz’ın suretine asla konduramadığımız abidik gubidik Herkül maskesi ve izleyiciyi sıkıntıdan bıktıran öyküsüyle tam bir epik sinema çöplüğüydü!

VAMPIRE ACADEMY

VAMPIRE ACADEMY

Twilight serisinin gişe başarısı sebebiyle söndürüle sündürüle suyu çıkarılan “ergen vampir” müessesesinin son halkası olan Vampire Academy; artık bu türün gişede alıcısının zor bulunacağının da sinyallerini çakmış oldu. Eeee aradan geçen süre az buz değil tabi, dünün vampirsever gençleri, büyüdüler, geliştiler, serpildiler… Dolayısıyla bu türü onlara dayatmaya devam etmek isteyen yapımcıların daha taze fikirlere ihtiyacı var.

Gel gelelim liseli vampir klişesinin üzerine bir taş bile kondurma zahmetine girmeyen, şark kurnazlığının son örneği Vampire Academy; hedef kitlesi olan gençlerin bile tahammül sınırlarını zorlayacak, sıkıntıdan yataklara düşürecek üçüncü sınıf bir vampir sömürüsüydü.

DUMB AND DUMBER TO

DUMB AND DUMBER TO

Harry ve Lloyd ikilisi epey rötarlı bir şekilde perdeye geri döndüler. Döndüler de iyi mi ettiler peki? Tuvalet mizahının iflah olmaz isimleri Farrelly Kardeşler, aradan geçen yıllara rağmen, sinemalarına osuruktan, idrardan ve dışkıdan başka hiçbir şey katmadıklarını alenen gösterdikleri filmde; rüştünü ayrı ayrı kanıtlamış Jim Carrey ve Jeff Daniels’ı adeta “yılların hatırına” çatır çatır harcamaları böğrümüzde hançer etkisi yaratmadı değil hani!

Karşımızdaki film öncülünden nitelik açısından hiçbir farklılık göstermiyordu. Salt nostalji peşinde koşan sinema severleri biraz biraz gülümsetmesi muhtemel… Fakat bu arayışın dışında kalan biz ölümlülerin 90’lı yıllarda salyalar saçarak güldüğümüz esprilere bugün surat ekşitmemizde de garip bir şey yoktu hani. Büyümüştük… Ama Farrellygiller büyümeyi reddetmişlerdi. Diğer taraftan genç ve diri de kalmayı başarabilmişler miydi peki? Hiç sanmıyorum!

EXTRATERRESTRIAL

Extraterrestrial 3

İsim babasının E.T. olduğuna aldanmayalım, karşımızda yılın en büyük tür filmi felaketi duruyor! Her ne kadar kendi türünde, bu listeye girmek için canla başla yarışan pek çok emsali olsa da Extraterrestrial, ipi göğüsleyen isim oldu.

Grave Encounters ile found footage meselesine göbekten dalan genç yönetmen Colin Minihan; Extraterrestrial sayesinde, mockumentary sevdasını biraz daha kurgusal bir forma evirmeye çalıştı. Ortaya çıkan iş, afişlere bakarak ağız suyu akıtan meraklıları tatmin edebilmekten ne yazık ki çok çok uzak!

Tabi film, bir tarafta yılın en büyük hüsranlarından biri olsa da diğer taraftan da en yakışıklı final planlarından birine ev sahipliği yapıyor. Minihan’ın önümüzdeki yıllarda kredisinin çok da kolay tükenmeyeceğinin sinyallerini de buradan alıyoruz. Extraterrestrial, talihsiz bir kaza kurşunu da olabilir… Bekleyelim ve görelim.

MUSKA

MUSKA

Eveeeet, yine sürprizsiz, keyifsiz, tatsız, tuzsuz bir yerli korku örneği var karşımızda. Muska hakkında söyleyeceklerim, yukarıda türün emsal iki örneğine dair yazdıklarımdan hiç de farklı olmayacak. Uçkuruna sahip çıkamayan, Kazanova Celal’in “cin ve büyü ile imtihanı” şeklinde özetleyeceğimiz film; meselenin garabet bir mekân ile çözülebileceğine inanan yapımcıların, bir başka parsa toplama hamlesiydi.

Yani bir film düşünün ki, gişesine gittiğiniz vakit bilet satan hanımefendinin “film izleyiciler tarafından çok kötü bulunduğu için son seanslara bilet satışımız yoktur” önerisine gark olsun… Hem sinemamızın hem de sinema işletmecilerimizin geldiği nokta acısından içler acısı!

I, FRANKENSTEIN

I, FRANKENSTEIN

Hammer klasiklerinin, concon yapımcılar tarafından iplerinin birer birer çekilerek, kral soytarısı haline getirildiği acayip bir yıldı 2014. Flaş haber ise, bir bu kadar klasik korku figürünün de perdede hiç edileceği yönünde! Milliyetçi vatandaşlarımızın tepkilerinden nasiplenen Dracula Untold’a yüklenmeden önce I, Frankestein faciasını bir kere daha hatırlatmayı unutmamak gerekir.

Hâlbuki hem yürütülen reklam kampanyası hem de filmin makyajı, yeni nesil izleyiciyi ensesinden tutup çekebilecek kalibredeydi. Tomorrow When The War Began ile arenaya pek de kötü sayılmayacak bir giriş yapan yönetmen Stuart Beattie’nin kaşesi bir süre daha alıcısız kalacak orası kesin. Aaron Eackhart’ı gereksiz ölçüde yakışıklı bir Frankestein suretinde izlemek de bize koymadı aslında. Hatta ilginç sayılabilecek mekân tasarımları, goth aromalı atmosferi ve bazı avangart planlar da takdire şayandı. Filmin en büyük eksisi de, bu güzelliklere durup bakacak fırsatı izleyiciye tanıma bonkörlüğünü göstermemesiydi. Nihayetinde eğlenceli bir seyirlik haline gelebilecek bu potansiyel fantezi – aksiyon kırması, ağız kurutan, finale doğru her saniyesi ayrı bir zulüm haline gelen bir nostalji katliamına dönüştü.

WINTER’S TALE

WINTER’S TALE

Tamam, envai çeşit berbat fantastik sinema örneğiyle tokatlandık tokatlanmasına da çok azı Winter’s Tale kadar canımızı acıttı!

Alıcısına pek çok güzellik vadedebilecek bir öykü, Akiva Goldsman’ın ellerinde, beş yıldızlı bir masal terörüne dönüşmüştü adeta! Constantine, I Am Legend ve The Losers gibisinden kalburüstü sayılabilecek eli yüzü düzgün filmlerin yapımcılığını üstlenen Goldsman’ın, o koltuğu terk etmemesi konusunda sağlam bir telkin örneği olan Winter’s Tale; asıl darbeyi, kariyerine görece adam akıllı yapımlarda devam etme kararı alan Colin Farrell’a vurmuş oldu. Gerçekten de “gözyaşlarımızı tutamadık!”

TAMMY

TAMMY

Tammy tek kelimeye indirgenecek şekliyle bayağı mizahın olabilecek en bayat örneği. Bizdeki Recep İvedik filmlerinin biraz daha bütçeli, daha az kıllı ve opaklığı düşük bir de nezaketten nasibini almış hali Tammy.

Sakın ha bunu Tammy için bir eksi olarak değerlendirmeyin. Bence filmin çok daha büyük sıkıntıları var. Fiziği ile barışık olma meselesinin cacığını çıkaran Melissa McCarthy’nin, sırf bu “avantajına(!)” eğilmeye çalışan yönetmen Ben Falcone; atıyorum, Paul Feig’in The Heat filmindeki eğlencenin binde birini bile vadedemiyor! Bu açıdan neredeyse Farrelly’lerin tuvalet mizahı saçmalıkları kadar çağın gerisinde kalmış esprilerle bezeli, tahammül sınırlarını zorlayan bir komedimsiden hallice bir örnekti.

BLENDED

BLENDED

Kambersiz düğün, Adam Sandler’sız “en kötüler” listesi olmaz. Her sene en berbat komedi filmleriyle listelerin gediklisi olmayı kendine görev bilmiş olan Sandler’ın bu yıl peşinden dibe sürüklediği isim ise; Drew Barrymore!

Tamam tamam! İşin şakasını bir yana bırakalım. Dürüst olmak gerekirse Blended, son yıllarda karşımıza çıkan Adam Sandler komedileri içerisinde en eli yüzü düzgün olanıydı. Hatta Barrymore ile ilginç bir uyum yakaladıklarını bile iddia edebiliriz. Fakat ne yalan söyleyelim bu yıl izleme şansı bulduğumuz Sandler komedilerinin hemen hemen hepsi nitelik açısından birbirine benziyordu. (Adam Sandler mı övüyorum çaktırmadan nedir?) Aslında Thomas McCarthy imzalı The Cobbler’a listede yer vermek için yanıp tutuşsak da, yılın kurbanı Blended oldu! Eh! Sinema tanrıları kurban istiyor!

LEFT BEHIND

Left Behind

En az Adam Sandler kadar kötü filmlerde görünmeye hevesli bir yıldız varsa o da kuşkusuz Nicolas Cage! Hâlbuki Cage, Joe ile birlikte sezona hiç de fena bir giriş yapmamıştı. Pek çoğumuz “acaba bu yıl bir şeyler değişecek mi?” sorusunu sorarken, bir dolu keyifsiz aksiyon filmiyle bizleri yeniden üzmekte gecikmedi.

Fakat Left Behind, kelimenin tam anlamıyla kitch ötesi bir kitch örnek! Sadece sinemasal nitelikleriyle değil, karakter afişleriyle, filmin posteriyle hatta yayınlanan tanıtım videolarıyla bile karşımızda sadece yılın değil; sinema tarihinin gelmiş geçmiş en kötü filmlerinden biri olmak için çabalayan bir yapım var! Gelin kendimizi büyük bir çabadan kurtararak şöyle özetleyelim; batı sineması kendisine yepyeni bir The Room bulmuş olabilir… Cümleten hayırlı olsun!

Yazar hakkında: Fatih Yürür

İlk sinema deneyimi, bir Stephen King uyarlaması olan “Geri Döndüler” olmuştur. Yazmaya başladığı dönem ise aslen lise yıllarıdır. Saçma sapan korku hikayeleri kaleme almaktadır ve asıl amacı bir gün bunları görselleştirebilmektir. Çeşitli platformlarda oyun incelemeleri ve film eleştirileri yazar. Yaratmış olduğu RüyadaM adında bir animasyon ve çizgi hikaye karakteri bulunmaktadır.

3 Yorumlar

  1. Nicolas Cage ‘in Left Behind filmini unutmuşsunuz bu yılın değil sinema tarihinin en kötü filmlerinden biri olarak gösteriliyor

  2. Çağdaş bizi çok büyük bir krizden kurtardın desek :) Listenin sonunda bahsettiğim film Left Behind, fakat listenin sonuna doğru isim hafızamın azizliğine uğradım. Nihayetinde Doğru cevap: Left Behind! :)

  3. Ichigo kurasaki

    Değişik bir liste olmuş gerçekten Transformer ve, need for Speed dururken winter, s tale ve Lucy, nin olması gerçekten ilginç(yanlış anlaşılmasın hiçbirini sevmiyorum ama kötünün kötüsü varken bu liste seçimleri bence olmamış

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: