İstanbul’dan Kaçış Yok! Son Çıkış Filminin Yaratıcısı ve Oyuncularıyla Konuştuk

Merhaba sevgili Öteki Sinema takipçileri, epeydir ara verdiğimiz röportajlarımıza Son Çıkış filminin senaristi ve yönetmeni Ramin Matin ve filmin oyuncularından Deniz Celiloğlu ve Ezgi Çelik’le yaptığımız sohbetle devam ediyoruz. Son Çıkış, Kurmaca Film dağıtımıyla Giyotin Film tarafından vizyona çıkarıldı.

Hayatından bezmiş ofis çalışanı Tahsin artık sabrının son demlerindedir. Bunaldığı bir gün, vahşi İstanbul’dan kaçıp onu cezbeden Akdeniz’in huzur veren sahillerine yerleşmeye karar verir ve pılını pırtısını toplayıp yollara düşer. Ne var ki, umutlu bir yolculuk gibi başlayan bu macera absürtlüklerle dolu bir şehir kâbusuna dönüşür. Çünkü her ne kadar Tahsin İstanbul’dan kurtulmak istese de İstanbul onu bırakmaya hazır değildir.

Filmi, İstanbul’u, festivallerimizi, bağımsız sinemamızı ve kaçış planlarımızı konuştuğumuz uzunca ama okuması keyifli sohbetimize hepinizi bekliyoruz. Çayınızı demleyin ve nasıl kaçacağınızı öğrenin!

Murat Tolga: Sevgili Ramin Matin, neden sinema? Şaka şaka! filmin adı ‘Son Çıkış’, B filmlere meraklı bir sinema yazarı olarak biliyorum ki ‘Son’ vurgusu bu türün eserlerinde çok kullanılır. Dünyanın Son Savaşçıları, Son Kahraman, Son Umut gibi… Bana göre Son Çıkış günümüzde geçen post apokaliptik bir film… Bildiğimiz medeniyetin çöküp orada daha kaotik, barbarca başka bir uygarlığın yükselişinin ortasına bir adamı yani Tahsin’i düşürüyorsun.

Ramin Matin: Evet, helal olsun! Gerçekten kafamdan geçen de buydu.

Murat Tolga: Bu durumda sen günümüzde geçen bir post apokaliptik film çekmeye mi çalıştın, Türkiye’nin böyle bir vaziyeti olduğunu mu düşünüyorsun?

Ramin Matin: Tehlikeli sorular… Evet, bizim senaryoya başladığımızdan itibaren yapmak istediğimiz 2012’de geçen distopya kurgusu oluşturmaktı. Senaryonun ilk versiyonunda olaylar gelecekte geçiyordu, 2023’ü tasvir ediyor, onu hayal etmeye çalışıyorduk ama geçen zaman içerisinde şunu fark ettik ki; distopya yapmak için geleceğe gitmenin bir manası yok İstanbul zaten öyle! Dolayısıyla odağımıza günümüzü aldık ve şimdi izlediğiniz film ortaya çıktı ama hep post-apokaliptik bir distopya yapmaya gayret ettik yani hem görsel olarak hem dil olarak hem ses olarak.

Murat Tolga: O karakter tasarımlarında da hissediliyor mesela Siren’i oynayan Ezgi Çelik’in rastalı saçları… Onu görünce Albert Pyun’ın Cyborg filmi geldi aklıma!

Ramin Matin: Evet, Siren sanki Mad Max’ten gelme gibi… Dediğim gibi, en baştan beri bütün çabamız bu hissi sağlama amaçlıydı. Sanat – görüntü yönetimi, ışık, ses, renkler hep apokaliptik tondaydı.

Murat Tolga: Bağımsız sinemamızın sıkıntısıdır; film karakterleri seyircide özdeşlik yaratmayan marjinal tasarımlar… Çok sömürülen taşra sıkıntısı meselesinde örneğin. Evet anlatılan taşradır ama filmdekiler taşrada görmediğin, tanımadığın insanlar, Polonya köylüsü gibi dolanırlar. Oysa Deniz’in (Celiloğlu) oynadığı Tahsin karakteri gerçekliğimizden kopuk bir adam değil. Büyük şehirde var olan herhangi biri… Bir meslekte tutunmaya, diriltici sosyal ilişkiler kurmaya çalışıyor, bir tür yaşam savaşı veren bir adam var karşımızda. Bu filme giden seyirci de filmdeki karakterlere benzer bir seyirci olacak. Bununla ilgili olarak nasıl bir planlama yaptın, ne göstermek istedin, kendileriyle alakalı ne hatırlatmak istedin sinemaya gidenlere?

Ramin Matin: Evet, Tahsin’de, çevremizdekilerden, kendimizden, tanıdıklarımızdan parçalar alarak oluşturduğumuz, herkesi temsil eden bir karakter yaratmaya çalıştık. Bu karakterle aslında, bu karakter gibi olup da sinemaya gelenleri kendileri ve İstanbul’daki yaşamları hakkında bir irdelemeye, düşünmeye sevk etmek istedik, amacımız oydu. Hakikaten bizi anlatmak istedik.

Murat Tolga: Daha önceki iki filmlerinde de mizah yüklü anlar var ama onlar bana göre tekinsiz dramalar. Son Çıkış’ta ise kara mizah yapmayı deniyorsun hatta filmde öyle bir sekans var ki, Tahsin’in teyzeye torbalarını taşımak için yardım edip sonra teyzenin evine gittiği o Climax’vari tribal sekans… O nasıl konuldu filme? Filmin genelinden biraz farklı duruyor o kısım, orada neredeyse absürt bir komediye ulaşıyorsunuz. Hikayesini merak ediyorum.

Ramin Matin: Onun hikayesi biraz uzun aslında. Senaryoda hep bir teyze vardı fakat biraz farklı bir şekilde gösteriliyordu. Amacımız yaşlı bir insanın öyle bir ortamda nasıl var olabildiği üzerineydi, daha dramatikti, daha bir iç sıkıcıydı. Fakat yazdıkça şunu fark ettim, filmde o sahnenin geldiği noktada bir es vermek lazım. Hem Tahsin’in es vermesi lazım hem de seyircinin bir mola vermesi gerekiyordu. Dolayısı ile onu öyle tasarladık. Karakter de şuradan aklımıza geldi aslında böyle bir teyze biliyoruz biz, kurgu değil, o gerçekten var yani!

Murat Tolga: Bazı teyzeler gerçekten çok ilginç olabiliyor! hatırlarım; Gençken Gölcük Dünya sinemasında film izlerdim. Orada Jean-Claude Van Damme filmleri hastası, yanında hep  muz, mandalina taşıyan, soyup bize ikram eden bir teyzemiz vardı. Kadın 70 yaşında ama hep birlikte Jean-Claud Van Damme filmleri, Kan sporu falan izlerdik. Bu arada filmde bu teyzenin varlığı da filmdeki post-apokaliptik duygusunu güçlendiriyor, onlarda da olur ya mesela kahraman çölde giderken birine rastlar, onun mağarasına girer, kadın şifacıdır vs.

Ramin Matin: Hakikaten yani öyle, böyle bir teyze var. Biraz da ondan esinlenerek,öyle bir dinlenme kısmı yaptık,ama zıpırlık biraz Deniz ve Ayşe’nin elinden çıktı. Çok güzel oynadılar ikisi de, arada yazılı bir şey vardı ama daha sonra ondan koptuk, Ayşe döktürdü orada ve dolayısıyla acayip tatlı ve samimi bir sahne oldu.

Murat Tolga: Bu, başrol Tahsin’in yani Deniz’in oyunculuk performansına dayanan bir film… Burada başroldeki oyuncunun iyi oynaması, inandırması ve başka bir sürü şeyi yapması gerekiyor. Neden Deniz Celiloğlu’nu seçtin, yönetmen olarak aklındaki ilk isim miydi? Nasıl oldu da bu iş böyle oldu?

Ramin Matin: Dürüst olmak gerekirse çok bir isim yoktu kafamda… Düşündüm, farklı oyuncularla konuştum, görüştüm ama Denizle tanışınca, konuşmaya başlayınca onun bu karaktere farklı bir yerden baktığını hissettim. Bambaşka bir katman getirdi konuşmalarımıza ve biriyle konuştuğumuz zaman ondan aldığım enerjiye, oluşturduğumuz diyaloğa çok güveniyorum. Yani sadece insani olarak söz etmiyorum, film üzerinden, ne anlatmak istediğimiz üzerinden. O çok anlatabileceğim bir şey değil içgüdüsel bir süreç. Dolayısıyla orada güzel bir muhabbet kurduk, hem karakter hem de  film üzerinden ve çalışmaya başladık.

Murat Tolga: O da sağlam bir şekilde sırtlanmış rolünü… Şimdi Deniz’e bir soru sormak istiyorum; Tahsin hep rastladığımız biri ama karikatüre çevirmeden oynamak maharet istiyor çünkü aynı zamanda hepimizin defolarını bize gösteren bir karakter. Onunla özdeşlik kurmak zor bu yüzden ama başına gelenlere acıdıkça bir yakınlaşma hali gerçekleşiyor. Sen nasıl hazırlandın böyle bir karakteri oynarken, senaryoda yazılanın üstüne ne kattın, ne düşündün, nasıl yorumladın?

Deniz Celiloğlu: Ramin’in de söylediği gibi, benim yaptığım işin çoğunluğu sezgisel. Yani karakteri daha fazla sahiplenmesi ya da daha az bütünleşmesi tamamen oyuncunun o karakterle kurduğu içsel bağ ile alakalı, mesleki zorunlulukların ve teknik konuların dışında bir durum. O rol sizin içinizde bir yerlerde halihazırda yaşayan ise daha başka bir ilişki işlemeye başlıyor. Tahsin bana çok yakın, biraz bıraktım kendimi oynarken, evde çok fazla düşünmedim üzerine… Orada çıkacak şeyin doğal olacağına çok fazla inandım fakat role çalıştım, zaten bir oyuncu için bütün malzeme senaryodan çıkar. Karakterin bütün derinliğini yani senaryoda olmayan taraflarını yoğunlaştırsan bile sonunda senaryodaki laflarla ifade ediyorsun ya kendini, aslında önemli olan bu senaryoda, bütün o dünyanın bir oyuncunun fazla kendine duygu olmadan çıkarabileceği zaten söylesen olacak gibi şeyler. Ama onun dışında ben her türlü role yaklaşımımın içinde bir dışarıdan bakan, dışarıdan bakma hali ve içindeki absürt komikliği çıkartmak üzerine bir yaklaşım gözettim açıkçası. Belki de bazı sahnelerin özellikle seçilmiş bir biçimde orada öyle duruyor olması benimde arzuladığım bir şey ama bunların hepsi zaten senaryodan çıkan şeyler.

Murat Tolga: Ama işte orada mesela oyuncunun marifetiyle ilgili şöyle bir şey var, bunu mesela bir doz yükseltse oyuncu- çünkü olay örgüsü müsait buna- karikatürize bir şey çıkacak ortaya… Seyirci belki daha fazla gülebilir ama inandırıcılığında büyük bir kayıp olacak. Orada çok güzel  bir denge var, Deniz çok güzel yakalamış. Kaçıncı taslaktan sonra çıktı bu hikaye? Bana sürekli üzerine yazılmış, olgunlaştırılmış bir senaryo gibi geliyor.

Ramin Matin: Zaten dediğim gibi, bambaşka bir yerden başlamıştık. 2023’te geçen neredeyse bilimkurgu olan bir şeyden başlayıp yavaş yavaş ilerledi. Üç tane farklı senaryo var aslında bu senaryonun geçmişinde, DNA’sında diyelim ama bu son halini, hakikaten şu anda hatırlamıyorum, baya bir çalıştık. Bir de biz 2016 da çekecektik sonra darbe teşebbüsü sebebiyle mecburen erteledik. O zaman biraz daha çalıştık yani ne yapalım oturacak mıyız öyle? Aslında o mecburi gecikme hayırlı oldu, senaryo çok daha iyi bir yere geldi. O sene içerisinde, tam çözülemeyen şeyleri de çözdük ama çok çalıştık yani.

Murat Tolga: Filmde çift yönlü bir eleştiri var. Kentsel dönüşüme, şehrin dikey büyümesine, insanların tavuk kümesi gibi binalara girmesine, ilişkilerin, iletişimin çökmesine, yeni bir düzenin kurulmasına eleştiri yaparken hani ¨bu şehir bitti kaçıp kurtulalım buradan abi¨ fikrini de eleştiriyorsun. Yine post-apokaliptiklerde, mesela Waterworld filminde karayı bulmaya çalışırlar nihayetinde bulurlar işte ya da Mad Max’te Ari çocukların yaşadığı bir yere giderler. Burada ütopya tarafına geçiyorsun ama onu da ayrı bir problem olarak seyirciye sunuyorsun. Hatta filmin şöyle bir fikri var ¨Sen şehirlisin, şehirde kal, çareni yine burada üret, gittiğin her yere kendi tüm hastalıklarını taşıyacaksın¨. İspanyolların, Amerikalı yerlilere çiçek hastalığını bulaştırması gibi… Böyle bir final olmayabilirdi, tam oraya gittiği, komüne katıldığı anda bitirebilirdin ama devam ettirmişsin.

Ramin Matin: Çünkü bu gerekli bir şeydi.

Murat Tolga: O zaman sen İstanbul’dan kaçıp kurtulabileceğimize inanmıyorsun?

Ramin Matin: Yo, bu pekala mümkün olabilir. Mesela Siren karakteri bunu yapan bir kız.

Murat Tolga: Ama adı da Siren yani, Tahsin’i felakete çağırıyor gibi durmuyor mu?

Ramin Matin: Olabilir ama Siren gitmiş ve o sistemi kafasına göre oturtmuş. Kendisi mutlu orada ama o tabi bizim insanların kendi aralarında konuştuğu kaçma fantezisi hiçbir şekilde beni açmıyor. ¨Abi işte gideceğim orada ticaret yapacağım¨ bilmem ne…

Murat Tolga: Yani, orada da bir dejenerasyon var, o kaçış fantezisi de o da başka bir şeye dönmüş.

Ramin Matin: O da konuştuğumuz şey işte aslında; Tahsin gibi aslında yani bir sürü insan bunu hayal eden ¨biz gidicez işte güneyde onu bunu yapacağız¨ diyen insanlar bir fantezi kurmuş oluyorlar ama bu gerçek bir şey değil. Aslında orada kaçtıkları kendileri, kendilerinden kaçıyor fikrine bağlamaya çalışıyoruz. Yani sen kafa yapını değiştirmediğin zaman, oraya da gitsen hiçbir şey değişmeyecek, çünkü o kafa yapısıyla devam ediyorsun. Önemli olan kendini değiştirmek ama acaba kendini değiştirdiğin zaman da kaçmak gerekli mi? Biraz da onu bilmek lazım. Hepimiz şikayet ediyoruz ama hepimiz sorumluyuz şehrin geldiği konumdan, hep buna seyirci kaldık tepki vermedik buna.

Murat Tolga: Ya da dümenine uydurduk mesela ben… Nereden geldim bu röportajı yapmaya? Fikirtepe’de oturuyorum, senin filmi seyrederken hatta ”Aa benim evin orası” diyerek izledim. Aynı düzenin içine girerek işte; kira daha ucuz, evler daha derli toplu, açık havuz falan diyerek biz de dalıyoruz içine.

Ramin Matin: Bir yandan da şikayet ediyoruz işte.

Murat Tolga: Tabi canım, bir zamanlarda otobüsle Kocaeli’nden gelirken oradaki binaları yıktıklarını görerek ve küfrederek geçiyordum oradan, sonra o yıktıklarının yerine yaptıklarının içine girdim… Düzenin eleştirisini yaparken aynı zamanda o düzene hemencecik de uyuveriyoruz.

Ramin Matin: Devam ediyorsun işte, biraz onu eleştirmeye çalışıyoruz. Tahsin’in mimar olmasının, böyle bir şirkette çalışıyor olmasının amacı o aslında yani bunu kendisi yaptı, şimdi de bundan şikayet ediyor ama şikayet ettiği şey de bir yandan kendi hayatında savrulması, o durmadan savrulan bir karakter aslında.

Murat Tolga: Evet, aslında idealist bir tarafı yok. Siren’in cazibesine kapılıp komüne gitme fikrine tutunuyor.

Ezgi Çelik: Komüne gidince de orada insanların çalışıyor olması müthiş bir hayal kırıklığı yaratıyor adamda, Yani Siren’in de çalışıyor olması kendisinin de çalışıyor olması…

Ramin Matin: Fantezi peşinden gidiyor işte. Sanki gençken The Beach izlemiş, onun peşinden gidiyor izlenimi var ve hayatındaki her şeyin suçunu dışarıda buluyor; Şehirde buluyor, sistemde buluyor. Hiç kendisine dönüp bakmıyor. Biraz onu kötülemeye çalışıyorduk yani, o çift taraflı eleştiri oradan geldi. Herkes öyle yani, etrafı bırak herkes öyle. İşte gidiyoruz bir bira içmeye etrafımdaki 10 masadan dokuzunda bunu duyuyorum. Muhabbet bu: ”Abi kaçalım mı, nereye kaçalım, kaçtık mı, ne zaman kaçıcaz, nasıl kaçıcaz”.

Murat Tolga: Ve kaçtığın yerde küçük bir şehir yaratıyorsun.

Ramin Matin: Küçük bir İstanbul yaratıyorsun, Mesela Bodrum’a kaçanlar işte buradan gidiyorsun…

Murat Tolga: İstanbul’da görmediğim İstanbullu arkadaşlarımı Bodrum’da görüyorum.

Ramin Matin: Evet yani anladın mı saçma bir şey var aslında. Yani bir noktada Bodrumdan da kaçacak bu kafayla devam ettiği zaman ¨aa burası da yaşanmaz oldu, Kazdağları’na gideyim¨ der.

Murat Tolga: Peki, bir nesil meselesi mi bu her yerden bunalmak, sıkılmak, hiçbir yere ait olmamak? Çünkü bizden önceki, nerede doğduysa orada kalan ya da okuduğu-iş bulduğu yerde köklenen, orayı sahiplenen bir kuşak. Tutunamayan bir nesil var ama şehir de çok zor, kimsenin köklenmesine izin vermiyor gibi.

Ramin Matin: Bilmiyorum nesille mi alakalı çünkü mesela bizim nesilden bahsediyor ama şimdi Deniz’le benim aramda 10 yaş fark var, az buz biz fark değil. Film onun yaşıtlarından da bahsediyor benim yaşıtlarımdan da bahsediyor. Dün Yıldız Teknik Üniversitesinde bir gösterim yaptık. 18-19 yaşında gençler, onlarla da Deniz arasında 10 küsur yaş fark var ama onlar da aynı şeyi söylüyor! Bence bu Türkiye’nin, özellikle İstanbul’un geldiği nokta.

Ezgi Çelik: Bir sonraki nesil de aynı şeyi konuşuyor aslında, onlar da mesela gidemeyeceklerini düşündükleri için mutlaka git diyor bir sonraki nesile, orayı araştırıp git diyor. Öyle çalışıyor kafası.

Murat Tolga: Ezgi şimdi sana sorayım. Sen Ramin Matin’in üçüncü uzun metrajında Siren’i oynadın. Bir önceki filminin iki kadın karakter üzerine kurulduğunu düşünürsek, kadın karakterlerin daha az görüldüğü yani olayın Tahsin üzerinden döndüğü bir filmde olmaktan dolayı neler hissediyorsun bir de bu filmin dışında sektörün genelini kastederek sorayım; erkek sinemacılarımız, kadınlara rol yazmıyorlar mı, ne diyorsun bu konu hakkında?

Ezgi Çelik: Valla bu filmle ilgili işte Ramin Matin’e pek bir şey söyleyemiyorum çünkü benim herhalde mucizevi şansım diye düşünüyorum. Tek kadın yazmış, bundan sonraki hikayelerinde üzerine biraz konuştuk, onda da kadınlar baya bir aktif. Bu böyle bir hikaye olmuş o da bana denk geldi gibi ama filmi çok sevdiğim için bir şey diyemiyorum. Yani, şimdi Ramin Matin’den bağımsız olarak bu konuyu konuşmam gerek çünkü herhalde kadın karakter yazan bir kaç kişiden biri.

Murat Tolga: kadın hikayesi izlediğimizde yönetmeni, senaristi de kadın oluyor genelde, Kusursuzlar’daki gibi kadına yazılmış rollerin erkek sinemacının kaleminden çıkmasına nadiren denk geliyoruz.

Ezgi Çelik: Evet işte hem erkek olup hem yazan hem de bunu işleyen sinemacılardan biri olduğu için ondan bağımsız konuşacağım ama gerçekten yok ve bu konu beni öfkelendiriyor. Meseleye hiç olgun bir yerden yaklaşamıyorum çünkü sinemada da, televizyona yaptığımız işlerde de öyle. Aslında bakıldığı zaman mesela tiyatro oyunlarında da öyle, yani yok! Ama beni en çok rahatsız eden şu, söylemeden geçemeyeceğim, şöyle bir rahatlık var; ¨Ya, işte yazamıyorum, erkek kadar iyi yazamıyorum, o yüzden de yazmıyorum¨ gibi bir savunma var bir sürü erkek senaristte ve bu çok genel bir söylem olmaya başladı. Sanki bunu kadınları korumak adına böyle gururla söylemeye başladı herkes o mesela beni daha da sinirlendiriyor. Yani ¨yazamadığım için oraya hiç girmiyorum çünkü onun hikayesini tam anlamıyorum ama erkeğin hikayesini daha rahat anlıyorum¨. Bu kalem yetersizliği matah bir şeymiş gibi dillendiriliyor. Niye kimse insanlara şey demiyor anlamıyorum; Bu bir eksiklik o zaman, demek ki ilgilenmen gereken bir şey var. Bir karakterle karakter çalışması yapabiliyorsan kadını da erkeği de yapıyor olman lazım ya da daha trajik bir şey senin kafanda, böyle net bir ayrım var. O benim için daha büyük bir kabus.

Murat Tolga: Yaratıcı insanların en büyük esin kaynağı kendi ilişkileri… Belki de karşı cinsi tanımayan adamlar senaryo yazıyor yada travmatik tanışmalar oluyor, o yüzden kurban erkek karakterler zalim kadın karakterlerle doluyor ortalık. Uykusuz mizahı şu anda tamamen bu travmaya evirilmiş durumda. Filmlerdeki-dizilerdeki kadın karakterler iyiymiş gibi durmasına rağmen kötüler aslında onu hissediyorsun, bu sadece bizim sinemamızda böyle değil dışarıda da öyle. Mesela Manchester By The Sea bayıldığım bir film ama bu kadar kadın düşmanı bir filmi uzun zamandır da izlememiştim.

Deniz Celiloğlu: Bir de başarabilen, kendi ayakları üzerinde durabilen bir kadın modeli de yok. Burada ben Siren’i bile öyle görüyorum. Her ne kadar eleştirdiğimiz yönleri olsa da ne yapıyor, bir şekilde ayakları üzerinde duruyor, güçlü bir kadın ve daha net…

Murat Tolga: Orada seyirci de iki yüzlü, kendimi de eleştiriyorum burada. Siren’i kurban karakter değil de itici biri olarak algılıyor izleyici ama baktığın zaman kadın hayatını kurmuş, kendi ayakları üzerinde durmuş ve orada bir Amazon krallığı yaratmış adeta. Bu net bir güçlü olma hali değil mi?

Deniz Celiloğlu: Tahsin’in kapıldığı bir rüya o;’ ‘Aa bu kadın böyle çıktı, bu kadın böyle yaptı” falan.

Ezgi Çelik: Tatil yapacağız yani, bu kadınla hallelujah bir hayat yaşayacağız sanıyor.

Deniz Celiloğlu: Tam bir salak yani…

Ezgi Çelik: O öyle sanıyor tabi ama kadın burada hayatını nasıl sürdürüyorsa sadece daha mutlu olduğu yerde daha mutlu bir şekilde ama aynı kurumsallıkta sürdürüyor aslında.

Murat Tolga: Ezgi, şimdi Tahsin’i bol bol izliyoruz filmde, Siren’i sadece başta ve sonda görüyoruz. Yönetmenle tartıştınız mı ¨bu sahnemi atmışsın, şu sahnem nerede!¨ dediğin oldu mu?

Ezgi Çelik: Hayır, sahne atmakla ilgili olmadı ama şöyle bir şey olmuştu, ilk okuduğum halinden sonra çok değişti senaryo ve Siren karakteri de çok değişti. Çünkü ilk okuduğum halinde hem kadın karakter olması hem Tahsin’le kurduğu ilişki üzerinden benim kafamda böyle bir sürü oturmayan yer vardı kısımda çok tartıştık. Ben bir sürü yeri kabul etmiyordum, anlamıyordum çünkü, ¨böyle olmaz¨ diyordum ama Ramin başka bir yerden savunuyordu. İşte o yaratım sürecinde çok tartıştık ama son geldiğimiz yerde böyle bir şey olmadı.

Ramin Matin: Karakter öyle oturdu zaten. Oyuncuların geri dönüşü çok önemli oluyor yani karakterleri bağlı tutmak için çünkü onlar çok farklı yerden bakıyorlar, farklı bir şekilde bakıyorlar, o benim kullandığım bir şey yani. Karakter bu şekilde oturdu, biraz kısaldı sadece.

Murat Tolga: Peki şöyle bir soru sorayım. Sen Ramin Matin’sin, arkanda 2 tane uzun metraj filmin var, bunlarla ses getirmişsin, ödül kazanmışsın. Üçüncü filminle Adana Film Festivali’ne başvuruyorsun ve filmini kabul etmiyorlar. Sonra biz film eleştirmenleri olarak Adana’ya gidip yarışma bölümünde yarışan filmleri (bazılarını) hayretler içerisinde izliyoruz. Buna çok şaşırıyoruz mesela; ¨bu film neden yarışamadı da bu film nasıl yarıştı?¨ Sonra senin Adana’da yarışmayan filmin, Tokyo’ya gidiyor ve orada yarışıyor. Yani, prestijli uluslararası bir yarışmaya gidiyorsun. Bu yıllardır böyledir, bir sürü filmin hakkı yenir ama bu kadar bariz olduğu zaman benim canım çok sıkılıyor. Filmin yaratıcısı olarak sen bunun ne tarafına içerliyorsun? Bunu dinlemek isterim açıkçası.

Ramin Matin: Can sıkıcı olabiliyor tabi, aynı soruyu soruyorum, ¨neden?¨ diye, yani bu kadar kötü bir film mi yaptık ki oraya giremiyor,15 film var, 15 tane film arasında yer bulamıyor, bu can sıkıcı tabi, insan sorguluyor ama çok da kafa yormuyorum böyle şeylere çünkü sadece festivale girmek değil insanlar şeyi de çok tartışıyor ¨o ödül aldı ben almadım¨ diye… Çok tartışılacak bir şey yok aslında. Sonuçta bunlara karar veren bir jüri var, bunlar kendi aralarında anlaşıp bir şey seçiyorlar yani orada bambaşka jüri olsa bambaşka bir sonuç olabilir.

Murat Tolga: Benim takıldığım kısım ne biliyor musun? Senin filminde olduğu gibi bazen, böyle laboratuvarda incelenmesi gereken bir durum oluşuyor. Çünkü hangi dört kişiyi alıp koysam, Adana oto sanayiden dört kişi alıp gelsem, bu film, diğer 15 filmi düşündüğüm zaman yine o potaya girecek. Bazı kriterler var çünkü. Filmden nefret de etsem hakkını vermem gereken bir durum var ortada ve bu durum can sıkıcı…

Ramin Matin: Haklısın ama onu ben bilmiyorum ki, hakikaten seçen insanlar kimse onlara sormak lazım. Düşündüler mi, neye göre karar verdiler şu an ben onu bilemem.

Murat Tolga: Türkiye’nin sinema iklimi biraz tuhaf, festivallerde sıkıntılar yaşadın ama geçti ve geldin vizyona gireceksin, pat! filminin vizyon tarihi ertelendi. Çünkü Müslüm vizyona girdi, film şu an 6. haftasında ve hala haftada 500 bin seyirci çekiyor, 5.8 milyon oldu ve bir kavimler/filmler göçü başlattı. Bütün filmler arkaya gitti ve vizyon takviminde bir şişme oldu. Sizde durum ne?

Ramin Matin: Yani şu anda daha kesinleşmiş hiçbir şey yok ama salon bulmakta zorlanıyoruz.

Murat Tolga: Kaç kopya var şu an vizyona kesin girecek dediğiniz?

Ramin Matin: Şu anda tam kesinleşmedi.

Ezgi Çelik: 40 gibi görünüyor.

Ramin Matin: 40 öngörülüyor ama şu anda 20 gibi, öyle bır sıkıntımız var yani, sonuçta salon bulamıyoruz. Sadece Müslüm’ün vizyona girmesinden kaynaklanmıyor, sinema sahipleri, buna karar veren hangi filmi göstereceğim, göstermeyeceğim diyen insanlara da bakıyor bu iş. Onları da ikna etmek biraz zor oluyor çoğu zaman yani. Çünkü filmi ne kadar izliyorlar bilmiyorum, zannetmiyorum çok izlediklerini mesela büyük ihtimalle bizim filme festival filmi-kafadan sıkıcı film diye bakıyorlar.

Murat Tolga: Evet, bir de öyle bir şey var. Festivalde yarıştıysa ‘sıkıcı sanat filmi’ oluyor. Sen o algıyı kıran bir iş yapmışsın. Adana’da bu filmin olmasını, yarışmasını seyirci olarak da arzu ederdim. İçimin şiştiği noktada, bir kara mizah örneği olarak başka bir seyir deneyimi yaşatacaktı. O filmlerin arasında serin bir suyla yüzümü yıkamış gibi hissettirirdi. Şunu demek istiyorum; bu bir festival filmi, gişe filmi değil Son Çıkış. Zaten senin de öyle kurguladığını düşünmüyorum, bu sadece iyi bir film.

Ramin Matin: Evet, zaten o bana çok uyan bir şey değil. ¨Şimdi bir festival filmi yapacağım¨ diye yola çıkmıyorum. Ortada bir hikaye var, onu anlatmak istiyorum, en iyi şekilde nasıl anlatırım diye düşünüyorum ve biçime karar veriyorum. Komedi olarak da anlatabilirim, drama olarak da anlatabilirim. Ya çok tempolu bir şey yaparım ya da çok yavaş bir şey yaparım, o anlatmak istediğim şeye bağlı. Ama bu filmde hakikaten o algıyı kırmak için çok uğraştık, senaryonun da uzun sürmesinin sebeplerinden bir tanesi de o. Çünkü bu dengeleri tutturmak çok zor. Hem bir derdimiz var, onu ortaya koymaya, sorgulamaya çalışıyoruz hem de her türlü insanın izleyip de zevk alacağı sürükleyici bir şey yapmaya çalıştık. O gerçekten çok zor bir şey, çok farklı… Çünkü ilk defa bu kadar büyük bir çabaya girdim. Bu hikayeden ağır sanat filmi çıkartmak çok kolay mesela ya da sulu komedi çıkartmak da mümkün ama o algıyı hala kıramıyoruz işte, yaptık, yine de salon bulmakta zorlanıyoruz. Şimdi film çıktığı zaman 20 salon-30 salon-100 salon fark etmez aslında, önemli olan ilk hafta insanların gitmesi. İlk 3 gün, ilk hafta çok önemli. İnsanlar giderse zaten kalır bir şekilde yolunu bulur ama orda da seyirciyi ikna etmemiz lazım bu sefer. O da çok zor çünkü öyle görkemli tanıtım yapacak bir bütçemiz yok. Oraya buraya reklam verelim gibi bir şeyimiz yok. Dolayısıyla zor yani, bakalım ne olacak…

Deniz Celiloğlu: Ya Tokyo’da hissettiğim bir his, böyle mi bakılıyor sinemaya ya da bir beklenti mi bu izleyen tarafından? Şimdi çıkmaya başladılar jüri üyeleri, konuşuyorlar, ön açılış konuşmasını yapıyorlar. Şöyle başlıyorlar: öyle filmler izledik ki; yüreğimizi dağlayan, öyle performanslar izledik ki; bizi oradan buraya attılar. Yani böyle bir tarz yada bu bir dil, biçimle, bu her yere sirayet etmiş. Sanki orada bir dram, bir aşk hikayesi olmazsa olmuyor, diğerleri performans yerine geçmiyormuş gibi. Halbuki bu film için de ‘Biz de sanat filmi yaptık, sosyal gerçekçi bir şey’ falan, hayır ama yani bir film gibi bir film ve benim başka sebeplerle çok zevk aldığım bir film ama böyle bir algı, mesela ben oradan hemen anladım bize bir ödül gelmeyecek. Çünkü bizim filmde iç parçalayan bir performans yok, yani ne demekse o! Ya da böyle yüreğimizi dağlayan bir şey ama işte…

Murat Tolga: Sanattan sayılmak için somurtmak gerekiyor algısı oturdu iyice… Geçmişte mizah, eleştiri aracı olarak da kullanılıyormuş Türk sinemasında. Çöpçüler Kralı sadece komik bir film mi yani? Şimdi böyle bir durum yok.

Ramin Matin: Evet, seksenlere kadar varmış o. Bir çok önemli bir film var ki aslında komedi filmi. Ancak şu anda komedi olduğu zaman mesela festivallerde bir zorlanma oluyor.

Murat Tolga: Bunu Nuri Bilge Ceylan filmlerinde bile hissediyorum. Adam mizah yapmak için çırpınıyor, yapıyor da ama aradan çıkarıyor sonra tekrar sokuyor çıkardığı çuvala çünkü ondan beklenen bir yapı-biçim var, onu bozarsa filmi festivallerden geri döner. Festivaller bir şekilde sinemacıyı sıkıştıran, belli bir paketin içinde tutan bir yapıya döndü. Şimdi eğlenceli bir soru sorayım. İnşaatlarda çekim yapmışsınız. Peki, orada bir sıkıntı yaşadınız mı çekim yaparken, ¨bu oyuncular, bu kameralar neden burada dolanıp duruyor¨ diyen olmadı mı? Çünkü siz çekerken sağdan soldan araçlar geçiyor böyle…

Ramin Matin: Gerçekten yaşamadık ilginç bir şekilde.

Deniz Celiloğlu: Bir tane yaşadık ya.

 Ramin Matin: Ama o inşaattan değildi.

Deniz Celiloğlu: Ha, evet inşaattan değildi, bir mahalle gerginliği…

Ramin Matin: Mahalledeki kahvede ağır abiler takılıyordu. O abiler bizden biraz rahatsız oldu, orada bir gerginlik yaşandı ama yani bütün bir çekim boyunca metrobüse girdik, oraya buraya girdik, sorun olmadı. Dediğim gibi tek gerginlik orada yaşandı. Şantiyede hiçbir şey yaşamadık ama zaten biz şantiyeyi çekerken, özellikle Fikirtepe bölgesinde, ortalık kendiliğinden karışıktı. Bizim şantiye nerede bitiyor, nerede başlıyor, kimsenin haberi yok ki. Çünkü her yer şantiye zaten yani. Dolayısıyla kimse bize laf etmedi.

Murat Tolga: Ama mesela şöyle bir sıkıntı da olabilir; sen tam çekiyorsun sırada arkadan beton mikseri geçiyor, hop sese giriyor falan…

Ramin Matin: Bir yandan onlar istediğimiz şeylerdi. Hatta bir ara Deniz söylemişti kamerayı nereye koysak arkadan bir beton kamyonu gibi durmadan sesler… Sonra Güneye gittik orada bile bulduk, biz ormanda çekim yaparken arkadan kamyonlar geçiyor, öyle çektik oraları aslında planladığımız bir şey değildi bu. Dolayısıyla her yerde var ve sonuçta istediğimiz bir şeydi, inşaat tadı vermek istiyorduk.

Murat Tolga: Filmde çok tesadüfi, saniyelik komik bir an var; Gökçen Gökçebağ’ın düşen donu!

Ezgi Çelik: Ve kendi ekseninde dönmesi….

Murat Tolga: Başka bir yönetmen onu oradan atabilirdi fakat hoş olmuş yani ben güldüm orada.

Ramin Matin: Yani öyle çok abes durmadıkça sorun olmaz. Gökçen’in düşen donu zaten böyle yarım saniye kadar görünüyor, dikkat edersen görüyorsun aslında. Ben seviyorum öyle şeyleri çünkü o bilerek yapılmış bir şey değil, kazara olabilir yani. Ortama da bir şey kattı. Rosselini’nin bir lafı vardır ”Kadraja hayat girdiği zaman sinema olur” diye, biraz o işte kazalar filme bir tat katıyor işte.

Murat Tolga: Peki Deniz, sen bir kitap kafe açmışsın, hani o filmdeki Tahsin karakterinin kaçış planını dolaylı olarak gerçekleştirdin sayılır. Kendi kaçış kapsülünü inşa ediyorsun gibi… Bu kaçış denemesi nasıl gidiyor? Tahsin karakterinin hissettiklerini hissediyor musun?

Deniz Celiloğlu: Tahsin’ler Kadıköy’de yapmaya çalışıyorlar bu işi birazcık. Tahsin’den öğrendiklerim bana çok şey kattı filmden sonra. Başka bir yere göçmeden kaçmayı başardım. Yer olarak Selimiye çok mantıklı geldi. Film bitti ve ben taşınmak istedim Moda’dan. Bizim de Güneylere, Egelere gitmek gibi bir planımız vardı, bunları orada başlatmak gibi fakat ekonomik durum, cesaret, deneyim eksikliği derken bu fikirler daha tam yerine oturmamış şeylerdi. Selimiye’nin sakinliği, sessizliği buradan gitmeden de olur dedirtti, böyle bir bilinç getirdi ikimize de. Mekanımızın adı ‘Kendisi Bir Mekan!’ Ama burası Tahsinvari bir fantezi değil, fizibilitesi yapılmış bir gerçeklik. Aynı şeyi burada, Moda’da yapsak, aralarda kimse bizi görmeyecek, açıldığımızı bile anlamayacak. Çok büyük bir cangılın içinde bulacağız kendimizi. Biraz etrafı okumakla da alakalı işte… Bu da yine Tahsin’in yapamadığı bir şeydi. Bizim mahallemizde böyle bir potansiyel de var hatta… Kaçmış insanlar var oralarda ve onlara güvenerek, sahip çıkacaklarına inanarak giriştik çünkü orada bir mahalle dönüşümü de var. Şimdi orada farklı bir his de var, Sizin deneyimlemediğiniz bir şeyin dışarıdan nasıl gözükeceğini bilmiyorsunuz. Mahallede bir hareket ve değişim yarattık. ilk önce dikkat çektik, ışığa gelen sinekler gibi gelenler de oldu. Bu bizi ilkte korkuttu biraz çünkü acaba tepkisel bir yaklaşma mı yoksa bir merak mı? Sonra kitleler geldiler, gittiler, değiştiler. İçeri giren çıkanların profili de değişmeye başladı, oturdu sonra. Ve bu bana şu konuda bir cesaret verdi; Eğer mantıklı adımlarla, doğru bir programlamayla, bir stratejiyle yaparsam ben bunu artık Egede de yapabilirim, mesela Aziz Nesin vakfının işlettiği matematik köyü. Tiyatro müessesi, Latife Tekin’in işlettiği. Yani hep sanatçı insanlar başında. Oluyor yani. Fantazyalar da var elbette, onlar da çadır kampı, doğaya bakalım, tabak koyu, sıkıl sıkıl dön sonra yani. Oraya kaç denize gir, oradan çık denize gir derken…

Ramin Matin: Filmde de onu yapmaya çalışıyoruz mesela, Deniz’in yaptığı da bu; buradan kaçmadan kendine dingin olduğu bir alan kurmak aslında, mevzu bu. Çünkü onu kuramadığın zaman hiçbir yerde kuramazsın yani, biraz onu sorgulamaya çalışıyoruz…

Deniz Celiloğlu: Ama şehrin bu durumuna bizim yapabileceğimiz bir şey yok. Sen ne yaparsan yap yine o kıskaçtan tam kurtulamıyorsun yani o bir gerçek. Çekimler sırasında yaşadığım bir şey beni çok tedirgin etmişti. Sette duruyoruz, hazırlıklar yapılırken bir adam geldi, koluma girdi, ”gel bakayım sen şöyle” dedi, çekti beni ve birlikte yürüyoruz. Beni pinpon, bilardo masalarının olduğu bir mekana soktu. Karşıda da bir adam ıstakayla duruyor, ıstakayı indirdi böyle ”Sen gelsene buraya ya!” dedi. Gittim, sarıldı bana. Dedim ¨abi bu muydu derdiniz, deseydiniz ya¨ diye. ”Abi seni çok seviyorum ben ya, oyunculuğun şöyle böyle.” Orada işte Tahsin’in tedirginliğimi yaşadım. Şehir, mahalle tamam hepimiz kardeşiz falan ama yani, İstanbul işte ne yaparsan yap, bu hissi senden hiçbir zaman uzaklaştırmıyor, hep bir tehlike varmış gibi hissettiriyor.

Murat Tolga: Ramin, ortaya çıkan işi diğer filmlerinle kıyasladığın zaman, memmun musun filmden ve oyuncularından? Çünkü Son Çıkış senin daha önceki işlerine çok benzemiyor ama ben bunu istiyorum zaten! Hep aynı filmi çeken yönetmeni sevmiyorum. Bizde mesela bağımsız sinemanın girdiği bir kanal var; Herkes kendine bir yol buluyor ve oradan gidiyor. Yani Zeki Demirkubuz bile bir yerden sonra kendini taklit etmeye başlıyor. Sürekli yeni biçimler-anlatımlar denemen güzel bir şey.

Ramin Matin: Bu benim hep yapmaya çalıştığım bir şey. Her filmde farklı bir şey yapmaya çalışıyorum, aslında Canavarlar Sofrası da kusursuzlar da çok farklı filmler yani. Her birinde illaki ortak yön çıkıyordur onu siz fark ediyorsunuz. Farklı şeyler yapmak istiyorum, o beni heyecanlandırıyor yani ve anlatmak istediğim hikayeyi nasıl anlatırım? diyorum, ¨ben böyle bir film yapıyorum hep bu tonda, böyle olacak¨ diye sinemamı kalıplara sokacak değilim. Biraz şekil değiştiririm ki bu filmi en iyi aktarabileyim. Aklımdaki oydu yani, farklı-farklı şeyler yapmak.

Murat Tolga: Bazen sinemacı arkadaşlarla konuşurken; ¨İlk filmi çekerken bütçem yoktu, oyuncu yönetimini beceremiyordum, kafamdakinin yüzde otuzunu çekebildim¨ falan diyorlar, sende öyle bir şey oldu mu? Özellikle Canavarlar Sofrası’nı gereğinden az takdir edilmiş görüyorum. Antalya Film Festivalinde de asıl görmesi gereken ilgiyi, seyirciyi geçtim, eleştirmenden dahi göremedi. O filmi izlerken, yarışan diğer filmlerin kafa uyuşukluğundan çıkıp o kanala giremediler. Şimdi tekrar o hikayeye dönmek ister miydin? Çünkü ilk film en özel filmlerden biridir aslında, yıllarca aklında olgunlaştırdığın şeydir ilk film.

Ramin Matin: Tam olarak öyle olmadı. Biz aslında Kusursuzlar’a başlamıştık, senaryosu üzerinde çalışıyorduk, o ilk filmimiz olacaktı ama film yapma süreçleri hakkında o kadar da bilgili değildik. Sonra baktık ki baya uzun sürecek bu, ona başvur-buna başvur falan. Ben de o zaman daha yeni gelmiştim, cebimizde 30 bin liramız vardı. 30 bine ne çekeriz diye düşünürken böyle bir senaryo çıktı ortaya, aslında 30 senelik hayal ettiğim bir şey değil. Öyle çıktı ve oldu, biz de ortaya koyduk. Tabi keşke daha çok izlenseydi, daha çok konuşulsaydı ama mesela şu hoşuma gidiyor; Halen bugün insanlar geliyor ”Canavarlar Sofrası çok hoştu” falan diyorlar. Mesela Ankara Üniversitesinde bir hocayla tanıştım, dersinde gösteriyormuş dönem çıkan başka filmler unutuldu artık ama Canavarlar’ı hala konuşuyorlar, ediyorlar.

Ezgi: Bir de bence zamanlamayla da alakası var. Canavarlar Sofrası şu an çıkan bir film olsa daha başka bir şey olurdu.

Ramin Matin: Bu günleri görmeyelim diye uyarı niteliğinde bir film yapmak istedik. Şimdi olsa yine çekerdim, paramız yoktu ki benim hiçbir filmde param olmadı. Dolayısıyla sadece orada yaptığım hatalara bakıyorum yani. ”Şöyle yapsam daha iyi olurdu” gibi şeylerden öğrenmeye çalışıyorum her filmde ama çok da takmıyorum kafama öyle.

Murat Tolga: Arkadaşlar seyirciniz bol olsun, teşekkür ederim.

Yazar hakkında: Murat Tolga Şen

Yazmaya 2003 yılında DivxTR’de başladı ve halefi olan Divx Planet forumlarında “Raven” takma adıyla devam etti. Divx Planet'te bir forum köşesi olarak başlayan Öteki Sinema'yı, 2005 yılında blog olarak devam ettirdi. 2010 yılının başında Beyazperde.com sitesinin eleştirmen kadrosuna katıldı. Aynı dönemde Yeni Harman ve Fotografya dergileri için sinema makaleleri kaleme aldı, online sinema dergisi Cinedergi için dosyalar hazırladı. 2012’de Medyaradar sitesinin sinema yazarlığı ve TV eleştirmenliği görevini üstlendi. Aynı zamanda lisanslı bir yelken sporcusu olan yazar, bir dönem TYF (Türkiye Yelken Federasyonu) yarış fotoğrafçılığı görevini yaptı. 2014 yılında Sinemerkez Akademi’de eğitmenlik yaptı ve akademinin Kocaeli yapılanmasının direktörlüğünü üstlendi. 2014-2016 yılları arasında Okan Bayülgen’in Dada Dandinista adlı TV programının yazı grubunu yönetti. Okan Bayülgen’in yönettiği Eğlenceli Cinayetler Kumpanyası adlı tiyatro oyununda rol aldı. 2017-2018 arasında Antalya Sinema Derneği’nin danışmanlığını yaptı. OFCS (Online Film Critics Society) topluluğuna üye olan yazar, Öteki Sinema, Beyazperde ve Medyaradar'da yazmaya, Eğlenceli Cinayetler Kumpanyası'nda oynamaya ve davet edildiği okullarda sinema üzerine seminerler vermeye devam ediyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir