Moon (2009)

afis3

Moon 2009 yılı mahsulü Duncan Jones tarafından yönetilmiş olan İngiltere yapımı bir film. 1971 doğumlu yönetmenin filmografisinde 2002 tarihli Whistle isimli kısa dışındaki tek film Moon.

Öteki Sinema için yazan Murat Kızılca

Filmekimi sağolsun, sayelerinde Moon’u geçtiğimiz Cumartesi günü sinemada izleme şansına eriştim. Açıkçası beklenti çıtamı hayli yüksek tutarak gittim sinemaya. Can Evrenol’un Moon hakkında yazdığı bir iki olumlu cümlenin de bunda katkısı vardı. Beklentilerimi fazlasıyla karşıladığını belirterek konusundan biraz bahsedeyim.

Film, Lunar Industries adlı şirketin TV reklamı tadındaki tanıtımı ile başlar. Salonda film başlamadan önce gösterilen reklamların hemen akabindeki bu giriş, önce acaba reklamlar bitmedi mi gibisinden bir etki yarattı. (Seviyorum bu şekil başlangıçları oldum bittim, daha önce İstanbul Film Festivali’nde izlemiş olduğum Gin gwai‘nin (The Eye, 2002) başlangıcındaki tuzağa düşmüştüm. Girişte, daha yazılar akarken, birden filmin –sigara değmiş gibi- yandığını görünce, “hadi bakalım, yaktılar filmi, gitti 10-15 dakika” gibisinden söylenmeye başlamam ile, bomba gibi bir ses eşliğinde patlayan Gin gwai yazısının etkisiyle yerimden hoplamam bir olmuştu. Bu da böyle bir anımdır.)

Lunar Industries reklamından anladığımıza göre dünya, ay yüzeyinden topladıkları helyum-3 adlı yeni bir yakıt türü ile tanışmış, daha temiz ve verimli bir yakıt olan helyum-3 tüketimi bütün dünyada yaygınlaşmıştır. Sam Bell (Sam Rockwell), Lunar Industries şirketinin ayda çalışan elemanıdır. 3 senelik bir kontrat ile ayda kurulmuş olan üretim tesisinde tek başına çalışmakta olan Sam’in tek dostu Gerty (seslendirme Kevin Spacey) isimli bilgisayardır. Sam’in görevi otomatik olarak programlanmış olan makinelerin topladığı helyum-3’ü belli aralıklarla dünyaya göndermektir. Gün içinde çok fazla vaktini almayan bu görevini tamamlayan Sam, günün geri kalanını Gerty tarafından yönlendirildiği hobileriyle doldurmaya gayret eder. (Bitkiler, devasa bir maket, vs.) Dünya ile direkt bağlantı kuramayan Sam, karısı Tess ve dünyadan ayrılırken henüz doğmuş olan kızı Eve ile ancak Gerty’nin kaydedip izlettiği görüntülü konuşmalar ile haberleşebilmektedir. Kendi gönderdiği konuşmalar da belli bir süre sonra dünyaya ulaşmaktadır. Sam, saf yalnızlığın hakim olduğu 3 yıllık çalışma süresinin sonuna doğru yaklaşmaktadır. İki hafta sonra görev süresi dolacak ve dünyaya dönecektir. Ama Sam’de birtakım psikolojik bozukluklar baş gösterir, halüsinasyonlar görmeye başlamıştır.

Ay yüzeyinde helyum-3 toplayan makinelerden biri arızalanınca, arızayı kontrol etmeye giden Sam, gördüğü halüsinasyon nedeniyle kaza yapar ve bayılır. Kendine geldiğinde tesise geri dönmüş olduğunu görür. Nasıl geri döndüğü hakkında hiçbir fikri yoktur. Gerty’den öğrendiğine göre dünyadan Eliza isminde bir kurtarma gemisi tesise gelmektedir. Dışarı çıkmak istediğinde Gerty dışarı çıkmasına izin vermez. Ortada Sam’in anlayamadığı birtakım olaylar dönmektedir.

m04

Yönetmen Duncan Jones’un bu ilk uzun metrajının, son yıllarda yapılmış en iyi bilim kurgulardan biri olduğunu düşünüyorum. Bir defa çok basit. (Yoksa minimalist mi deseydim?) Son yıllarda moda olduğu üzere atlamalı zıplamalı, bol patlamalı aksiyon sahneleri yok. Öyle dünyayı kurtarmak, yeni dünyalar fethetmek gibisinden ahım şahım konulardan bahsetmiyor. İnsanı, en basit haliyle insan doğasını anlatmayı tercih ediyor. Gerçi daha önce yapılmamış bir şeyi yapıyor da değil. Ama zaten işin güzel tarafı, böyle bir iddiası yok. Sanırım bu iddiasızlığı sevdim ben.

Bakın yönetmen Jones, Moon hakkında neler söylüyor:

In my mind, the golden age of SF cinema was the ‘70s, early ‘80s, when films like Silent Running, Alien, Blade Runner and Outland told human stories in future environments. I’ve always wanted to make a film that felt like it could fit into that canon.
There are unquestionably less of those kind of sci-fi films these days. I don’t know why. I have a theory though: I think over the last couple of decades filmmakers have allowed themselves to become a bit embarrassed by SF’s philosophical side. It’s OK to “geek out” at the cool effects and “oooh” and “ahh” at amazing vistas, but we’re never supposed to take it too seriously. We’ve allowed ourselves to be convinced that SF should be frivolous, for teenage boys. We’re told that the old films, the Outland’s and Silent Running’s, were too plaintive, too whiney.
I think that’s ridiculous. People who appreciate science fiction want the best for the world, but they understand that there is an education to be had by investigating the worst of what might happen. That’s why Blade Runner was so brilliant; it used the future to make us look at basic human qualities from a fresh perspective. Empathy. Humanity. How do you define these things? I wanted to address those questions.

Kabaca çevirecek olursak;

“Bence bilim kurgu sineması altın çağını yetmişlerde, seksenlerin başında, Silent Running, Alien, Blade Runner ve Outland gibi filmler, gelecekte geçen insana dair hikayeler anlattığı zamanlarda yaşadı. Her zaman bu şablona uyabileceğini hissettiren bir film yapmak istemiştim.
Şüphesiz ki son zamanlarda bu tarz bilim kurgulara daha az rastlanıyor. Neden bilmiyorum. Ama bir teorim var: Son yirmi yıllık süreçte sinemacılar bilim kurgunun felsefi yanından bir parça utanır oldular diye düşünüyorum. Havalı efektlerle ortalığı velveleye vermek ve büyüleyici görüntüler karşısında “ooo”lamak ve “aaa”lamak bir yere kadar tamam, ama bunları asla çok ciddiye almamamız gerekiyor. Bilim kurgunun ergen çocuklar için yapılmış anlamsız işler olması gerektiğine ikna edilmemize göz yumduk. Bize eski filmlerin, Outland’lerin ve Silent Running’lerin çok ağlamaklı, çok mızmız oldukları söylendi.
Bence bu çok gülünç. Bilim kurguyu takdir eden insanlar, dünya için en iyisini isterler, ama olabileceklerin en kötüsünü araştırarak çıkarılacak bir ders olduğunun farkındadırlar. Blade Runner bu yüzden dahiyaneydi; en temel insani niteliklere yeni bir bakış açısıyla baktırmak için geleceği kullandı. Empati. İnsanlık. Bu gibi şeyleri nasıl tanımlarsınız? Bu soruları ele almak istedim.”

m03

Jones’un söylediklerine katılmamak mümkün değil. Bugün bilim kurgu dendiğinde insanların ilk aklına gelen filmleri düşünün. Transformers, Terminator, Independence Day gibi filmlerin isimlerini söyleyeceklerdir. Oysa Moon, bu gibi filmlerin çok uzağında duruyor. Rahatlıkla söyleyebilirim ki, bilhassa Amerikan Sinema Endüstrisi tarafından pompalanan (ve nedense bütün dünya sinemasının taklit etmek için neredeyse ruhlarını sattıkları) bol hareketli, bol patlamalı, aksiyonun nefes almak için bile durmadığı filmlere alıştırılmış bünyelere Moon ters etki yapacaktır.

Moon, yönetmenin ismini saydığı filmler ile kurduğu ilişki açısından baktığımızda çok leziz sahneler içeriyor. Sam’in bitkileriyle vakit geçirdiği sahneler, akla Silent Running’i (1972, y. Douglas Trumbull) ve filmin kahramanı Freeman Lowell’ın canından çok sevdiği bitkileri getiriyor. HAL 9000 ile Gerty arasında bir paralellik kurmak mümkün. Tasarımlara göz attığımızda Alien’ın (1979, y. Ridley Scott) etkileri kendini belli ediyor. Konusuna baktığımızda Outland (1981, y. Peter Hyams), ana sorunsalına baktığımızda ise Blade Runner (1982, y. Ridley Scott) etkilerini görmemek mümkün değil. Yani yönetmen Jones neredeyse sevdiğim bütün bilim kurguları bir araya toplamış ve kendi özgün işini yaratmayı başarabilmiş. Bana hiç açık kapı bırakmamış, benim bu filmi sevmemem olanak dışı.

m05Clint Mansell imzalı müziklere bayıldım. Pop Will Eat Itself grubunun gitaristi ve vokalisti olan Mansell, 1996 yılında grubu dağıttıktan sonra yönetmen arkadaşı Darren Aronofsky’nin sayesinde film müzikleri yapmaya başladı. İlk işi Aronofsky’nin de ilk filmi olan Pi’nin (1998) müziklerini yapmak oldu. An itibariyle otuzdan fazla film ve dizinin müziğine imza atmış durumda. Aronofsky’ye böyle bir işe vesile olduğu için teşekkür etmek istiyorum. Çünkü Mansell’in müzikleri olmasaydı, bence Moon bir parça daha eksik olacaktı. Sam’in sabahları uyanmak için alarmına uygun gördüğü şarkı, filmin hissiyatıyla dibine kadar örtüşüyor: “I am the one and only”… (Bu arada filmin müziklerini bana jet hızıyla ulaştıran Buket’e teşekkür ederim.)

Film 33 günde çekilmiş ve 5 milyon dolara malolmuş. Dijital animasyon yerine modeller kullanılmış. (Hala alışamadım bu bilgisayar destekli filmlere, modeller ve maketler bana hala daha çekici geliyor.)

Moon, Filmekimi dahilinde 25 Ekim 2009 saat 11:00’da son bir kez Cinebonus Maçka sinemasında gösterilecek. Bilim kurgu seven ve imkanı olanlara bu gösterimi kaçırmamalarını tavsiye ediyorum. Festival sonrası vizyona girer mi girmez mi bilmiyorum, ama ne yapıp edip bu harika filmi izleyin.

Yazar hakkında: Murat Kızılca

1971 İstanbul doğumlu. Aylık online sinema dergisi CineDergi ve aylık kültür sanat dergisi kargamecmua için sinema yazıları kaleme alıyor. 2008 yılından beri katkı sağladığı Öteki Sinema’da bir yandan da editörlük görevini sürdürüyor.

9 Yorumlar

  1. Yaşasın varoluşçu minimalizm. Ya da minimalist varoluşçuluk.

  2. Çok güzel yazmışsın Murat, tebrikler!

  3. Araya bir uzakdoğu filmi bilgisi de sıkıştırmadan geçmemişsin tabi : )

  4. Dun seyrettim nihayet bu filmi. Gercekten sahaneydi. Yazi da cok iyi olmus : ).

  5. Birazdan izleyeceğim filmi seçtiğimde tereddütte idim ama yazını okuduğumda içim daha rahat oldu. Yazın için teşekkürler Murat Kızılca.

  6. bu filmin hatası -belki de- 2001 uzay macerası kıvamındaki fragmanıydı.izlemeden önce istemsiz bir önyargı edinmeme sebep oldu..iyi mi kötü mü film için bilemedim bu fragman.
    ama film için yapanın eline sağlık diyebilirim …

  7. Masis Üşenmez

    Hep bu şirketlerin başının altından çıkar kötülükler:) Sam Rockwell döktürmüş oscarlık oynamış.

  8. Durup dururken insanın aklına Red Alert, Solaris, Dead Ringers, ve hatta Karl Marks getiren bu filmi iyi ki izlemişim diyorum.

  9. durup dururken insanın aklına julien neto ve portal’ı getiren bu filmi iyi ki izlemişim :) bayılıyorum böyle steril ortamlarda geçen çaktırnadan geren filmlere. gerty’nin bir adilik yapmasını bekleyerek izledim filmi. beni hayalkırıklığına uğrattığı için kendisine teşekkür ederim :) güzel film. yazı da güzeldi elinize sağlık. yalnız clint mansell’in pi dışında yaptığı film müziklerini bir türlü sevemedim. sam’in diğer sam’i kaza yaptığı yere tekrar yerleştirirken çalan parça güzeldi ama.

    bir de, julien neto – voy :) http://listen.grooveshark.com/#/s/Voy/24lNsI

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: