Gölge Oyunu: Yorumcunun Silüeti

BEETHOVEN’IN DİRİLİŞİ

“Dinlerken zihinlerde Beethoven’ın canlandığı ve en iyi icracının varlığını belli etmeyen icracı olduğu izleniminin verilmesi…”

Bu sözler Nicholas Cook’un, Müziğin ABC’si isimli çalışmasında icracının besteciyle olan ilişkisinde; Hans Von Bülow’un bir Beethoven yorumcusu olarak değerlendirilişinde “icracının rolünün bestecinin yarattıklarını tekrarlamak olduğunu kabul eden fikir”e hizmet etmesi amacıyla kullanılmıştır. Bu da Cook’un (a) ikinci bir statüdeki icracı ve (b) değer atfedilen, karizmatik yorumcu olarak iki farklı yaklaşım ortaya koymasını sağlamıştır.

Cook’un örneklediği üzere 1900’lerden sonra besteciyi kendi eserlerini icra ederken görmek, çağdaş yorumcunun dinleme şansını yakalayabildiği kayıtlara da vurgu yaparak esas olanı taklit ettirtecek yorumlama biçimini gündeme getirmiştir. Tartışma ne kadar sürerse sürsün, ideal yorum, yorumcunun ilk bastığı yanlış(!) notadan en son bastığı doğru(!) notaya doğru upuzun bir hatırat olduğundan, bu journal intime, hem pohpohlanmanın hem de ikinci plana atılmanın arkasındaki gerek yirmi yıla varabilecek alışma sürecini, gerek yorumcunun eserin kendisini reddedişini kabul edişini büyük bir samimiyetle sayfalarında barındırmalıdır.

JOURNAL INTIME: ADA McGRATH’İN “TAK” SESİ

Amour’da (Haneke, 2012) kendini temsil eden piyanist Alexandre Tharaud ‘un repliği çarpıcıydı: “Bütün hayatım Schubert oldu, tercihen tüm sonatlarını kaydetmek istiyorum ama yine de bunun için bir kaç yıla ihtiyacım var” diyordu Tharaud. Chopin: Journal Intime’de hayatına diğer bestecilerden daha fazla eşlik eden Chopin’in sadece notalarla ifade edilebilecek bir zevki değil, konservatuvara girişini, arkadaşlarını, bulunduğu mekanları, toplantılarını, sevdiklerinin kaybını ve katıldığı bir cenazede ilk duyduğu Largo in C Minor’ı hatırlattığı bir yorumlama ve kayıt sürecinde Tharaud, protez bir parmakla tuşlara dokunurken “tak” sesini ilelebet kulaklara işletecek Ada McGrath (Holly Hunter, Piano, Jane Campion, 1993) karakterine bürünmüştü adeta. Ardındaki “karizmatik icracıların pohpohlanması” tabiriyle “icracıların ikinci bir statüye yerleştirilmesi” tabiri arasındaki karşıtlığa engel olmak için gerek bu ilk yanlıştan son basılan doğru notaya kadarki sürecin altına atılan imza. Tharaud’un Amour’daki repliğinden de açıkça anlaşılıyordu ki tıpkı Chopin gibi Schubert de Tharaud’un hayatına kendisi tarafından davet edilerek bir journal intime oluşturmuştu: Schubert yorumlarını barındıran üç albüm yayınlayabilecek denli olgun, yetkin ve ideal ama tüm sonatların kaydedilmesi için daha yıllar gerektiğini söyleyen birkaç anektot… (Moments Musicaux, Divertissement a la hongroise, Arpeggione, Tharaud’un Schubert yorumlarından oluşan ve yorumlarını barındıran kayıtlarıdır.)

ÇAL AMA YA REDDEDERSE?

Profesyonel icracıdan beklenen, tüm öznelliğine rağmen Ada McGrath’in protez parmağının çıkardığı“tak” sesinin en az yahut hemen hemen hiç duyulmamasıdır; tıpkı hata yapmanın doğal kabul edilmesi ancak hissettirilmemesinin profesyonelliğe atfedilmesi gibi… Ancak Tharaud’un Chopin: Journal Intime’daki ifadeleri sadece Chopin’in hayatındaki önemini içeren birkaç ağdalı sözden ibaret değildi. Tharaud aynı zamanda şöyle devam ediyordu “İlk Ballade beni reddetti… Birbirimiz için yaratılmamıştık. Ellerimin alışabilmesi yirmi yıl sürdü…”

-*-

Demek ki ikinci bir statüdeki icracının, bestecinin varlığı altında yeniden dirilmesi uğruna protez ”tak” sesini eserin temsil sürecinde saklamaya yönlendirilmesi, Tharaud‘un günlüklerine de ikinci planda bir tezat oluşturmaktadır: Schubert‘in tüm sonatlarının kaydedilmesi için gerekecek birkaç yıllık olgunlaşma süreci tüm profesyönelliğe ek olarak o cazibeli ‘tak‘ sesini elimine etmeyecektir. Aksine tüm hayatını Schubert‘e teslim ederek kendi aşkınlığıyla bestecinin öncelikle kendisinde hayat bulacaktır. Katıldığı bir cenazede duyduğu Chopin‘e ait Largo in C Minor, yorumcuyu reddetmeye çalışan ilk Ballade, hepsi ”tak” sesinin karizmatik ve de pohpohlanan temsilindeki içtenlikle yazılan hatırat sayfaları haline gelecektir böylece. Özdeşleşmekten ziyade bu kadar içselleştirilen besteciler ve eserleri, aşkın bir temsille zaten icracının aşkınlıkla (a) kendi profesyönel farkındalığı ve kendini unutması ile (b) kendini geri çekmesi arasında bir fark yaratmıştır çoktan. Biri ikinci bir statünün katı kurallarının esiri olan hata tanımazlıkken, bir diğeri ”tak” sesinin en içten journal intime‘sidir.

Not: Daha önce Kültür Mafyası dergisinde yayınlanmıştır.

Yazar hakkında: Burak Bayülgen

1983′te İstanbul’da doğan Burak Bayülgen yedi yaşında korku filmleriyle tanıştı. İlkokulda hayallerinde korku sinemasını meslek edinip Freddyler ve Jasonlar ile iç içe bir hayat düşleyerek bir kaçış yaşayan Burak lisansını ve yüksek lisansını Sinema-TV üzerine tamamladıktan sonra en çok yapmak istediği işe, yani yazı yazmaya koyuldu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir