Lanthimos Sinemasında Geri Adım: The Killing of a Sacred Deer

Lafa, “Yorgos Lanthimos şöyle kıymetli, böyle güzel” diye girmeyeceğim. Bu ismin bir sinemacıya ait olduğunu bilen herkes, uluslararası festivallerin kıymetlisi olduğunu biliyor zaten. Bu hak edilmiş bir ayrıcalık, o konuda da hemfikiriz ama iyi yönetmenlerin başına gelen en kötü şey; sürekli kutsanarak bir tür sinema tanrısına dönüştürülmelidir. O noktadan sonra pek iflah olanını da görmedim. Yorgos Lanthimos’un son filmi Kutsal Geyiğin Ölümü’nde başına gelen de tam olarak bu… Artık o da bir büyük yönetmen efektine sahip, bu yüzden de her filmine sayfalarca okuma yapacağız ama belki de karşımızdaki şey, bu eleştirmen çabasını beyhude çıkaracak bir iştir.

Bu depresif giriş sizi yanıltmasın; film kötü değil, Lanthimos sinemasından hoşlananlara istediğini veren ve baştan attığı düğümleri finalde çözerek (hepsini değil) meraklı bir izleme deneyimi yaşatıyor. Öyle ki, tahmin edilebilir bir finale sahip olmasına rağmen filmin sonunu çok merak ettiğinizden, son 15 dakika için 1 saat boş perdeye bakarak bekleyebiliyorsunuz! (bkz. Adana Film Festivali DCP faciası) Ama işte sorun da orada… Sevgili yönetmenim, seyircinin kafasında oluşan en büyük soruyu finalde de cevaplamayarak “katarsis benden uzak dursun” demeyi tercih ediyor.

Yorgos Lanthimos kadar gizemli olmaya gerek yok. Maruzatımı aktarmak için biraz filmden bahsedeceğim. En hazzetmediğim şeydir; filmin konusunu anlatmak ama bu kez yapacak bir şey yok!

Filmimizde Colin Farrell’in canlandırdığı yetenekli ve yakışıklı bir cerrah var. Kendisi tipik bir Amerikan aile babası… Banliyöde, iyi bir evde oturuyorlar. Bir kız, bir de erkek evlat sahibiler. Karısı da kendi gibi doktor olan Steven’ın görünürde hiçbir problemi yok ama biz daha baştan tüm Lanthimos filmlerine sinmiş olan tekinsizlikten nasibimizi alıyoruz. Ses-ışık-kamera açıları ve oyunculuklar, hepsi bu duyguya hizmet ediyor. Avrupalı oyuncuları, içlerindeki duyguyu tıpkı bir pelüş ayının içindeki pamuğu çıkarır gibi çıkartarak oynatan yönetmen, aynı şeyi Colin Farrel ve Nicole Kidman’a da yapmış. Bu da onun alamet-, farikası oldu. Colin Farrel bu tür oyunculuğun altından başarıyla kalkıyor ama Nicole Kidman için aynı yorumu yapamayacağım. Kendisi minimale gideyim derken karikatüre saplanıp kalmış. Neredeyse Village of the Damned filminin duygusuz veletlerine dönmüş diyebilirim. Aslına bakarsanız, yönetmenin bu tercihi A sınıfı Hollywood oyuncularını kullandığı için olsa gerek, bu kez biraz tuhaf durmuş. İnsan onları izlerken, “bu acaba hangi Terminator modeli?” diye merak ediyor. Öylesine bir mimik-jest zafiyeti…

Lafı uzatmayayım; bir gün doktor karakterimiz (erkek olan) Martin adında gizemli bir çocukla buluşuyor, ona bir saat hediye ediyor. Sonra bu yakınlaşma artıyor, eve davet etmeler, ağırlamalar, hadi çocuklar kaynaşın demeler vs. Ama görüyoruz ki, Martin’in sahte-soğuk nezaketinin ardında bir intikam planı yatmakta… Filmin ortalarında bir yerde meseleyi anlıyoruz nihayet; Steven sarhoş girdiği bir ameliyatta Martin’in babasının ölmesine sebep olmuştur. Aslında öldürmemiştir ama kurtaramamıştır da ama gel de bunu Martin’e anlat! Ergen iticiliğinin zirvesi sayılabilecek kadar uğursuz görünen Martin bu işin kefaretinin tek bir yolla olacağını düşünmektedir ki o da Steven’in kendi ailesinden birini öldürmesidir! İşte şimdi işler çirkinleşiyor dediğinizi duyar gibiyim ve gerçekten de öyle oluyor. Martin, Steven’ın ailesine musallat olduktan sonra Steven’i manipüle etmek için ailesini lanetliyor. Çocuklar bir şey yemez hale geliyor, elden ayaktan düşüp yatağa mahkum oluyorlar. Ana-baba doktor, hemen hastaneye yatırıp onlarca test yapıyorlar ama bilim çaresiz! Seyirci de ister istemez şunu düşünüyor; bilim açıklayamıyorsa ortada mutlaka doğaüstü bir şeyler vardır.

Gerisini filmi izleyince kendiniz görün isterim, zaten olması gerekenden fazlasını yazdım ama Yorgos Lanthimos’un şapkadan çıkardığı tavşanı açıklayabilmek için bu gerekiyordu. Film bize hiçbir zaman Martin’in gücünün kaynağını vermiyor, finalde de açıklamıyor. Yönetmen kendisiyle yapılan söyleşilerde-röportajlarda bunun önemli olmadığını söylüyor ama aslında çok önemli… Kim bu Martin, aileyi hangi güçle terörize ediyor? Haneke filmlerindeki gibi sebepsiz bir şiddet yok ortada. Martin’in motivasyonu belli ama gücü nereden geliyor? Kutsal Geyiğin Ölümü, seyirciyi kafası karışık göndermek adına, bu soruyu cevaplamıyor.

Hal böyle olunca izlediğimiz şeyi sindirmemiz güçleşiyor. Geyik yutmuş piton gibi öylece kalakalıyor, afili alt metin okumaları yapmaya gayret ediyoruz ancak buna gerek yok. Örneğin birileri filmdeki kardeşlerden birinin diğerine ¨sen ölünce MP3 player’ını alabilir miyim?¨ diye sormasını dert ederek yarım sayfa yazı yazmış. Abartmamak gerek, çocuklar acımasızdır. Ertem Eğilmez başyapıtı Canım Kardeşim’de, Kahraman’la arkadaşı ölüm üzerine konuşurken arkadaşı ona ¨öldükten sonra misketlerin benim olsun mu?¨ diye sorar.

Tekrar filme dönelim, Yorgos Lanthimos, iyiden iyiye uluslararası bir sinemacıya dönüşürken Holyywood’a aslında yıllardır yağmaladığı Yunan mitolojisini getiriyor ama bu kez festival formülleriyle… İşin özü; Martin ve Steven’in hikayesi soru işaretine yer bırakmayacak şekilde Yunan kralı Agamennon’un trajedisinden besleniyor.

O hikaye de şundan ibaret; Truva kralı Priamos ile Hekabe’nin oğlu olan Paris, Sparta kralı Menelaos’un karısı Helen’i kaçırır ve sonucunda Troya Savaşı patlak verir. Menelaus ve kardeşi Miken kralı Agamemnon önderliğinde bir donanma toplanır. Bütün donanma yelken açmaya hazırlandığında rüzgar aniden kesiliverir. Kahin bu durgunluğun Artemis’in öfkesinden kaynaklandığını, Agamemnon’un Artemis’e adanmış olan kutsal geyiklerden birini öldürmekle ona karşı suç işlediğini söyler. Artemis’in öfkesi, ancak Agamemnon kendi kızı İphigeneia’yı ona kurban ederse yatışacaktır. Kral bunu kabul etmez ama ordusunun üzerine gönderilen felaketler ve hastalıklardan yılar. Nihayetinde Agamemnon baskılara dayanamaz ve kızını Akhilleus’la nişanlama bahanesiyle Miken’den getirtir. Genç kız boşuna yalvarır. Agamemnon çaresizdir ve kızının kurban edilmesinde rahiplik etmek zorunda kalır. Bazı söylencelerde ise Artemis’in insafa gelerek Agamennon’u affettiği ve kızının yerine kurban etmesi için bir geyik gönderdiğinden bahsedilmekte. Filmle ilgili değil ama bu alternatif final, oğlunu tanrı için kurban edecek olan Hz. İbrahim’e gönderilen koç mitiyle benzeşmesi açısından ilgi çekici.

Evet, olaysız dağılabiliriz! Kutsal Geyiğin Ölümü’nün senaryosu yüzyıllar evvel yazılmış. Filmdeki her karakterin Agamennon’un trajedesinde karşılığı var. Elbette Yunan mitolojisinden beslenen güncel öykülere bir düşmanlığımız yok, Yunanlı bir sinemacının bunu yapmasında da hiç sakınca yok ama Zehirli Sarmaşık misali geceyarısından sonra TV’de gösterilen 3. sınıf bir gerilim filmindekine benzer bir hikayeyi festival formülleriyle çekince ortaya bir başyapıt koymuş olmuyorsunuz. Senaryonun Martin’in gücünün kaynağını açıkla(ya)mayışı da bu yüzden. Bir ergeni tanrı ilan edecek hali yok ama o odanın anahtarını kaybedince de hikaye eksik kalıyor. Hayatımda bu kadar kolay anlaşılan bir sinemacı numarasına daha rastlamamıştım. Agamennon’un trajedisini güncel bir hikayeye taşımayı beceremeyen bir senaryo, soru işaretlerini öylece bırakarak kıymetli olmaya çalışıyor. Çünkü sanat gizemlidir! Peki…

Şayet yazıyı buraya kadar okuduysanız filmden nefret ettiğimi düşüneceksiniz ama keyifle izledim aslında… Sizin de sinemada izlemenizi isterim. Bu yazıyı sadece filme olduğundan fazla kıymet yüklememeniz için yazıyorum. Bence Hollywood, Lanthimos’a yaramayacak. Filmografisindeki en zayıf halkayı A sınıfı Hollywood yıldızlarıyla çekmiş oldu ve açıkça Amerikalılar sevsin diye çekilmiş bir film bu. Sineması giderek evcilleşiyor. Lanthimos tarzı oyuncu yönetimini çıkarıp yerine Hollywood oyunculukları koyun, Martin’i de ruhunu şeytana satmış bir velet olarak düşünün. O zaman filmin sıradanlığı daha kolay anlaşılacak. Lanthimos’un gözden kaçırdığı şey; Amerikalı sinemacıların bunun benzerlerini daha standart bir sinema diliyle yıllardır çekiyor oluşu. Sırf ütülenmiş oyunculukları ve yönetmenin cebindeki tarifle yarattığı tekinsiz atmosferi yüzünden bir film başyapıt olamaz, buna devam ederse de 2-3 film sonra Yunanistan il sınırlarına geri döner. Öyle bir şey umarım olmaz. İyi seyirler…

[email protected]

Yazar hakkında: Murat Tolga Şen

Çocukluğu Samsun’da eniştesinin müdürü olduğu sinemada film izleyerek, film parçalarına oyuncak merceğinde bakarak geçti. 2005 yılının sonunda “Öteki Sinema” yı kurdu. Beyazperde, Cinedergi ve Medyaradar’da yazıyor. Motor, yelken ve fotoğraf tutkunu… Film izlemeyi ve filmler hakkında yazmayı herşeyden daha çok seviyor.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir