Öğlen Sıcağında Şerif Olmak Ne Zor: High Noon

Soğuk Savaş’ın başlama düdüğü öttürüleli az bir zaman olmuştu. Dün, el ele kol kola aynı yolda yürüyen ve barış adalet şarkıları söyleyerek dünyayı hakettiği özgürlük ortamına kavuşturacağına and içen “kardeşler” çoktan düşman olmuşlardı. Sonu hiç gelmeyecekmiş gibi görünen silahlanma yarışına karışan hamasi nutuklar, kulaklara devletin sarsılmaz ve yıkılamaz olduğunu fısıldıyordu.

Öteki Sinema için yazan: Tuncer Çetinkaya

Yerkürenin batısında, Yeni Dünya’da sistemi muhafaza etme görevi üstlenenler, onyıllardır propagandasını yaptıkları kuruluş felsefesini askıya almışlar ve özgürlükleri “bir kereliğine” feda etmekte sakınca görmemişlerdi. Yeni dönemin en büyük Hollywood jönü, Cumhuriyetçi Parti Wisconsin Eyalet Senatörü Joseph McCarthy’di.

Böylesi bir ortamda, sorgulamaksızın itaat etme kültürünün sinemasal ayağını ise westernler oluşturuyordu kuşkusuz. İyiler ve kötülerin kalın çizgilerle ayrıldığı, göğsünde yıldız taşıyanın en gerçek kahraman ve tek otorite olduğu “erkek” bir dünya tasvirinin peşine takılan bir çok yönetmen, topluma içi boş bir güven duygusu ve perde arkasında da bolca muhafazakarlık aşılayıp durdu.

Karanlık ve çıkmaz sokaklarda gezinen kuşkucu karakterlerin cirit attığı kara filmlerin anti-tezi olarak da okunabilecek western, John Ford ve Howard Hawks merkezinde ‘derin’ Amerika’nın değirmenine su taşımayı sürdürürken, 1952’nin kavurucu yaz sıcağında ve tam da öğle vakti karşımıza çıktı Will Kane.

O, Jimmy Ringo gibi hedefi tek atışta tutturan bir silahşor değildi (“Gunfihter”, Henry King, 1950). Muhtemelen öldürdüğü Apaçi sayısı, Kirby Yorke’la da kıyaslanamazdı (“Rio Grande”, John Ford, 1950). Buna karşın hayatı boyunca suçluya meydan okumuş ve çok sevdiği kasabasını savunmayı herşeyin üzerinde tutmuştu. Şimdi, henüz evlendiği eşiyle birlikte uzaklara doğru yol almanın ve emekliliğin keyfini sürmenin tam zamanıydı.

Ancak…  40’lı ve 50’li yılların mutlu sona kapı aralayan tipik westernlerinin tam da bittiği yerde başıyor ve bu yüzden de önemli bir yenilik içeriyordu “High Noon”. Bir kaç gün sonra rozetini yeni şerife devredecek olan kanun adamı ve seyirci adına serüven sona ermemişti. Geçmişte elleriyle kodese tıktığı bir çetenin elemanları, az sonra intikam almak için kasabaya hücum edecekti.

İnsanın, kişisel çıkarları adına en yakın arkadaşlarını bile gözünü kırpmadan ‘sattığı’, kendi bacağından asılan koyunların cirit attığı bir dünyada ayakta kalmaya çalışan ve duruşunun bedelini ünlü ‘kara liste’ye dahil olarak ödeyen senarist Carl Foreman, John Cunningham’ın kısa öyküsünü ilk okuduğunda aklından neler geçti bilinmez; ama izleyiciyi hazırladığı evren, 50’lerin Amerika’sından hiç de farklı değildi!

Vahşi Batı’ya uygarlığı götürme pahasına yerlileri soykırıma uğratmaktan kaçınmamış ‘onurlu’ göçmenlerden oluşan topluluğun(!), kanun adamları ve çitlerle sağlamlaştırdığı mutlu yuvasını, bir bakıma da onurunu savunmak zorunda kaldığında -örneğine defalarca rastladığımız gibi- Şerif’in yanında, suçlunun karşısına dikilerek ‘yüksek değerlere’ olan bağlılığını savunması beklenirdi kuşkusuz. Oysa ki sessiz kalanın ve kapıları kitleyerek evine kapananın olayı en az hasarla kapatacağı bu evrende ayakta kalmak hiç de kolay değildi.

Bertolt Brecht’ten Chaplin’e, yaşama sahip çıkan ve başını kuma gömmeyi reddeden aydınların Batı’daki temsilcisi Kane; insanların “aptallık etme, derhal hasabayı terket!” ile “sorunları bizlerle değil, seninle!” arasında gidip gelen korku / ihanet çığlıklarına inat, tam da öğle vakti meydanda düşmanlarını bekleyecekti.

Filmin, gösterime girdiği dönemde, arkaplanına dair kuşkular doğursa da gerçek bir dönem eleştirisi barındırdığı tam olarak anlaşılamamıştı; ancak ortalıkta tuhaf bir durum vardı. “Birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyulan bir dönemde” (!), ortalığı düzinelerce korkağın kapladığı bir westerne daha önce pek tanık olunmamıştı. Dayanışmacı ruhun ve köklü geleneklere sahip olunduğunun en canlı göstergesi olan bir türün, bir kaç beceriksizin elinde biçim değiştirmesi kabul edilemezdi! Nitekim, Hawks’un ünlü “Rio Bravo”su, bir kaç yıl sonra benzer bir temadan yola çıkarak Batı kasabasının nasıl olması gerektiğini dosta düşmana gösterecekti!

Bütün bunlar, senaryosu, gerçekle eş zamanlı kurgusu, oyunculukları ve Dimitri Tiomkin’in unutulmaz ezgileriyle, “Kahraman Şerif”in tüm zamanların en başarılı westernlerinden biri olma gerçeğini değiştiremedi. Üstelik o gerçek, yıllardan bu yana itinayla yaratılmaya çalışılan kutsal değerlerde kocaman bir gedik açmıştı! (Finalde, Kane’in kasabalıya inat gerçekleştirdiği son ‘eylem’ göz ardı edilse, filmin mesajını “bir kanun adamının tüm olumsuzluklara karşın görevini yerine getirme tutkusu” olarak okumak da mümkün olacaktı belki; ama kariyerine “Her Devrin Adamı” ya da “Julia” gibi ilerici yapımlarla devam edecek olan yönetmen Fred Zinnemann ve başarılı senarist Foremen, izleyici adına yolu kapatmıştı. Buna karşın görkemli son, bir başka ünlü yönetmen Arthur Penn tarafından çok iyi değerlendirilecek ve 60’ların gizli klasiklerinden “The Chase”de bu kez Marlon Brando’nun benzer bir eyleme imza atmasına olanak tanıyacaktı. Yıldızı baskıya boyun eğenin suratına fırlatmak, sonunda 68 kuşağına kadar ulaşmıştı!)

Aynı günlerde Arthur Miller, “Köprüden Görünüş” adlı oyununu tamamlamasının hemen ardından, metni, McCarthy döneminin tescilli ihbarcılarından Elia Kazan’a yollamıştı. Kazan, daha önce, yazarın “Bütün Oğullarım” ve “Satıcının Ölümü” adlı eserlerini sahnelemişti. Oyun, Sicilyalı bir adamın, limanda kaçak işçi olarak çalışan yeğenini ihbar etmesi üzerine kuruluydu. Yönetmen metne hayranlığını gizleyemeden Miller’a telgraf çekti ve oyunu sahnelemeye hazır olduğunu belirtti. Miller’in geri dönüşü hayli enterasandı: “Beni yanlış anlamışsın. Oyunu sahnelemen için değil, muhbirler hakkında ne düşündüğümü bilmen için göndermiştim.”

Galiba Kahraman Şerif, artık o kadar da yalnız değildi!

HIGH NOON / KAHRAMAN ŞERİF
Yapım: ABD / 1952 – Yönetmen: Fred Zinnemann – Senaryo: Carl Foreman – Görüntü Yönetmeni: Floyd Crosby – Müzik: Dimitri Tiomkin – Oyuncular: Gary Cooper, Grace Kelly, Thomas Mitchell, Lloyd Bridges, Otto Kruger, Henry Morgan, Lee Van Cleef

Yazar hakkında: Misafir Koltuğu

Öteki Sinema ekibine henüz katılmamış ya da başka sitelerde yazan dostlarımız her fırsatta harika yazılarla sitemize destek veriyor. Size de okuması ve paylaşması kalıyor...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir