Ne Acayip Şeysin Sen Remake!

Remake: film, şarkı gibi eserlerin tekrar paketlenip, yenilenip piyasaya sunma durumu.

Bilindiği üzere Hollywood hikâye bulmakta zorlanıyor. Çarkın dönmesi için yaratıcı senaryolara ihtiyaç var, ama artık çağımızda anlatılacak her hikâye anlatıldığı için remake’ler uzun süredir Hollywood’un can simidi olmuş durumda.

Aslında Yeşilçam’ın en güçlü olduğu yıllara baktığımızda da birçok filmin Hollywood filmlerinin senaryolarından yerelleştirilerek yaratıldığını görürüz. O zamanın senaryo yazarları da zaten bu durumu yadsımaz, aksine aynı senaryoyu farklı isimler ve mekânlarla defalarca çektiklerinden dem vururlar.

Hollywood bu yerelleşme olayına ise son yıllarda başladı. Bu işin fitilini ateşleyen film The Ring oldu. Ring’in başarısı Hollywood’un iştahını kabarttı ve ardı ardına önce Uzak Doğu’yu sonra İspanya’yı ve Avrupa sinemasını kare kare remake’lemeye başladı. Bu durumun da en büyük nedeni kitap okumayan popcorn Amerikan izleyicisinin altyazı da okumaması olarak açıklanmakta. Oysaki 80’li yıllara ve daha da öncelere gittiğimizde remake’lerin çok farklı bir konumu var sinemada. Daha sinema endüstrisinin yeni yeni doğduğu yıllarda ortaya çıkan ilginç senaryoların, ilerleyen yıllarda büyük yönetmenlerin belki de genç yaşlarda seyredip “ben daha iyisini çekerim” hayallerinin bir ürünü olmuş remake filmler. Bu şekilde The Fly, The Thing veya Invasion of the Body Snatchers gibi pek çok orijinalinden bile daha iyi diyebileceğimiz yapım mevcut.

Bu yazımda da sizlere remake’lerin iyilerini ve kötülerini tanıtmak istedim. Genel olarak korku gerilim türünde filmleri seçtim bu listeyi oluştururken. Ancak sıralama yapmayı sevmediğim için numaralandırmadım. İşte karşınızda en iyi ve en kötü 10 korku/gerilim remake’i…

• The Fly (1986) / orj. The Fly (1958)
Kurt Neumann’ın Sinek’ini de seven çoktur ama David Cronenberg bir remake yapıyorsa bir bildiği vardır derim ben. Jef Goldblum ve Geena Davis’in en iyi performanslarını sergiledikleri bu başyapıtın remake olduğuna inanmak mümkün gelmiyor.

• The Thing (1982) / orj. The Thing from Another World (1951)
John Carpenter’ın bilinmeyenden korkan insanlığa bir armağanı olan The Thing, Kurt Russell ile karlar içinde bizleri muhteşem bir gerilime sürükler. Ama o da 50’lerde ortaya çıkan felaket/canavar filmleri furyasının ilginç temsilcilerinden birinin remake’idir. Ancak Carpenter hikâyeyi kendi sinemasına özgü bambaşka bir şekle sokmuştur.

Cape Fear (1991) / orj. Cape Fear (1962)
Martin Scorsese yönetmen koltuğunda ve Robert De Niro, Nick Nolte, Jessica Lange, ve Juliette  Lewis gibi hepsi birbirinden ünlü oyuncular var. Bir de arkanıza Gregory Peck ve Robert Mitchum ile zamanında hit olmuş bir gerilim filminin senaryosunu alırsanız kötü bir iş çıkabilir mi? Belki Scorsese’nin en iyi filmlerinden değil ama defalarca seyredilebilecek bir eğlencelik. Juliette Lewis özellikle genç yaşına rağmen döktürüyor.

• Bram Stoker’s Dracula (1992) / orj. Count Dracula (1931) ve/veya Nosferatu (1922)
Vampir sinemasının medarı iftiharı Kontumuz onlarca kez sinemaya adım atmış, şekilden şekle girmiştir. Hatta zenci bile olmuştur. Ancak Francis Ford Coppola’nın çektiği 1992 versiyonu  kadar büyük bütçeli bir yapımı olmamıştı hiç. Gary Oldman’ın muhteşem performansı ile can bulan Dracula sevdiği kadını elde etmek için türlü komplolarla Keanu Reeves’e hayatı dar ediyordu. En büyük eleştiri filmin bir aşk filmi kokan senaryosu olsa da seyircide genelde olumlu bir etki bıraktı.

• The Ring (2001) / orj. Ringu (1998)
Uzakdoğu korku sinemasını tüm dünyaya bir Amerikan filminin tanıtacağını kim bilebilirdi? Japonya’da fenomen olan bir seriyi Gore Verbinski çok iyi bir şekilde Amerikan kültürüne entegre etmişti. Sinemada kanımın nasıl çekildiğini unutamam. Başarısı sonrası ne yazık ki kötü Uzakdoğu remake piyasası oluştu. Bu döngüyü kırabilen böyle bir film daha da çıkamadı.

• Invasion of the Body Snatchers (1978) / orj. Invasion of the Body Snatchers (1956)
Dünyadaki tüm filmler yakılacak olsa ve bana sadece bir uzaylı istilası filmi kurtarma hakkı verilse hiç düşünmeden 1978 yapımı filmi seçerdim (Çok fantastik oldu sanırım). Donald Sutherland’in ağzını açıp ciyakladığı sahne bir klasiktir. Bu kadar sevdiğim bir filmin remake olması aslında remake’lerin ne kadar değerli olduğunun da başka bir kanıtıdır.

• The Hills Have Eyes (2006) / orj. The Hills Have Eyes (1977)
Wes Craven’ın ilk versiyonuna göre üstüne koyarak ilerleyen bir yapım. Son beş yılın en iyi remake’i diyebilirim. Ama beğeneni kadar beğenmeyeni de var tabii. Alexandre Aja’yı bu yıl da Piranha-3D adlı remake ile izleyeceğiz. Bakalım onda da bu kadar başarılı olabilecek mi?

• Dawn of the Dead (2004) / orj. Dawn of the Dead (1978)
Benim gibi Zombi sineması delileri için iki filmin de yeri ayrıdır, ancak 2004 yapımı Dawn of the Dead sanki ilk filmin nitrojen takılarak tuning yapılmış hali gibi. Hızlı ve öldürücü.

• Willard (2003) / orj. Willard (1971)
Remake’inin orijinalinden kat be kat üstün olduğu yapımlardan biri daha. Back to the Future’ın ezik babası Crispin Glover’ın en büyük rolü olan Willard’da fareleri ile intikam almaya çalışan psikopat bir arkadaşın maceralarına ortak oluyoruz.

• Funny Games U.S. (2007) / orj. Funny Games (1997)
Michael Haneke’nin Amerikan seyircisi için orijinalinden tam 10 yıl sonra çektiği film başta eski seyircisi için çok yadırgansa da remake olmasına rağmen iyi bir film olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Tim Roth’un performansı için bile seyretmeye değer.

• Psycho (1998) / orj. Psycho (1960)
Bazı klasiklere dokunmak lanetliymiş gibi geliyor. Psycho da bunlardan biri. Gus Van Sant gibi bir ismin Psycho’yu çevireceğini duyduğumda çok heyecanlanmıştım, ama ortaya çıkan gudubeti görünce Hitchcock’un ne büyük bir insan olduğunu bir kez daha anladım.

• The Invasion (2007) / orj. Invasion of the Body Snatchers (1956)
Suyunun suyu olan bu yapım artık Body Snatchers’a dokunmamak gerektiğini bize gösterdi. İyi oyuncuların bile kötü oynadığı ve her detayın gözümüze battığı bu film bir de bitişte ‘sonsuza  kadar mutlu yaşadılar’a kayınca seyircinin nefret duygularını kazandı.

• House of Wax (2005) / orj. House of Wax (1953)
Aslında bu listenin en eli yüzü düzgün yapımı olsa da sırf Paris Hilton’un ününden  yararlanmaya çalıştığı için bile listeye girmeyi hak ediyor. Ama yine de çekilir bir yanı var.

• Halloween (2007) / orj. Halloween (1978)
House Of 1000 Corpses ve Devıl’s Rejects gibi iki ilginç ve beğenilen filmden sonra Rob Zombie özellikle ikinci yarısında gitgide sıkıcılaşan ve köklerine saygısızlık eden bir filme imza  attı. Keşke hiç çekilmeseydi.

• The Omen (2006) / orj. The Omen (1976)
Gereksiz bir yeniden çevrim daha, bu kadar güzel bir seri neden böyle bir işkenceye çevrilir? Kesinlikle uzak durulması gereken filmlerden…

• One Missed Call (2008) / orj. Chakushin ari (2003)
O kadar kötü bir film ki uzun süre kafanızı duvarlara vurmak isteyeceksiniz.  Altyazı sevmeyen Amerikan seyircisine, madem öyle işkence çekin, diye tasarlanmış sanki. Genel anlamda daha  önce de değindiğim gibi Ring dışındaki tüm çevrimlerde bu sorun var.

• The Wicker Man (2006) / orj. The Wicker Man (1973)
2000’lerin en kötü filmi diyebiliriz rahatlıkla. Nicholas Cage’in çöküşünün fitilini ateşleyen filmin Youtube’daki dalga geçen klibini mutlaka görün derim. Ama film o kadar kötü ki insan seyretmeden yapamıyor, öyle de bir yanı var. O yüzden sıcak da baktığım bir yapım.

• The Ring Two (2005) / Ringu 2 (1999)
İlk filmin başarısını tekrarlayamayan ikinci Ring ne yazık ki sıkıcılıktan kurtulamıyordu. Nakata’nın yönetmen koltuğunda oturması bile başarısı için yeterli olmadı.


• Dark Water (2005)/ orj. Honogurai mizu no soko kara (2002)

Karanlık Sular’ın orijinal versiyonunu seyretmediyseniz çok şey kaçırıyorsunuz demektir.  Hideo Nakata’nın Ring’den sonraki en büyük başarısıdır. Peki, bu Hollywood dışkısı için ne demeli? Olmamış… diyor ve devam ediyoruz.

• The Fog (2005) / orj. The Fog (1980)

John Carpenter klasiği The Fog un remake’ini de Hollywood yüzüne gözüne bulaştırmış itina ile. Seyredilmemesi, tüm kopyalarının yakılması gereken ender yapımlardan.

Yazar hakkında: Masis Üşenmez

1979 İstanbul doğumlu yazar ilk sinema deneyimini Superman ve Star Wars’la yaşayıp kendini çizgi roman ve bilim kurgu dünyasına atar. 2006 yılında "Öteki Sinema" kadrosuna katılır ve sitenin gelişiminde önemli rol üstlenir. Halen Öteki Sinema'da editörlük ve Cinedergi'de yazarlık yapmaktadır.

12 Yorumlar

  1. scarface de iyiler siralamasinda yer almaliydi bence

  2. quattromosche

    Sanırım hepimiz için takıntı oldu bu konu. Uzun süre de devam edeceği kesin. Eklenebilecek şeyler var. Fakat kişisel bir yazı olduğu için sadece bir kaç notum olacaktı:

    – The Thing (1982) / The Thing from Another World (1951)
    İkisi de kitaptan uyarlanma (“Who Goes There?” John W. Campbell, Jr.) diye atlayacak oldum. Sonra aklıma Carpenter’ın ilk filmlerinde açıkça kendini belli eden Howard Hawks sevgisi aklıma geldi. Zaten Carpenter The Thing’i saygı duruşu olarak nitelendiriyor. Yine de Carpenter’ın versiyonunun asıl öyküye daha sadık olduğunu belirteyim. Bambaşkalığının altında yatan nedenlerden biri de bu. Sonuç: Evet, ustaya adanmış bir yeniden yapım. İlginçtir, Rob Zombie benzeri bir tavrı, en azından röportajlarında Halloween ile Carpenter’a yaptığını söylemişti. Sonuç?

    – Bram Stoker’s Dracula
    Francis Coppola’nın (şimdilik) kısa ömürlü kalmış bir projesi vardı. Sinemaya sık sık uyarlanmış eski korku klasiklerini aslına sadık kalarak güvenilir yönetmenlerce film haline getirmek. İlk adımı kendisi Dracula ile attı. Sonra Kenneth Branagh ve Frankenstein. Hatta Tim Burton’ın Sleepy Hollow’unu aynı kategoriye sokanlar var. Coppola’nın filminin varolma nedeni daha önce çekilenler değil, eserin kendisi. O yüzden yeniden çevirim demek bana pek doğru gelmiyor.

    – Invasion of the Body Snatchers (1956) / Invasion of the Body Snatchers (1978) / Invasion (2007)
    Bu üçlünün arasına Abel Ferrrara’nın Body Snatchers’ını (1993) da sıkıştırmak gerek. En başarılısı olmasa da en “eleştirmeni” bu film.

    – Psycho (1998) / Psycho (1960)
    Gus Van Sant’ın yaptığı cesur bir hareket olsa da o kadar yanlış anlaşılmaya müsait ki… Filmin bir “tribute” olarak görül(e)memesi büyük ölçüde kendi kusuru.

    – House of Wax (2005) / House of Wax (1953)
    İsim benzerliğine rağmen aslında iki film arasında, “wax” dışında ortak bir nokta yok. Niye bir yeniden çevirimmiş gibi sunulduğunu da anlamış değilim. slında Tourist Trap (David Schmoeller 1979) ile çok daha fazla ortak yönü var. Zamanında, özellikle Hilton ismi yüzünden yerden yere vuruldu film. Ben yine de sevdiğimi söylemeliyim. Ayrıca en “güzel” sahnelerden biri de Hilton’a ait değil miydi? (Hilton’ın rolü için aslında Jennifer Connelly ve Kate Winslet düşünülmüş. Cürete bakar mısınız…)

    – Dark Water (2005)/ Honogurai mizu no soko kara (2002)
    Bu da kişisel bir not: Yeniden çevrilmeye gerek yoktu kuşkusuz. Ama o kadar kötü müydü gerçekten?

  3. Masis Üşenmez

    infestor-vx Scarface’i korku gerilim ya da bilim kurgu filmleri türünde olmadığından almadım o zaman birçok kovboy filmi de listeye girerdi bu en iyi remakeler listesi değil.

    quattromosche House of Wax ve Abel Ferrrara’nın Body Snatchers’ı için dediklerine katılıyorum ancak HoW için problemi belirtmiştim Body Snatchers’da iki uyarlama birden listede olmasın diye son anda çıkardım listeden ama çok sevdiğim bir filmdir. Invasion’da “Artık dokunmayın bu filme” gibi birşey yazmam da bu nedenle zaten. Dracula zaten adı üstünde Bram Stoker’ın kitabına dayanıyor tabii ki ama çok uçuk örnekleri dışında tüm Dracula’lar için geçerli bir durum bu zaten. Sırf edebiyat uyarlaması olması remake olduğu gerçeğini örtemez bana sorarsanız. Nosferatu ile Oldman’ın performansı arasında hiç mi benzerlik yok?

    Dark Water’a gelecek olursak belki orjinal versiyonunun bende bıraktığı hayranlıktan dolayı Amerikan versiyonu benim için tam bir çöptür bilemiyorum. Hani önce onu daha sonra orjinali seyretmiş olsam belki fikrim böyle olmazdı.

  4. Haluk TURANLI

    Merhabalar,ben de hararetle Rob Zombie’nin Halloween’inin neden Carpenter’ın kinden çok daha kötü olduğunu düşündüğünüzü öğrenmek istiyorum.Ben orijinalinden daha duygusal bulmuştum,bir nevi kader kurbanı gibiydi ve sevimsiz ufaklık da çok güzel döktürüyordu bence.Acaba bu muydu filmi orijinalinden daha kötü yapan?Neyalan söyleyeyim ben orijinalinden daha akıcıve daha hızlı buldum ikinci filmi.
    Saygılarımla

  5. Masis Üşenmez

    Haluk bey hepinize ayrı ayrı neyi neden öyle düşündüğümü anlatmak isterdim ama zamanım yok. Benim düşüncem budur, sizinki farklıdır, olabilir. Tabii ki Halloween’ın Carpenter versiyonunun üstüne bir şey yapılamaz, o bir klasik, ama Rob Zombie beni bu filmde çok sıktı, içim bayıldı, sevemedim. Yeterli bir cevap olmuştur umarım.

  6. quattromosche

    Aslında Dracula konusunda ikimiz de haklıyız. “Yeniden çevirim” ile “yeniden uyarlama” karışıklığı bu. Şikayet ettiğimiz salgın bir kitabın yeniden uyarlanması değil ama bir filmin yeniden uyarlanması değil mi? Bu açıdan Dracula farklı bir yerde duruyor. Fakat sinema hayatına bir korku filmiyle başlamış Coppola’nın Dracula’da, aynı kaynaktan beslenmenin ötesinde sadece Nosferatu değil, Universal ve Hammer filmlerini de es geçmemesi, hatta Argento’dan sanılsa da daha doğrusu Bava’dan bile faydalanmış olması… Bu yüzden farklı düşünsek de hak veriyorum.

    Argento demişken, kendisine Coppola’nın Dracula’sı sorulduğunda, bu tür uyarlamaları çok gereksiz, hatta aptalca bulduğunu söylemiş. Kendisi de 6 yıl sonra Il Fantasma Dell’Opera’yı çekti. Ah Argento, sevdiğim filmlerin olmasa…

    Halloween’a gelince. Deja vu hissi yaratmamak için (çünkü az daha aynı şeyleri tekrar yazacaktım – pek sık yaptığım gibi) pek ilgi görememiş şu başlığa yönelebiliriz:

    http://www.otekisinema.com/halloween-ii-28-agustosta/

  7. Sinemalarda gösterilmekte olan “The Wolfman” da iyi remake’lere bir örnek aslında… Türe yaklaşımı sebebiyle Coppola’nın Drakula’sı ya da Branagh’ın Frankenstein’ine benzetilebilir. Onlar kadar başarılı olmadığının altı çizilerek tabi… Bunda biraz da Kurtadam figürünün trajedisinin diğer ikisine göre daha zayıf olmasının da etkisi var.

    Gelelim Haluk’un sorduğu Halloween’i neden başarılı bulmadığımız sorusuna…?

    Daha önce ki Halloween 2 yazısına attığın yorumdan da anladığım üzere sen bu filmi sevmişsin Haluk ve kimse de bunu değiştirmemeli… Ama korku sineması takipçilerinin genel görüşü, Rob Zombie’nin gerçekten başarısız bir remake yaptığıdır. Açıkcası ben 2. filmi seyretmedim bile…

    Rob Zombie, başarılı ve sansasyonel bir yönetmen olarak John Carpenter’in izinden gidip, tıpkısının aynısı bir remake yapmak yerine Halloween ve Michael Myers kültüne başka malzemeler eklemeye çalıştı. Gel gör ki; Myers’e asıl gücünü ve korkutuculuğunu veren sebepsiz şiddete getirdiği “özünde iyi insan ama sorunlu bir çocukluk geçirmiş” psikanalitik yaklaşımı yüzünden aslında külte tarif edilemez bir zarar verdi. Ben de ilk Halloween’i sinemada izlemiş biri olarak aynı şeyi düşünüyorum ama dediğim gibi senin bu filmi sevmiş olmana hiçbir şekilde eleştirim olamaz.

  8. elinize, yüreğinize sağlık. hem bilgilendirici hem de keyifle okunan bir yazı yazmışsınız. yazınızı okuduktan sonra, seyredilmek için elimde bekleyen filmler arasından “The Fog”u, “The Wicker Man”i, “One Missed Call”u direkt çöpe attım. İş güçten dolayı, çok sevmeme rağmen, istediğim kadar film izleyemiyorum. Bu filmleri seyretsem çok pis zaman kaybedecekmişim demek ki. beni bu ıstıraptan kurtardığınız için binlerce teşekkür.

  9. John Carpenter’ın Halloween’i ile Rob Zombie’nin Halloween’i hiç bir şekilde kıyaslanamaz! Benim fikrimde budur. Slasherlardan ‘Friday the 13th’ ya da ‘My Bloody Valentine 3D’ gibi remakeler bile çok daha iyidir Rob Zombie’s Halloween’den. İkincisi tam bir rezalet zaten. Bir filmin orjinaline bu kadar zarar verilemez. Verilmemeli!

    The Thing ve The Fly remake’leri gelmiş geçmiş en iyi iki yeniden çevrim gibi görünüyor. Bunlar ne zaman yapılmış? 80’lerde..Yani en büyük teknolojilere, imkanlara sahip günümüz sinemacılarının hali ortada. Bir tek Alexandra Aja’dan umutluyum. Aja’nın bu sene gösterime girecek olan Piranha 3D filmini merak ediyorum açıkçası..

  10. bu “remake” alanında en çok bilinen ve belki en başarısız “remake” örneği breathless (1983). orijinalinin sinema tarihinde ne kadar önemli bir yeri olduğu düşünüldüğünde; hazır bir senaryo olmadan, neredeyse doğaçlama çekilen, “jump cut” gibi godard buluşlarını barındıran, godard’ın deneyselciliğini konuşturduğu, truffaut, belmondo, seberg gibi harikulade ekiple çalışılmış ve “fransız yeni dalgası”nın belki en önemli filmi a bout de souffle (1960)… bu konuda biraz takıntılı olduğumdan, kıyıp izleyemedim “yeniden çekimi”ni.

  11. quattromosche

    Aja konusunda şimdilik temkinliyim. Hills Have Eyes’ı gerçekten beğendim. Arızalı ama kendine has olan aslına saygıda kusur etmeyen bir filmdi. Yine bir yeniden çevirim olan Mirrors ise, mekan tasarımı hariç (ki aslında abartılı gelmedi değil) hiç hoşuma gitmedi. Yapımcılığını üstlendiği P2 de aynı durumda ama Aja’yı ne kadar sorumlu tutmak gerekir bilmiyorum. Çok sevdiğim bir film olan Piranha’nın yeni versiyonunun eğlenceli olmasını gerçekten istiyorum. Hatta söz veriyorum, aslıyla karşılaştırmayacağım bile. :)
    Bresthless’i A Bout De Souffle ile karşılaştırınca sonuç hüsran ama karşılaştırma yapılmazsa, bugün için tam 80lerin kendine has keyiflerini barındıran bir film. Bence tabii…

  12. Bahsi geçen filmler içersinde benim en çok beğendiğim Hills Have Eyes.
    The Fly ve The Thing’in bir Remake olduğundan bile haberim yoktu:)
    Ayrıca quattromosche katılıyorum.Bram Stoker’s Dracula Remake film demek banada doğru gelmiyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: