Alman Sinemasından Seyredilmesi Gereken 10 Dışavurumcu Film

The Cabinet of Dr. Caligari, Nosferatu… 1920’lerin Alman sinemasındaki gölge, öfke ve abartılı setler trendi, kara filmden korku türüne kadar her şeyin temelini oluşturuyordu.

Tanımı bazen kalın çizgilerle çizilemese de, Alman Dışavurumculuğu sessiz sinemanın en ayırt edilebilir stillerinden bir tanesidir. Dışavurumculuk, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından tiyatro, mimari ve sinema gibi alanlara sıçramadan önce ilk olarak 20. yüzyılın başında şiirde ve görsel sanatlarda ortaya çıkan sanatsal bir stildir. Dünyanın özne gözünden temsil edildiği Dışavurumculuk, kaynağını kısmen Alman Romantizminden alır. Çarpık biçimli, kabusu andıran arka planlar aracılığıyla, tasvir ettiği insan figürlerinin öfkesini öne çıkarır.

Sinemada daha çok yamuk yüzeyler, gerçek dışı setler, yüksek açılar ve derin gölgeler dışavurumculuğa eşlik eder. Işığın ve karanlığın yüksek kontrastlı kullanımını tarif etmek için genellikle İtalyanca bir terim olan « chiaroscuro » kullanılsa da, Alman film eleştirmeni Lotte Eisner, kendi dilindeki « Helldunkel » terimini tercih etmiştir. Bu terimi, « kendisini gölgeli, esrarengiz iç mekanlarda veya sisli, gerçek dışı manzaralarda dışa vuran Alman ruhunun bir tür alacakaranlığı » olarak tanımlamıştır.

Alman Dışavurumcu sinema, savaş alanındaki korkulardan ve sonrasında gelen ekonomik yıkımdan doğdu. Türün imzası niteliğindeki The Cabinet of Dr. Caligari (1920) gibi, katıksız Alman Dışavurumculuğu olarak tarif edilebilecek çok az film vardır. Akım Weimar yıllarında geliştiyse de, gerçekçi sokak filmlerindeki ‘Neue Sachlichkeit’ (yeni nesnellik) stili gibi birkaç stille birleşti ve daha seyreltilmiş bir hal aldı. Bu dönüşüm, klasik kara filmin keskin açılarında ve birbirine karışan gölgelerinde on yıllarca kendisini hissettirecekti.

Örneğin Fritz Lang’in Destiny (1921) adlı filmi çeşitli Dışavurumcu öğeler içerir, ancak Eisner’in kendisinin de belirttiği gibi başka birtakım stillerin de eklenmesiyle, bir noktada formun kendisinin bir parodisi haline gelmiştir. Alman Dışavurumcu sessiz sinemanın ne kadar kapsamlı olabileceğini görmek istiyorsanız, kendilerini « apokaliptik gençler » olarak tanımlayan ve karanlık tasvirleri sinemada karşımıza çıkan sanatçılar tarafından yapılmış birkaç klasik örnek vardır.

The Cabinet of Dr. Caligari (1920)

Yönetmen Robert Wiene

Kuşkusuz, tüm zamanların en ikonik ve etkili filmlerinden biri olan The Cabinet of Dr. Caligari, çarpık açılarla yerleştirilip boyanmış sahne fonlarının yarattığı huzursuzluk ve endişe hissiyle ve izleyiciyi kabusvari bir gerilime sürükleyen ürkütücü hikayesiyle ünlüdür. Francis (Friedrich Feher), deli bir karnaval hipnozcusu olan Dr. Caligari’nin (Werner Krauss) ve gösterilerinde kullandığı insomniyak Cesare’ın (Cobrad Veidt) gerçekleştirdiğinden şüphelendiği seri cinayetleri çözmeye çalışmaktadır.

Film, çoğu zaman Birinci Dünya Savaşı’na karşı alegorik bir tepki olarak okundu: Cesare yolsuzluk yapan otoriter bir hükümetin (Caligari tarafından temsil edilir) talimatlarıyla cinayet işlemeye sürüklenen masum askerleri temsil ediyordu. Ancak etkisiz polis memurları ve belediye memuru dahil olmak üzere, tüm otorite figürlerinin antipatik bir portreyle tasvir edilmesi, belki de savaş sonrası dünyaya yönelik daha geniş, daha az spesifik bir toplumsal eleştiri yapıldığına işaret ediyordu.

From Morn to Midnight (1920)

Yönetmen Karl Heinz Martin

Bugün bile hala şaşırtıcı olan From Morn to Midnight, Alman Dışavurumcu sinemanın en cesur örneklerinden biri olmaya devam etmektedir. Dönemin en itibarlı Duşavurumcu yazarlarından Georg Kaiser’in bir oyunundan uyarlanan hikayenin merkezinde, bankaya gelen elegant müşteri Erna Morena’ya kapılıp hırsızlık yapan bir banka kasiyeri (Ernst Deutsch) yer alır. Şehvetten deliye dönen kasiyer, kendisiyle birlikte kaçması için kadına yalvarır, ancak kadın sadece yüzüne gülecektir. Eve, sıkıcı aile hayatına geri döneceği için çok öfkelenen kasiyer, kaçma fikrinden vazgeçmez, yaşamında sahip olmadığı zevk ve tutkuyu aramaya kararlıdır. Fakat sürekli olarak ölümle ilgili hayaller görür ve çaldığı parayla olan ilişkisi kısa süre sonra bozulur.

Martin daha önce metni tiyatro sahnesine taşımıştır. Yönettiği oyunda, eserin gerçeklikle olan bağlantısını koparmaya çalışmıştır. Filmde kasiyerin bakış açısından öznel duygulara doğru geçmek için minimalist, eskize benzer bir stil kullanarak bunu daha da ileriye götürür.

The Golem: How He Came into the World (1920)

Yönetmenler Paul Wegener ve Carl Boese

Paul Wegener’in Golem üçlemesinin üçüncü ve hayatta kalan tek bölümü, 16. yüzyıl setinde çekilen The Golem: How He Came into the World, ilk iki filmde karşımıza çıkan modern atmosfere sahip setlerin atası niteliğindedir ve bu nedenle geleneksel Yahudi efsanesine daha sadıktır. Prag gettosunda Rabbi Löw (Albert Steinrück) kilden bir Golem (Wegener) yapar. Amacı, yıldızlardan okuduğu, halkını bekleyen korkunç trajediden korumaktır. Löw daha sonra Golem’i canlandıracak olan sihirli kelimeyi öğrenme umudu olmadan Astaroth’un ruhunu çağırır.

Tıpkı The Cabinet of Dr. Caligari gibi, The Golem de kalıcı bir etki bırakacaktır. Astaroth’lu sahneyi yenilikçi bir şekilde tasvir etmesiyle ve ‘canavar’ ile küçük bir kız arasında barışçıl bir etkileşim kurmasıyla, F.W.  Murnau’nun Weimer dönemi klasiği olan Faust (1926) filmi ve James Whale’ın daha sonraki yıllarda çekilen Frankenstein (1931) filmi gibi Hollywood prodüksiyonları dahil, bir dizi eseri etkileyecektir.

Nosferatu (1922)

Yönetmen F.W. Murnau

Dışavurumcu sinemada ayrı bir yere sahip olan Nosferatu, bir stüdyo içerisinde kendi evrenini yaratmaktansa, gerçek dünyaya ait mekanlara geniş bir şekilde yer verir. Bu bakımdan Dışavurumculuğun Alman Romantizmi kökenlerine dönmüştür; ilk sahnelerinde lirik, pastoral bir güzellik vardır. Ancak filmin ilerlemesiyle birlikte görüntüler gittikçe daha korkunç ve dehşet verici bir hal alır ve Murnau alışıldık olanı tuhaf göstererek gerçek mekanlara ürkütücü Dışavurumcu dokunuşlar yapar ve bizi yavaşça gerçeklikten kabusa doğru sürükler.

Bram Stoker’ın Dracula’sından izinsiz uyarlanan Nosferatu, romanın 1890’lar Londra’sında geçen hikayesini 1830’lar Almanyası’na taşır ve romana adını veren vampiri, ölümün kaçınılmazlığını sembolize eden olağan dışı bir kuvveti taşıyan sivri dişli bir bedene dönüştürür. Stoker’ın dul eşi, metnin yasalara aykırı bir şekilde kullanılmasına karşı dava açar ve mahkemeler filmin bütün nüshalarının imha edilmesi kararını verir, ancak neyse ki kopyaları halihazırda geniş coğrafyalara yayılmıştır ve film imha girişiminden kurtulmayı başarır.

Warning Shadows (1923)

Yönetmen Arthur Robison

Arthur Robison’un 1923 yapımı filminde bir illüzyonist, malikanede buluşan zengin bir arkadaş grubuna sergilemek üzere bir gölge oyunu hazırlamaktadır, bunu yaparken Alman Dışavurumculuğunun en belirgin özelliklerinden biri olan gölgelerden faydalanır. Akşam yemeğine konuklarını davet eden Kont (Fritz Kortner), güzel genç karısı için haklı nedenlerle kıskançlığa kapılır, çünkü buradaki gölge unsuru, zinanın sonuçlarıyla ilgili bir uyarı işlevi görmektedir. Kortner’ın irileşen gözleri ve eğri büğrü dış görünümü, klasik Dışavurumcu performans türünün yansımalarıdır. Hiç de doğal olmayan hisleri nedeniyle yüzü ve gövdesi insan dışı bir varlığa dönüşmüştür.

Açıklayıcı yazılar olmadan sunulan film, tıpkı içindeki oyun gibi, hikayesini tamamen gölgelerin üzerine kurmuştur. Gölge oyuncusu, evdeki konukların gölgelerini -aslında onların gerçek benliklerini- duvara yansıtırken, konuklar dehşetle izlemektedir. Gerçeklik karanlıkta ortaya çıkar. Filmin bir noktasında, kontun gölgesi avlandıktan sonra duvara asılan bir çift geyik boynuzunun altına denk gelir, böylelikle duvardaki gölgesi boynuzlanmış bir kocanın görüntüsüne dönüşür.

The Hands of Orlac (1924)

Yönetmen Robert Wiene

Vücut deformasyonu üzerine yapılmış bu travmatik korku masalında, Paul Orlac ismindeki bir konser piyanisti tren kazası geçirir, ameliyatla el nakli yapılır. Yeni ellerinin bir zamanlar yaşayan Vasseur isimli bir katile ait olduğunun ortaya çıkması hayatını mahveder. Artık piyano çalamayacağı gibi, şiddete çekileceğinden de korkar ve karısını okşamaktan bile imtina eder hale gelir.

Conrad Veidt, kendi içindeki kötülük kapasitesinden çekinen, travma geçirmiş piyanist rolünü, işkence çeken Dışavurumcu bir ruh hali sergileyerek, çok ilginç bir performansla oynar. Fritx Kortner ise yeraltı suç dünyasında Vasseur’ün tehditkar yardımcısı olan, Orlac’ın yatağının üzerinde belli belirsiz görünen bedensiz baş Nera’yı canlandırmaktadır. Günther Krampf’ın Helldunkel tarzı çekimleri, bir katilin suçunu benimseme psikolojisine giren masum bir adam üzerinden, ahlaki karanlığın atmosferini gözler önüne serer. The Hands of Orlac iki kez yeniden çekilir ve birçok filme ilham kaynağı olur, ancak yalnızca birkaç tanesi sürekli tehdit ve kendinden nefret etme halini bu şekilde yansıtabilmektedir.

Waxworks (1924)

Yönetmen Paul Leni

Destiny gibi filmlerin belirlediği modeli takip eden Waxworks, « bir balmumu sergisinde reklam işlerini yapacak yaratıcı yazar » ilanına başvuran genç bir şairin (William Dieterle) hikayesini konu alır; bu ana çerçeve içinde farklı zamanlarda ve ülkelerde meydana gelen üç masalı anlatan bir antolojidir. Sergiye geldikten sonra şair, Harun al-Rashid (Emil Jannings), Ivan the Terrible (Conrad Veidt) ve Jack the Ripper (Werner Krauss) balmumu sergileri için tuhaf hikayeler uydurarak sergi sahibinin kızını tavlamaya çalışır.

Yönetmenliğe geçmeden önce, Leni bir sanatçı ve tasarımcı olarak çalışıyordu. Filmde de her bölüme, hikayenin tonuyla uyumlu olması için özel birer stil belirlemiştir. Harun al-Rashid’in hikayesi şehvetli sahneleri vurgulamak için yuvarlak hatlarla tasvir edilirken, Ivan the Terrible’ın hikayesindeki dar alanlar, Çar’ın paranoya ve işkence hissini ön plana çıkarmaktadır. Jack the Ripper’da kullanılan çift pozlamalar ise hikayenin sayıklamaları veya kabusları andıran yönünü ortaya koymaktadır.

Variety (1925)

Yönetmen E.A. Dupont

Açılış sahnesinde « bir akrobatın trajedisi » olarak tarif edilen Variety, Dışavurumcu dokunuşlara sahip bir melodramdır. Dışavurumcu korku sineması dönemine hakim olan Grand Guignol tiyatrosu atmosferinden farklıdır. Bazı yönlerden From Morn to Midnight’ı andıran hikayede eski akrobat Boss (Jannings), genç bir kadın olan Berta-Marie’nin (Lya De Putti) baştan çıkarıcı tavırlarına kapılarak karısını ve çocuğunu terk eder. Şehvet ve eski ihtişamını geri kazanma arzusu ile kendinden geçen Boss, derhal yeni odalığıyla birlikte bir trapez gösterisi organize eder. Ancak gösterileri, özellikle de Berta-Marie, profesyonel akrobat Artinelli’nin (Warwick Ward) dikkatini çektiğinde ilişkileri karmaşık bir hal alacaktır.

Murnau’nun The Last Laugh (1924) filminden bir sene önce, sinematograf Karl Freund’un öncülüğünü yaptığı, göz kamaştırıcı « serbest » kamera hareketi tekniğini bir adım ileri taşıyarak kullanan film, belki de en çok bu yönüyle ünlüdür. Bununla birlikte, filmde stilin içeriği perdelediğini söylemek doğru olmaz; ustalıklı kamera kullanımı filmin izleyiciyi yakalayan ve içine çeken duygusal temelini destekleyen bir niteliğe sahiptir.

The Student of Prague (1926)

Yönetmen Henrik Galeen

Henrik Galeen’in Faust efsanesinden serbest bir şekilde uyarlanan, bir Edgar Allen Poe hikayesine dayanan aynı isimli 1913 filminin yeniden çekimidir. Hermann Warm tarafından tasarlanan setler ve Günther Krampf’ın bu dünyaya ait olmayan sinematografisiyle birlikte, The Student of Prague, sinemadaki Dışavurumcu bakışın tipik bir örneğidir ve film, akımın en ünlü iki aktörünü yeniden bir araya getirir: Werner Krauss ve Conrad Veidt. Veidt, gizemli bir yabancıyla (Krauss) borç için anlaşma yapan ve bunun karşılığında aynadaki yansımasını yabancıya veren, yani pazarlık esnasında ruhunu kaybeden öğrenci Balduin’i canlandırmaktadır. Film boyunca kendisini sık sık ziyaret eden Bauldin’in aynadaki yansıması, hem kendisiyle girdiği çatışmayı tasvir eder hem de kendi ölümünün bir habercisidir.

The Student of Prague’ın tasarımında dış dünya, fırtınalı gökyüzü ve gürültülü ağaçlar, Balduin’in içsel çatışmalarını yansıtır, Stimmung (veya dehşet atmosferi) ise Balduin’in yaşadığı son kriz anına kadar filmin yoğunluğunu tırmandırır.

Metropolis (1927)

Yönetmen Fritz Lang

En tanınmış Alman sessiz filmlerden biri olan Metropolis, Dışavurumculuk stiliyle gotik stili bir araya getirir, bunu modern bilim kurgu filmlerinde sık sık karşımıza çıkan fütüristik bir estetikle taçlandırır. Zenginlerin şehrin üzerinde, aydınlık içinde ciğerlerine temiz havayı çektikleri, işçilerinse şehrin altında karanlık içinde emek harcaması şeklinde, katı çizgilerle sınıflara ayrılmış bir toplumun abartılı tasviri, Weimar Almanya’sında 1920’lerin başındaki aşırı enflasyon ve endüstriyel çatışmalardan sonra bozulan ekonomik dengenin Dışavurumcu yorumudur. Helldunkel’ın buradaki kullanımı, yalnızca duygusal öfkeyi değil aynı zamanda toplumsal eleştiriyi de ifade eder.

Metropolis’te kalabalığın kendisi, filmin Dışavurumcu tasarımının önemli bir parçasıdır. İşçiler tıpkı hizmet ettikleri dev makineler gibi simetrik, sarsıntılı adımlarla hareket eder ve kalabalık, robot Maria’yı tıpkı Cesare’ın Caligari’nin talimatıyla uykusunda yürüdüğü gibi çaresizce takip eder.

Yazar hakkında: Misafir Koltuğu

Öteki Sinema ekibine henüz katılmamış ya da başka sitelerde yazan dostlarımız her fırsatta harika yazılarla sitemize destek veriyor. Size de okuması ve paylaşması kalıyor...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir