Dylan Dog: Dead of Night (2010)

1996 senesinde, Dylan Dog Türkiye’de AD Yayıncılık tarafından Ege Görgün editörlüğünde yayınlanmaya başladığında bu seriye pek ısınamamıştım (keza aynı sıralarda yayınlanmaya başlayan Nathan Never’a da…). Ezelden beridir bir Atlantis-Martin Mystere hayranı olduğumdan, Dylan Dog’un korku ve dehşet hikayeleri beni Martin’in gizem, paranormal aktivite, Mu ve Atlantis dolu hikayeleri kadar çok etkilememişti ilk başta. Ayrıca, gözlerim de balon yazılarında kullanılan fontu yadırgamıştı. Kadim dostum Emrah Yılmaz Groucho Marx’a lan hayranlığının da etkisiyle Dylan Dog’u da takip ediyordu. Ben de Kabuslar Dedektifinin öykülerini onun sayesinde okuyordum. Maalesef bu seri sadece 10 sayı sürdü, fakat neyse ki Doğan Egmont Yayınlarıyla yoluna bir süre devam etti. Tabii bu arada olan oldu ve ben de bir DD fanına dönüştüm. Eski sayıları toplamak için sahaf sahaf dolaşmaya başladım.

İtalyan yazar Tiziano Sclavi’nin yarattığı ve Sergio Bonelli Editore’nin yayınladığı Kabuslar Dedektifi Dylan Dog, İtalya’nın en çok satan çizgi romanı olma özelliğini taşıyor. 1986’da yayın hayatına merhaba diyen Dylan, alışagelmiş çizgi roman kahramanı kalıplarını yıkan, mükemmelliyetten uzak, sıklıkla kaybeden, kalbi kırılan, eski alkolik, hayli melankolik, bir garip ademoğludur. Vejetaryendir, bitmek bilmeyen bir gemi maketi ve çalmayı bir yürlü beceremediği bir klarneti vardır. En yakın dostu ve yardımcısı ise Groucho Marx/Arşak Palabıyıkyan’dır. Dylan Dog öyküleri klasik korku literatüründen beslenmesinin yanısıra gerçeküstücü bir havaya da sahiptir ve insan doğası üzerine edebi birtakım çıkarımlar da yaparlar. Bir bakıma Amerika’da aynı dönemde Frank Miller ve Alan Moore gibi yazar ve çizerlerin yaptığı çizgi roman devriminin bir benzerini de Tiziano Sclavi Dylan Dog da gerçekleştirmiştir. Öyle ki, Umberto Eco’nun “İncil’i, Homeros’u ve Dylan Dog’u günlerce sıkılmadan okuyabilirim” dediği rivayet edilmektedir.

Kevin Munroe’nun 2010 tarihli uyarlaması Dylan Dog: Dead of Night’ın bahsini ilk duyduğumda şaşırmıştım. Dylan’ın Amerika macerasının pek başarılı olmadığını biliyordum. Dark Horse Yayınlarının Amerika’da 1999’da yayınladığı seri sadece altı sayı sürmüştü. Bildiğim kadarıyla, Amerika’da büyük bir hayran kitlesinden bahsetmek çok mümkün değildi. Fakat internete ilk düşen resimler umut vericiydi. Her ne kadar Rupert Everett’tan başkasını gönlümüz Dylan olarak kabul edemeyecek olsa da, Superman Returns’ün yıldızı Brando Routh, kırmızı gömleği ve siyah ceketiyle fena bir Dylan olmayacak izlenimi veriyordu.

Kimi açılardan çizgi romana oldukça sadık kalan bir metin sunuyor Dead of Night. Dylan’ın kılık kıyafeti, klarnet çal(ama)ması, masasındaki Groucho Marx fotoğrafı (telif hakları nedeniyle Amerika’daki Dylan Dog çizgi romanları ve filminin Groucho Marx karakterini kullanması mümkün olmuyor), ölen eşine yapılan göndermeler gibi ayrıntılar var. Dylan Dog çizgi romanlarının çoğunun ana fikri olan “canavar olarak gördüklerimiz aslında canavar olmayabilir, ‘sıradan’ insanlar bazen daha canavarca işler yaparlar” da birkaç kez gözümüze sokulurcasına belirtiliyor. Fakat,  maalesef pek çok çizgi roman uyarlamasının düştüğü hataya Dylan Dog: Dead of Night da düşmüş. Consantine de olduğu gibi aslen  de olduğu gibi aslen İngiliz olan karakteri Amerikalı yapmak, o da yetmezmiş gibi Londra’dan alıp New Orleans’a yerleştirmek, çizgi romanlardaki hüzünlü ve sürreal atmosferi alabildiğince geriye atıp, komedi unsurlarını, klişe “one-liner”ları (tek satırlık replikleri) öne çıkararak alabildiğine sıradan ve yüzeysel bir film ortaya çıkarılmış.

Dead of Night’ın senaryosu, son dönem popüler korku filmleri ve dizilerinden kolaj yapılarak yazılmış sanki. Underworld’deki gibi bir canavarlararası savaş söz konusu, Night Watch’daki gibi aramızda yaşayan, fakat bizim haberdar olmadığımız, canavarlar var ve birinin (Dylan’ın) onları gözetim altında tutması gerekiyor. True Blood’daki gibi vampir kanı bağımlılık yaratan bir madde olarak satılıyor, gece kulübü işleten vampirler var. Revenant’taki gibi ölümden dönen, bedeni çürümesine rağmen zihinsel işlevlerini henüz kaybetmemiş bir karakter mevcut. Ortada bu kadar güzel Dylan Dog hikayesi varken neden böyle bir yola gidildiğini anlamak mümkün değil.

Oyunculuklardan bahsetmek gerekirse, Dylan rolünde Brandon Routh ve esas kız Elizabeth rolündeki Anita Diem oldukça donuk performanslar ortaya koyuyorlar. Dylan’ın kankası ve yardımcısı rölünde Sam Huntington (ki kendisi Superman Returns’de de Jimmy Olsen’i canlandırdığından Brandon Routh’un yardımcı oyuncusu olma konusunda tecrübeli bir arkadaş) onlara nazaran daha başarılı. Özellikle zombiye dönüşmesinin ardından filmdeki birkaç komik sahneye imza atıyor. Filmin bütçesinin düşüklüğünden kaynaklanan birtakım dezavantajlar da var. Örneğin özel efektler, bilhassa sondaki CGI yaratık bir hayli göze batıyor.

Belli ki Dylan Dog okurları dışında genel bir izleyici kitlesine hitap edecek bir film yapılmaya çalışılmış. Halbuki korku/fantastik film izleyicileri buna benzer filmleri birçok kez gördüler ve aynı filmi bir kere daha görmek için özel bir sebepleri yok. En azından hayranlar bir nebze olsun mutlu edilebilirdi. Okuduğum film eleştirilerinin büyük bir kısmı filmin vasat bulunduğunu gösteriyor. Bir İtalyan film eleştirmeninin şu tespiti aslında olayı özetliyor: “Teknik olarak, Dylan Dog: Dead of Night kötü bir film değil, hatta yer yer ilginç de olabiliyor. Ama bu bir Dylan Dog filmi değil.”

Kanaatimce, hala tek gerçek Dylan Dog filmi, aslen bir Dylan Dog filmi olmayan Dellamorte Dellamore. Eğer iki filmden birni tercih edecekseniz, onu izlemenizde fayda var.

Yazar hakkında: Can Yalçınkaya

Müzmin öğrenci, Punk Akademik. Avustralya'da yaşıyor ve Türk sineması ve popüler müziğinde melankoli üzerine çalışıyor. Çizgi romanlar, filmler, kitaplar, fanzinler ve saireyle haşır neşir olmayı, yazmayı ve çizmeyi seviyor.

3 Yorumlar

  1. Teşekkürler Can
    böyle bir film olcağını tahmin ederek uzak durmuştum. Daha da izlemem herhalde…

  2. Evet Can, insalah ileride daha iyi bir uyarlama yapilir, bakalim.

  3. sinema ilginc bir sektor,yapimcilar yonetmenler yeni proje ve fikirlerin kendilerine ulasmamasi icin ellerinden gelene yapiyorlar ve bir obur taraftan orgjinal ve yeni fikir bulamadiklari icin ya remake yada klise film cekiyorlar.guzel film demek en sok teknoloji kamera en iyi gorselefekt demek degil, iyi filmler iyi senaryolardan cikar,bir yonetmen iyi bir senaryodan kotu bir film cikartabilir,ama kotu bir senaryodan ne yapsan iyi bir film cikmaz.eminmim binlerce senarist grcekten guzel fikirleri ile birlikte yapmci ve yonetmenlerin en basit sekreter duvarina takilmis bekliyorlardir …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: