Can Evrenol “Film4 Frightfest 2011” Günlükleri

Her sene olduğu gibi yine Ağustos’un son haftasonu korku ve fantastik sinemaseverler için Londra’dan bir Frightfest kasırgası geçti…

Her geçen sene daha da büyüyen ve kenetlenen bir aile olarak festivalciler, 5 gün boyunca Leicester meydanında, Londra’nın en büyük sineması Empire’da, üst üste 27 korku filmi izlediler! Festivalin en iyi filmleri “Kill List”, “The Innkeeperes”, “The Woman”, “Kidnapped”, “The Divide”, “Troll Hunter”, “Detention”, “The Glass Man”, “Rabies”, “Final Destination 5” ve tabi ki “Tucker & Dale vs. Evil”dı…

Önsöz

Frightfest benim için ilk defa 2008’de kısa filmim Sandık’ın festival seçkisine seçilmesiyle başlamıştı. Ardından festivalde tanıştığım Frightfest müdavimlerinden Evrim Ersoy, James Pearcey, ve Russel Would’la birlikte çektiğim yeni bir kısa film, To My Mother and Father, 2010’da tekrar Frightfest’e seçilince festivalin benim için daha da önem kazanmış oldu. (2009’da da My Grandmother ile başvurmuştum ancak o sene malesef festivalde kısa film seçkisi yapılmadı). Artık 4. senemde yaz tatilinden sonra tekrar aynı sınıfa dönen bir çocuk ruh halindeydim diyebilirim. 4 sene önce tanıştığım kısa filmciler, sinema eleştirmenleri, blogcular, her sene Amerika’dan gelen yönetmenler, yapımcılar ve türlü çeşit arkadaşlarımızla tekrar bir aradaydık… Her gün büyük ekranda 5-6 korku filmi, üzerine Phoneix Club’da içki ve muhabbet, ve ertesi gün yine aynı tarife… Artık festival sona erip de Pazartesi gecesi kafamı yastığa koyduğumda, aklımda hangi göz çıkarma sahnesi, işkence, ruh, tecavüz, kafa kesme, vampir, lanetli ev, araba kazası, veya kan banyosu sahnesiyle boğuşacağımı şaşırmış bir durumdaydım tabi…

Festival süresince benim için sabah uyanıp Frightfest’e gelmek kadar keyifli bir şey yok… Geliyorum Empire sinemasına, sinemanın önünde “a burda ne varmış böyle bu Frightfest de neymiş” diye bakan meraklı insanların arasından sıyrılıp sinemaya giriyorum. Zaten sinemaya yaklaşırken etrafta boynunda kırmızı Frightfest festival kartı asılı insanlar boy göstermeye başlıyor. Sonisphere’e giderken etrafta Iron Maiden tshirt’lü insanlar göremeye başlamak gibi birşey bu da… Ardından sinema salonuna giriyorum. İçerisi dev bir festival çadırı gibi. Sakin, karanlık ve insanın yüzünü gülümseten bir bir korku film müziği çalıyor genelde. Orda 1600 kişilik sinemada ufak bir yaşam ünitesi oluşuyor o 5 gün için adeta. Bir süre sonra simalar tanıdıklaşıyor. Herkes birbirine festivaldeki en sevdiği filmi soruyor. Envayi çeşit korku filmi tshirt’lü, her yaştan insan sıralarda oturmuş öğretmenini bekleyen çocuklar gibi koltuklarında bir sonraki filmi bekliyorlar…

İçeri girip en öne yürüyorum. Genlede bir filmin başlamasına 15 dakika kala falan bizimkileri bulmaya yöneliyorum. Bizim Evrim, Alex, Mitesh, Billy, James, Russ, Steve, Kevin, Joana ve tabi ki her sene Almanya’dan gelen ve bu sene Mercury Rising tshirt’üyle olay yaratan Kosmas’ı buluyorum en önde. Bu en ön sıradaki tayfa birkaç ay öncesinden biletler ilk satışa çıkacağı günün gecesinde Frightfest gişesi önünde kuyruk oluşturuyorlar ve her sene en ön sırayı kapıyorlar. Perdeyle en ön koltukların arasındaki alan adeta bizimkilerin piknik alanı oluyor. Yerde biralar, meyve suları, sandviçler, poşetler, dvd’ler, çantalar.. Hatta bu sefer Steve ve kızarkadaşı bir ara yere oturmuş evden getirdikleri plastik kaplardaki Meksika yemeklerinden dürüm yapıyorlardı!..

Festival boyunca festivalin yöneticileri de bu öndeki “Frightfest VIP bölgesi”nde oluyorlar. Festivalcilerle (daha çok bizimkilerle) sohbet ediyorlar. Bazen bedava poster, tshirt veya dandik dvd’ler dağıtılıyor ve o zaman herkes buraya zombi gibi yığılıyor falan filan… Tabi her film öncesi yerdeki bütün herşey 10 saniye içinde toparlanıyor ve tertemiz oluyor… İşte her sabah bu kocaman sinema salonuna girip bu ön kısıma yürümek benim için festivalin en keyifli detaylarından oluyor…

Ben onlar kadar erken davranamadığım için daha arkalarda oturuyorum. Ama zaten en önde oturmak birkaç film üst üste izledikten sonra biraz zor geliyor bana. Ama yine de yer olunca – mesela birisi o gün erken kaçmışsa veya yemeğe gitmişse falan – boş olan koltuğa oturuyorum diğerlerinin yanına…

Bütün bunların dışında, kendi adıma bu sene Frightfest’in eleştirisini yapmam gerekirse, film kalitesi açısından festival seçkisini yeterince güçlü bulmadığımı söylemem gerek. Bazen üst üste 3 tane aşırı gerizekalı film izleyince insanın herşeyi bırakıp salondan kaçası geliyor… Ama genel olarak Frightfest’te ve bugüne kadar katıldığım bütün janra film festivallerinde olay şudur: filmlerin %30’u çok kötüdür, %30’u çok iyidir, %40’ı da arada gidip gelir. Sonuçta gişede veya başka biryerde kolay kolay izleme şansınız olmayan sıradışı ve ekstrem filmleri, bu janraya aşık olan insanlarla birlikte izlersiniz. Kötü filmlere tahammül etmek, harika filmleri yakalamanın yanında bu işin raconudur…

Ancak işte bu sene o yüzdeler biraz şaşmıştı… Kötü filmlerin yüzdesi %40’a varırken, iyi filmler %20 civarlarında kaldı. Festival boyunca sadece bir tane film tam anlamıyla aklımı başımdan aldı; Geçen sene Fantasticfest’te izlediğim Black Death’ten beri en etkilendiğim film; KILL LIST !!!

Festivalin müdavimleri Neil Marshall, Adam Green ve Joe Lynch gibi isimler yine bizlerleydi ama konuk olarak da geçtiğimiz senelerdeki Tobe Hooper, John Landis, Tony Todd veya Frank Hennenlotter kadar ünlü bir isim yoktu bu sefer. Frightfest’in ana konuğu olarak bu sene Amerikalı bağımsız yönetmen Larry Fessenden vardı. Doğrusu Fessenden’ın bugüne kadar hiçbir filmini izlememiştim. Festivalcilerin çoğu da izlememişti. Ancak şunu söyleyebilirim ki, Fessenden’la sahnede yapılan konuşma ve Fessenden’ın anlattıkları benim için son derece aydınlatıcı ve yüreklendirici oldu. Bir John Landis veya Tobe Hooper’dan almadığım şeyleri Fessenden’dan aldım. Şimdi bu hafta yapacağım ilk iş Fessenden’ın filmlerini bulup izlemek olacak.

Bu arada festival boyunca film aralarında salonda çalan Ennio Moricone müzikleri festivale muhteşem bir atmosfer veriyordu!

Şimdi sizleri filmler hakkındaki notlarımla başbaşa bırakıyorum…

Festivalde 1. Gün

Frightfest bu sene John Carpenter’a saygı duruşu niteliğinde olan “Escape From London” adlı bir kısa parodiyle başladı. Yakın gelecekte Frightfest’çilerin etrafında İngiliz hükümetinin bir duvar örmesiyle içerde kalan festivalcilerin oluşturduğu postapokaliptik bir ortam ve dişi bir Snake Plissken… Festivallin yöneticilerinden Greg Day de tutsak Amerikan Başkanı rolünde… oldukça eğlenceliydi. Ama ilerleyen günlerdeki diğer Carpenter parodileri için aynı şeyi söyleyemeyeceğim, keza beni biraz baydılar…

– Don’t Be Afraid of The Darkness
Festival, Del Toro’nun videodan perdede ön sunumuyla takdim ettiği Don’t Be Afraid of The Darkness ile başladı. Renk ve sinematografi olarak tabi ki harikulade olan ama benim için fazlasıyla klişelerle dolu bir filmdi. Seyirciyi ses efektleriyle zıplatmak üstüne kurulu olması bir yerden sonra sıktı… Ses dizaynı abartılmış ve “kurban dışındaki diğer karakterler bu canavarın çıkardığı sesi nasıl olur da duymaz!” dedirten mantıksız sahnelere sebep vermiş. Mesela bir sahnede küçük kıza ufak canavarlar saldırıyor ve kız çığlıklar atıyor. Kızın çığlıklarıyla birlikte kıza saldıran yaratıkların da çığlıkları duyuluyor. Sonra kapıyı kırıp içeri giren insanlar kaçışan yaratıkları görmüyorlar ve kız delirdi sanıyorlar.. Böyle saçmalıklara sinir oluyorum. Umursamazlık mı diyim, sahtekarlık mı diyim.. bilmiyorum…

Don’t Be Afraid of The Darkness, sanki 1998’den çıkagelmiş bir film gibiydi. Del Toro, senaryoyu 1998’de yazmış ama bir türlü filmi çekmeye fırsatı olmamış. Sonunda da yapımcılığını üstlenip başkasına çektirmiş. Filmdeki bazı etkileyici sahneleri zaten Del Toro’nun o yıldan sonra yaptığı bütün filmlerde fazlasıyla izlediğimiz hissine kapılıyoruz. Aynı temalar, aynı kurgular…

Bir de film aslında 13 yaşındakiler için yapılmış. Del Toro da bunu söylüyor. Ama malesef filme ancak ‘R rated’ ile izin veriliyor. Eğer film Del Toro’nun başta istediği gibi PG13 olsaymış daha manalı olurmuş. 13 yaşında bir çocuk bu filmi izleyip korkar ve eğlenebilir. (Ama sonra 30 yaşına geldiğinde tekrar izlerken sıkılabilir bence…) Filmde R rated olacak hiçbirşey yok. Saçmalık…

– Final Destination 5
Festivalin en sıradan olması beklenirken en eğlenceli filmlerinden biri Final Destination 5 oldu. 3 boyutlu film olayından hiç hazzetmeyen biri olarak, bu tip filmlere 3D olayının çok yakıştığını düşünüyorum. Konusu değil, eğlencesi ön planda olacak 3D dediğin filmin… Ağır başlı olup kendini fazla ciddiye almayacak Avatar gibi. O zaman hiç çekilmiyor. 3D dediğin Final Destination, My Bloody Valentine, Piranha falan olmalı işte…

İşin enteresan tarafı ben hayatımda ilk defa bir Final Destination izledim ve çok eglendim! (İlk 4 filmdeki ölüm sahnelerini Youtube’dan izlemiştim zaten) O yüzden bütün filmlerde var olan bu rüya sahnesini falan hiç bilmiyordum. Baya eğlenceli bir rollercoaster oldu benim için. (‘Rollercoaster’a bakıyorum Zargan’dan Türkçesini kullanayım diye, ‘dağ treni’ yazıyo… başınıza düşsün dağ treni)

Film, sırf başlangıcındaki inanılmaz ötesi ‘köprü sahnesi’ için bile izlenir. Sırf bu sahne için 4 milyon dolar falan harcamış olmalılar (dedi Neon Killer’ın yönetmeni arkadaşım Ben…)

Ayrıca ben bu Final Destination filmlerinin bundan 40-50 sene sonra geriye dönüp şu içinde bulunduğumuz yılların korku sinemasını incelerlerken önemli bir yere tutacaklarına inanıyorum. Slasher’dan evrim geçirerek gelmiş, hiçbir kötü adamın olmadığı, CGI efektleri çok iyi kullanana, sadece ölüm üzerine ölüm olan gençlik komedileri bunlar… Günümüzde korku sinemasının durumuna dair çok manalı bir örnek teşkil ediyor. Sandığımızdan daha kalıcı bir hamburger…

– Holy Maria (kısa film)
Gecenin son filminden önce gösterilen İspanyol kısa filmi Holy Maria, çok sağlam ve çok rahatsız edici bir kısa film olarak midelere yumruk gibi indi! Kafayı Tanrı ve Tanrı korkusuyla bozmuş bir kadının kendi kızını kurtarmak adına kızının vücudunu kesip içine haç sokma sahnesi fenaydı…

– The Theatre Bizarre
İlk gecenin son filmi 6 farklı kısa filmden oluşan bir anthology (derleme) filmiydi. Fikir olarak çok güzel ama uygulamaya gelince biraz fazla düşük bütçeli ve gereğinden çok daha fazla uzundu. Görüntü kalitesi yerlerdeydi. Saat 23.45 gibi başlayan film esnasında birden fazla defa gözlerimi kapatıp uyumaya karar verdiysem de her seferinde ilgimi çekecek dehşet birşeyler oluyor ve film ilgimi canlı tutmayı başarıyordu. Kısa filmleri teker teker değerlendirince her birinde beni tavlayan ufak bir detay bulduğumu söyleyebilirim. Lovecraftvari bir kurbağa kadın kostümü, kesik penisler, kurbanının gözünden şırıngayla hafızasını çekip kendi gözüne enjekte edenler, ve bütün kısa filmlerdeki ortak aldatma ve aldatılma teması kabus gibiydi. Hele ki iki sevgilinin birbirini aldatıp yüreğini parçalamaya çalıştığı ve birinin kabusundan uyanıp diğerinin kabusu olduğu, sonra diğerinin o kabustan uyanıp tekrar diğerinin kabusu olduğu kafa pişiren film, fikir olarak çok iyiydi. Sonuç olarak, bütün ucuzluğuna ve pisliğine rağmen ben bu filmi gönül rahatlığıyla b-film sevenlere tavsiye edebilirim diyebilirim…

2. Gün

Festivalin 2. ve 3. günü benim için zincirleme düş kırıklığıydı… iyi filmler vardı ama hiçbiri beni koltuğuma çivilemedi… İkinci günün ilk iki filmi Rogue River ve The Holding’i izlemedim ama izleyenlerden tek bir güzel kelime duymadım. O yüzden geçiniz…

– Total Icon: Larry Fessenden
Dediğim gibi bu sene festivalin ana konuğu pek tanınmayan ama modern bağımsız Amerikan korku sinemasında oldukça önemli bir isim olan Larry Fessenden’dı. No Telling, Habit, Wedigo, The Last Winter ve Skin And Bones gibi filmlerin yönetmeni, bugünkü korku sinemasının takılmış olduğu bataklığı, korku filminin isyankar doğasını ve büyük stüdyoların ürettiği fast food korku filmlerinin korku sinemasına verdiği zararı anlattı. Ardından Ti West, Adam Green, Joe Lynch ve Lucky McKee gibi yönetmenlerin de katılımıyla olay bir panele dönüştürüldü. Genç yönetmenler, büyük stüdyoların akıl almaz salaklıkta istekleri, umursamazlıklarını ve zorluklarını anlattılar. Hollywood’daki herhangi bir büyük bir stüdyo yöneticisinin The Shining’den bile haberi olmamasının çok normal olduğunu hayretler içinde öğrenmiş oldum…

– Urban Explorers
Berlin yeraltı sistemlerinin yüzde 60’ına bilmemkaç yıldır hiç girilmediğini bildiren siyah üstüne beyaz etkileyici birkaç cümleden sonra başlayan ve o andan itibaren yokuş aşağı giden mega dandik bir film Urban Explorers… Dört uluslararası üniverste öğrencisi, macera olsun diye sırt çantalarıyla Berlin yeraltı tünellerinde bir maceraya çıkıyorlar ve orada yıllardır yaşayan eski bir Nazi yamyam tarafından birer birer avlanıyorlar. Aslında kulağa güzel geliyor biliyorum… ama değil, rezalet bir film. Başrol karakterinin Nazi’yi silahla vurduktan sonra başında dikilip, kurşunu olmadığı için eline aldığı demirle adamın kafasına değil de vücüduna vurduğu, ve sonraki sahnede tabi ki adamın ayağa kalkıp bunları kovalamaya devam ettiği sahne zaten benim için yan yatmış gidiyor olan filmi tamamen batırdı! Bir tek, ama bir tek, filmin en son sahnesinde Nazi katilin alakasız bir şekilde otomatik diş fırçasıyla dişini fırçaladığı sahne beni baya bir güldürdü. Film güzel olsaydı, muhteşem bir final olacakmış…

– The Glass Man
Seyircileri ikiye ayıran bir İngiliz filmiydi The Glass Man. Ben filmi sevenlerdenim ama kesinlikle bir klasik değil ve nereden bakarsanız bir 25 dakika daha kısa olsaymış daha iyi olurmuş dediğim bir film oldu. İş hayatında büyük bir felakete doğru sürüklenen ve sosyal hayatında da bataklıkta olan komik ve ezik bir adamın hayatının kabusa dönüşmesini anlatan filmin başrolünde Andy Nyman muhteşem bir performans gösteriyor. Bana biraz The Office’teki (ingiliz yapımı olan) David Brent’i hatırlattı. Gülseniz mi, acısanız mı, nefret mi etseniz bilemiyorsunuz. Filmin kara mizah gibi başlayıp iyice karanlık bir noktaya gitmesini etkileyici buldum diyebilirim…

– Tucker & Dale vs. Evil
2. günün tartışmasız favorisi Tucker & Dale oldu. Normalde korku komedi konusunda çok seçiciyimdir. Çok beğenmedikçe güzel demem. Ama Tucker & Dale gerçekten baya baya iyiydi. Film, klasik ormana kamp yapmaya giden üniversteli gençler ve onları izleyen iki tekinsiz dağ kırosu formatıyla başlıyor. Cabin Fever gibi. Ama tahmin ettiğimizin aksine 2 beyaz kıro (Tucker ve Dale) son derece iyi kalpli, saf ve şapşal iki karakter çıkıyorlar. Ancak bunu anlamayan ve onlardan korkan ünivertseli gençler türlü görülmez kazalarla ölmeye başlıyor ve kendilerinin bu iki cani adam tarafından avlanmaya çalıştıklarını sanıyorlar. Oldukça saçma sapan bir komedi olsa da, bence film sululuk ve akıllı bir senaryo arasındaki çizgiyi çok iyi yürüyor. Masis, Murat Kızılca ve Korkusitesi ekibinin gülmekten yerlere yatacağı türden…

– Vile
Torture Porn furyasının son örneği Vile, rezalet ötesi bir filmdi. Bir grup insan kaçırılıp bayıltılıyorlar. Uyandıklarından kendilerini bir odada buluyorlar. Odada onlara ne yapacaklarını söyleyen bir ekran, herbirinin beynine bağlı bir mekanizma falan offf… yazarken bile sıkıldım. Yani kapalı ortamdaki adamların birbirlerine işkence yapması için yaratıcılıktan çok uzak ve çok salak bir dizi mazeretten sonra millet birbirini kesip biçmeye başlıyor. Mantıksızlıklarla seyirciyi salak yerine koyan senaryo akıp gidiyor… Cube ve Saw filmlerini izleyip bu filmleri en sığ şekilde taklit etmeye çalışan bir kafanın ürünü.. Benden uzak…

3. Gün

– Troll Hunter
Bir gün önce 5 film izleyip, üzerine gece saat 2’ye kadar içip, sonra da sabah kalkıp saat 10.30’daki ilk filme yetişenlerin festivali Frightfest! Ama malesef ben onlardan olamadım bu sene… Uykumu ihmal etmedim, edemedim… 3. günün ilk filmi Troll Hunter, festivalin en eğlenceli ve iyi filmlerinden biriydi. Ama ben zaten neredeyse 5 ay önce indirip izlemiştim filmi. Bu yazıyı okuyan birçoğunuz da izlemiştir eminim. Masis’in güzel bir yazısı olacak hatta Troll Hunter üzerine… Film, bu haftasonu İngiltere’de vizyona girdi. Amerikan yeniden yapımını patlatırlar yakında sanıyorum…

– The Wicker Tree
Kült klasik The Wicker Man’ın (1973) aynı yönetmen tarafından 30 yıl sonra çekilmiş devam filmini yarısından yakalayabildim. Ama izlediğim kadarıyla baya sıkıldım. İzleyen herkes de büyük hayal kırıklığına uğramıştı zaten. Filmden sonra yönetmenin sahneye çıkıp Nicholas Cage’li yeniden yapım filmini yerin dibine sokması herkesi mutlu ederek tesellimiz oldu…

– Panic Button
Allah bu filmin belasını versin. Yarıda çıkmamak için kendimi zor tuttum. Vile mı daha kötü bu mu daha kötü diye düşündüm film boyunca. Bir sosyal paylaşım sitesinden ödül kazanan dört kişi uçakla tatil kazanıyorlar. Uçakta kendilerine özel yaşamlarıyla ilgili bir test uygulanıyor ve sonunda ‘hadi len ordan’ dedirtecek şekilde bu insanlar birbirlerini öldürmek zorunda bırakılıyorlar yine. Yine mantıksızlıklar, yine çok sığ ve dar görüşlü bir alt metin, ve yine benden uzak olası bir film…

– Fright Night 3D
Festivalin ikinci 3 boyutlu filmi beklediğimden daha eğlenceli bir çocuk filmi çıktı. Sonuçta ben bu tarz filmler için gelmedim Frightfest’e tabi, ama yine de bir çocuk filmi olarak hoşuma gitmedi desem yalan olur. Kütüphanemizde Goonies ve Pet House Detectives gibi filmlerin yanına koyabiliriz. Ama bu filmin 3D olması kadar büyük bir saçmalık görmediğimi de eklemeliyim. Sadece baş ağrısı… Film boyunca 3D olmasını gerektirecek hiç bir sahne bi olay göremedim ben…

– The Woman
Son zamanların en başarılı ve asap bozucu korku yazarı Jack Ketchum’un yazdığı ve kült film May’in yönetmeni Lucky McKee’nin yönettiği The Woman, şüphesiz festivalin en iyi filmlerinden biriydi. Doğrusu filmden ne bekleyeceğimi bilmiyordum. Ketchum’un beyaz perdeye uyarlanan eserleri çok vurucu olsalar da hep bir yarım kalma durumu söz konusuydu benim için. McKee’nin çabucak kült statüsüne ulaşan ilk filmi May’i hala izleyememiştim, ve Masters of Horror dizisinde yönettiği Sick Girl bölümünü çok kötü bulmuştum. Bu sebeple The Woman’dan da birşey beklemiyordum… Ama film başladıktan 10 dakika sonra bu sefer farklı bir şey izliyor olduğumun hemen farkına vardım. Gerçekten oldukça sert ve cesur bir film vardı karşımda…

The Woman, vahşi doğada deri paçavralarla vücudunu örtmüş, pislik içinde, elindeki tek bıçağıyla avlanarak yaşayan gizemli bir kadının, melek görünümlü şeytan bir aile babası tarafından yakalanıp evin bodrumunda esir edilmesini anlatıyor. Bu iki ekstrem karaterin çatışmasını anlatan film, merak duygusunu kadının üzerine, gerilimi de babanın üzerine kurmuş. Filmde oyunculuk çok ama çok iyi. Vahşi kadın, psikopat baba, ezilen anne ve delirmeye mahkum çocuklar… Herkes rolünü son derece inandırıcı oynuyor. Baba karakteri bana biraz ödüllü Yunan filmi Dogtooth’taki aile babasını, biraz da Reha Erdem’in Hayat Var’ındaki kötü polis babayı hatırlattı. Adam hem karısını ve büyük kızını adeta zombiye çevirecek kadar onların duygularını ezip yoketmiş, hem de evin küçük kızını şımartacak ve oğluna toz konduramayacak cinsten bir ahlaksız.

Filmi çok sevmeme rağmen, vahşi kadının kahkülünün kuaför elinden çıktığının belli olması bütün keyfimi yarı yarıya kaçırdı. Filmdeki vahşet sahneleri de biraz sınıfta kalıyordu. Ama yine de bunlar The Woman’ın bu sene izleyebilceğiniz en enteresan filmlerden biri olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Tolga Demirtaş’a özellikle tavsiye olunur.

– Chillerama
Frightfest’in sevgili ikilisi Adam Green (Hatchet, Frozen) ve Joe Lynch (Wrong Turn 2) bu sefer bir korku derlemesiyle karşımızdaydılar. Gecenin son filmi olması, aşırı sulu olması ve sadece cinsel espriler üzerine kurulu olmasından dolayı ilgimi kaybettiğim ve uyuklamaya başladığım filmde Joe Lynch’in bölümü fena değildi. Joe Lynch bize sinemanın ilk dev spermini sundu. Dev sperm derken ama Godzilla kadar falan obişeyden bahsediyoruz. Ortaokul öğrencisi olsam gülmekten yerlere yatardım, doğruya doğru… Adam Green’in bölümünün adı ise Diary of Anne Frankenstein’dı. İsmi yeter herhalde. Ama bunu da geçen sene izlemiş olduğumuzdan dolayı yine çok tatmin olmadık Frightfest seyircisi olarak… Diğer adını bilmediğim bir yönetmenin Grease parodisi kısa filmi esnasında ise dayanamayıp çıktım sinemadan. Çıktım bir baktım Evrim Ersoy da dışarıda : ) 10 numara beraber Phoneix’e gidip içtik bir güzel…

4. Gün

– The Divide
3 gün 3 gece Frightfest maratonu üzerine sabaha karşı saat 3’te canlı olarak Brezilya’da ilk kez düzenlenen UFC’yi de izleyince ertesi sabah çok istememe rağman uyanıp Xavier Gens’in yeni filmine yetişemedim. İzleyenlerin hepsinden çok iyi şeyler duydum. Evrim de baya beğenmişti. Ama yakında vizyona çıkıyormuş. Hemen bulup izlemek lazım.

– Kısa Filmler ve Andy Nyman’ın Frightfest quiz’i
Bu seneki kısa filmler arasında bir tane bile aşık olduğum film çıkmadı. 10 filmin 8’i komediydi zaten. Çoğu da sulu komedilerdi. Geçen senenin olay yaratan Portekiz kısa filmi Papa Wrestling’in yönetmeni çocuklar bu sefer de Banana Mutherfucker diye bir filmle gelmişler. Bu sefer Papa Wrestling kadar iyi değildi. Troma’dan öteye geçememişler ama yine de eğlenceli tabi. Daha sonra kendileriyle sohbet ettim. Baya heycanlı ve istekli çocuklar. İleride çok başarılı olurlarsa hiç şaşırmam.

Andy Nyman’ın quiz’i yine çok eğlenceliydi. The Glass Man’in başrol oyuncusu, son iki senedir Frightest’le güzel bir ten uyumu yakaldı. Seneye 3. quizle karşımızda olacakmış. Bu quiz muhabbetindeki soundtrack bölümü çok hoşuma gidiyor. Seyircilere 20 tane soundtrack dinletiliyor. İlki 20 saniye, ikincisi 19, üçüncüsü 18.. öyle gidiyor. Sonuncusu 1 saniye : ) Seyirciler de bunların hangi filmlerden olduğunu bilmeye çalışıyor. Quiz sonunda kağıtlar yoplanıyor ve gecenin ilerleyen saatlerinde kazanan açıklanıyor…

– The Innkeepers
Frightfest sonunda 4. gününde sağlam bir Frightfest günü havasına bürünmüştü! House of The Devil’la gönülleri fetheden Ti West, bu sefer bir hayaletli otel filmiyle karşımızdaydı. Tıpkı House of The Devil’daki gibi konu ne kadar klişe olsa da, Ti West filmlerini soluk soluğa izlenir kılmayı başarıyor bir şekilde. Ancak filmin sonlarına doğru ‘hadi canım o kız tek başına hayatta oraya gitmez!’ dedirten sahneler biraz kantarın topuzunu kaçırdı. Sonuç olarak karakterli bir film, güzel bir seyirlik… Bir daha izlemek için can atmam ama bir sonraki Ti West filmini yine iple çekiyorum.

– Sint / Saint
Geçen sene Finlandiya’dan çıka gelen muhteşem ötesi ‘Kötü Noel Baba’ filmi Rare Exports’u hatırlayacaksınız… Saint de bizlere Hollanda’nın Noel Babası olan Sinterklaas’ın (Aziz Nikolas) aslında bir canavar olduğunu anlatan eğlenceli ve acayip bir filmle geliyor. Ancak bu sefer Rare Exports gibi orjinal bir film yok karşımızda. Amsterdamned’ın (1988) yönetmeni Dick Maas’ın ‘Kötü Aziz Nikolas’ hikayesi, fazlasıyla Halloween klonu bir slasher olmuş. Biraz sıradan bir Hollywood korku filmi izliyor havasına kapılmadan edemedim. Fena değildi ama ölüm sahneleri arasında beklemekten sıkıldım ve fırsattan istifade gidip rahat rahat bir öğlen yemeği yemek için yarısında çıktım filmden. Ama aslında yarısında çıkılacak bir film değildi yani…

– Kill List
Tartışmasız festivalin en iyi filmi! Aslında seyircilerin bir kısmı filmi çok sevdi, bir kısmı biraz hayal kırıklığına uğradı. Ama bence tartışmasız yılın en iyi filmi! En iyi yabancı film Oscar adayı olsun!

Kill List hakkında ne kadar az şey bilirseniz o kadar iyi (ama tabi ben çok düşük bir beklentiyle izledim, şimdi siz ‘oha çok iyi bir film çıkacak’ diye gidip biraz hayal kırıklığına uğrar mısınız kesitremiyorum). Londra’da 2 Eylül’de vizyona giren filmi kesinlikle sinemada bir kere daha izleyip tekrar değerlendireceğim. Film, iki kiralık katilin aile hayatını ve iç dünyalarını anlatıyor. Geçen sene Black Death beni nasıl etkilediyse bu film de öyle derinden etkiledi diyebilirim. 5 yıldız! İki başparmak yukarı! Dört!

– Detention
Valla ben bu filmin yarısında çıkacaktım ama Duke Mitchell Film Klubü’nün kurucuları Evrim Ersoy ve Alex Kidd’e sorarsanız festivalin en iyi filmi! Biraz Donnie Darko (2001), biraz Heathers (1988), biraz Scott Pilgrim (2010) .. ama kesinlikle bir Donnie Darko derinliği yok bence filmde. Son derece sığ, baştan sona 80’lere gönderme yapmaktan başka hiçbirşeye yaramayan bir gençlik filmi. e2 kanalında izlediğim bi dizi tadı verdi bana vere vere… Bi de şu var tabi bu filmin gönderme yaptığı filmlerin yarısını belki izlememişimdir. Ama filmin sadece o dönemde o filmleri izleyenelere hitap etmesi bence çok keyifli değil. Filmde bir evrensellikten söz etmeye imkan yok!

Filmin sinematografisi çok iyi ama açıkçası ben yönetmenin bir önceki filmi Torque’u (2004) bu filme tercih ederim. Bir de şu var, herşeyi geçtim, bu filmin Frightfest’te ne işi var?? İçinde iki tane uyduruk karikatürize ölüm sahnesi var diye… Yani bilmiyorum sevenler olacaktır illa ama benim çay bardağım değil…

5. Gün

Festivalin son gününde yine günün ilk filmini – Guine Pigs – kaçırdım. Ama kimsenin bu filmden bahsettiğini hatırlamıyorum.

– Deadheads
Çok çok iyi olmadıkça zombi komedisi hiç sevmediğim için bu filmden de yarısında çıktım. Festivalin son günü olunca tahammül sınırlarımız da düşmüş oluyor tabi haliyle…

– Sennentuntschi
Bu film enteresan bir filmdi. İsviçre’nin ilk janra filmiymiş. Bir korku filminden çok, içinde bir halk efsanesi ve hayalet geçen giallo-vari bir dedektiflik filmi gibi… Sinematografi çok iyi. Mekanlar (İsviçre Alpleri) çok iyi… Genel olarak hani şurası kötü olmuş diyemeyeceğim. Bu filmi festivalin en iyileri arasında gösteren birçok festivalci vardı ama beni sarmadı doğrusu… Sıkıldım.

– Inbred
Gelelim festivalin en heycanla beklenen, pislik vahşet filmi Inbred’e… 2001 yapımı trash İngiliz metal-korku filmi Cradle of Fear’in yönetmeni Alex Chandon, sonunda yeni bir filmle karşımızda olduğu için çok heycanlıydık. Filmin fragmanı oldukça iyiydi. Alex’le festival boyunca içip sohbet etme fırsatı buldum. Son derece kafa bir herif. Ama gelgelelim film malesef çok vasattı. Hani 80’lerde olsak, Alex bir Video Nasty yönetmeni olarak enteresan bir yere gelirdi ama bu devirde Inbred gibi bir film pek işlemiyor… (Cradle of Fear’ın da ilk 20 dakikasını çok severim ama onun da gerisi korkunç derecede kötüdür)

Inbred, şehirden gelen iki eğitmen ve 4 genç öğrencinin kuzey İngiltere’de allahın unuttuğu küçük bir köyde bir grup manyağın içine düşmesini anlatıyor. 2001 Maniacs (2005) gibi biraz… Çocuklar yakalanıyorlar, kaçıyorlar, absürt işkence sahneleri falan filan… Yönetmen Chandon’ın bu film için ilham kaynakları Texas Chainsaw Massacre (1973), Deliverance (1972) ve Straw Dogs (1971) gibi filmlermiş… Güzel, ancak Inbred’i bunların arasına koymak bu filmlere biraz haksızlık olur. Fazlasıyla sığ bir senaryo ve iki boyutlu karakterler… Bir de herşeyi geçtim, olaylar başlayana kadar ilk yarım saat çok sıkıyor film.. Hani baştan sona Cradle of Fear gibi bir vahşet filmi olsa yine daha eğlenceli olacak. Filmdeki tek iyi şey başrol oyuncusu Jo Hartley’nin performansıydı. Yine de Chandon yine bir film yapsa merak edip izlerim tabi. Umudu kesmiş değilim.

– Rabies
Festialin kapanış filmini (A Lonely Place to Die) izlemek yerine küçük salonda yoğun ilgi üzerine tekrar gösterilen İsrail filmi Rabies’i izlemeyi tercih ettim. Rabies, bir korku filmi değil aslında, bir slasher. Ancak bu devirde orjinal ve farklı bir slasher yapmayı başarabilmek gibi çok zor bir hedefi 12’den vurduğu için alkışı hakediyor. Sinematografisi gayet iyi olan filmde senaryo ve diyaloglar ilk 45 dakika beni oldukça filmden soğuttuysa da, devamında kalbimi kazanmayı bildi.

Filmin iki genç yönetmeniyle festival boyunca sohbet etme şansı buldum. Son derece akıllı ve ne yaptıklarını bilen adamlar. Korku edebiyatçısı değiller ama yaptıkları işi çok iyi yaptıkları ve bu filmle harika bir damar yakaladıkları kesin.


– Kidnapped / Secuestrados

Küçük salonda oynayan ve daha önce izlemiş olduğum için izlemediğim Kidnapped, kesinlikle son senelerde gördüğüm en iyi filmlerden biri! Sene içinde filmi inceleyen Murat Tolga filmi neden beğenmediğini bu sayfalarda çok güzel anlatmıştı ama ben kendisine katılamıyorum. Bu film bence modern bir Last House of The Left ve Fransız dehşet sineması karışımı bomba bir şey… Teknik olarak çok üstün olmanın yanında hem hatasız, hem bu kadar karanlık ve bu kadar acımasız bir film çok kolay çıkmıyor…

Yazar hakkında: Can Evrenol

2007 yazında tamamen kendi imkanlarıyla, doğup büyüdüğü mahallede, arkadaşlarının da yardımıyla çektiği SANDIK adlı kısa film, ''Fantasia Film Festival'', ''BIFFF'' ve ''Frightfest'' ve dünyanın en önde gelen korku ve fantastik film festivallerine seçildi. Londra’da Middlesex Üniversitesi’nde ''Moving Image'' master'ı yaptı.

6 Yorumlar

  1. Can’in yazisi her seneki gibi guzel olmus ama tabii ki duzeltmeler yapmak da lazim.

    Oncelikle 5.gun sabahi oynayan film ‘Guinea Pigs’ degil ‘Anight in the woods’ du – guinea pigs bitmedigi icin iptal oldu – sanirim Can’in gozunden kacmis.

    Birde 2.gun deki sabah ‘Rogue River’ hic fena degildi – herkes cok kotu dedi diye biraz abartmis – Bill Moseley gozleri dolduracak bir oyunculuk cikariyor.

    Benim icin fetivalin favori filmi ‘Detention’ oldu – belki herkese hitap etmeyebilir ama belirli bir frekans’tan yayin yapan her izleyici icin cok sey ifade edecek bir film.

    Ayrica Dick Maas’in ‘Sint’ in hak taniyin, Can gibi ortasinda cikmayin. Her ne kadar Can yazida cok Hollyvudvari dese de- Dick Maas Hollywoodvari ile giallo yi birlestirip Amsterdan’la evlendiren bir insan – Dick Maas’in Amsterdamned ya da The Lift filmlerin keyif alanlar icin ‘Sint’ inanilmaz guzel bir seyir. Mutlaka diyorum.

    Simdi sirada Hong Kong Film Festivali, Ispanyol Film Festivali, Raindance ve Londra Film Festivali var – bakalim sezon nasil gececek.

  2. Can, sayende Frightfest’in heyecanını seninle beraber yaşamış kadar oldum. Tucker & Dale’i izlemiştim ve dediğin gibi çok eğlendim. Hatta izlettiğim arkadaşlarım da çok beğendi, eğlenceli bir film.

    Hala izlemediğim ve merak ettiğim festival filmleri ise; The Woman (Lucky McKee’yi pek sevemesem de bu filmini merak ediyorum), The Divide, The Innkeepers, Sint ve tabii ki Kill List.

    Senin notlarından sonra ise The Theatre Bizarre, The Glass Man, Detention ve Sennentuntschi izlenecekler listeme ekledim.

    Ellerine sağlık.

  3. Çok güzel ya… Şu dünyada katılmayı istediğim sayılı etkinliklerden biri diyebilirim. Geçen sene de Can Evrenol’un yazısını severek okumuş tüm filmleri takip edip izlemeye çalışmıştım. Bu sene bazılarını şimdiden izlemişim bile internet sağolsun. Ama izleyecek daha çok film var yine de. Yazı yine mükemmel. Frightfest ruhunu çok güzel yansıtmış. Teşekkürler Ötekisinema ve Can Evrenol…

  4. Ellere saglik Can, yine eglenceli ve doyurucu bir festivalin gunlugune imza atmissin. Izleyecek bir dolu film cikti : )

  5. Bu festival-gezi serileri güzel oluyor, zevklen takipteyiz. :D

  6. Senin tabirinle ‘Bombalar Bombastik’ bir yazı ve tanıtım Can! :)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: