Sense8’in Sırrı Ne?

Filmler, diziler izliyorsunuz. Beğeniyorsunuz, hayranı oluyorsunuz. Sonra onları yaratan isimlerin işlerini takip etmeye başlıyorsunuz. Bazen de farklı yerlerde işlerini beğendiğiniz isimler bir araya gelip ortak projelere imza atıyor. O projeleri dört gözle beklemeye başlıyorsunuz.

İşte Sense8 benim için böyle bir diziydi. Söz konusu isimler bünyelerinde Wachowski ve Straczynski gibi kelimeler barındırıyor. Tykwer de dış kulvardan atakta. Buna uluslararası oyunculardan kurulu iyi bir kadroyu, Netflix’in diğer kanallarla rekabet etmek için iyi dizi çekme zorunluluğunu ve “daha önce televizyonda görülmemiş bir iş” gibi ibareleri eklerseniz beklenti daha da yükseliyor. Bakalım Sense8 beklentileri ne kadar karşılıyor?

Öteki Sinema için yazan: Kaan Zanbakcı

BİR WACHOWSKI’LER DİZİSİ OLARAK SENSE8

Olmadı. Ne kadar uğraşsalar da ilk Matrix’in büyüsünü tutturamadılar. Matrix’in devam filmleri ilkinin kredisinden yedi. Speed Racer (Hızlı Yarışçı)’la dibe vurdular. Son filmleri Jupiter Ascending (Jüpiter Yükseliyor)’la az kalsın Speed Racer’ın rekorunu egale ediyorlardı. İşte bu kötü gidişatın ortasında enteresan bir anomali var. 2012’de gösterime giren ve David Mitchell’ın “filmi mümkün diil çekilemez” denen aynı adlı romanından uyarlanan Cloud Atlas (Bulut Atlası), ikilinin Matrix sonrası filmografisinin bir hayli üzerinde duruyor. Kimilerine “maliyet kısmak için aynı oyuncuları kullanmışlar” diye dalga geçse de, Alejandro Inarritu’nun moda ettiği “kesişen hayatlar” tarzının en piyasa işi olsa da temel aldığı romana saygıyla yaklaşan, kurgusu yer yer keyif veren, Hugo Weaving’in hemşire tiplemesiyle nedense beni duble eğlendiren bir filmdi Cloud Atlas. Almanların Run Lola Run (Koş Lola Koş) ve Parfume: The Story of a Murderer (Koku: Bir Katilin Hikâyesi) gibi filmlerle sinema âlemine hediye ettiği Tom Tykwer’le iş birliği yapmışlardı.

ZZ0D9B224F

Bunları yazıyorum, çünkü Sense8’in en yakın akrabası Cloud Atlas. Yani “televizyonda daha önce görülmemiş bir iş” olabilir ama hiç görülmemiş bir şey değil. Aradaki en önemli fark, Cloud Atlas farklı zamanlarda geçerken Sense8’in farklı mekânlarda geçmesi ve reenkarnasyonun yerini telepatinin alması. Angelica adlı bir kadın, ölmeden önce yeteneğini sekiz kişiye bulaştırıyor, ya da dizinin ağzıyla konuşursak sekiz “sensate” doğruyor. Birbirlerinin zihinlerine girdikçe daha da yakınlaşan bu sekiz kişi, zamanla yeteneklerini birbirlerini zor durumlardan kurtarmak amacıyla kullanmaya başlıyor. Elbette bir de ana konu var ve mesele zamanla sensate’ler için bir ölüm kalım savaşına dönüşüyor. Wachowski’lerin Tom Tykwer’le bir kez daha işbirliği yapmasına vesile olan dizi kurgu açısından Cloud Atlas’la hemen hemen aynı numaraları kullanıyor. Başka bir deyişle Sense8, Cloud Atlas’ı sevenler için doğru adres.

BİR STRACZYNSKI DİZİSİ OLARAK SENSE8

Yurdum insanı diziyi Wachowski’lerin dizisi diye izliyor ama Sense8 bünyesinde daha önemli ve tutarlı bir isim barındırıyor: J. Michael Straczynski. “Kimdir bu tonton dede” derseniz, öncelikle “çocukluğumuzdur” derim, çünkü The Real Ghostbusters’tan He-Man’e kadar pek çok çizgi dizide yazarlık yapmış. Sonra da sihirli sözcükleri söylerim: Babylon 5. 1993-1998 tarihleri arasında çekilen 110 bölümlük dizinin en önemli özelliği senaryosuydu. Tek bir konuyu işlediği ve önce yazılıp sonra çekildiği için eşsiz bir olay örgüsü vardı. Formül o kadar tuttu ki, televizyonda bilimkurgu bir daha eskisi gibi olmadı. B5’i ilk taklit eden Uzay Yolu oldu. Ayrıca dizi, Battlestar Galactica gibi modern klasiklerin önünü açtı. Tüm inanç ve yönelimlere eşit mesafede duran dizinin yaşadıkları karşısında sürekli değişen karakterleri de dâhil olmak üzere kimseyi yargılamamak gibi bir misyonu, eşsiz bir politik ve felsefi vardı. Buna karşın izlemesi biraz sabır istiyordu. Başları çok durgundu. Hatta ilk sezonda konuya girmiyordu bile. Konusu sürekli, dolgu bölüm sayısı da az olduğundan bölümleri kaçırmamanız gerekiyordu.

Bunları yazıyorum, çünkü Sense8’in en yakın akrabası Babylon 5 (deja vu). Yine başlangıcı biraz ağırdan alıyor. Bölüm sayısının az olması itibariyle konuya girmek için Babylon 5 kadar beklemiyor ama ortalığın hareketlenmesi sezonun ikinci yarısını buluyor. Anlayacağınız seyircisinden biraz sabır isteyen bir dizi Sensate ama bu tür diziler şenlendi mi ortalık daha fazla karışıyor genellikle. İlk bölümler boyunca gelişen karakter öyküleri, yazarların satranç tahtasına bazı taşları yerleştirdiği izlenimini uyandırıyor ve bu taşların hareket etmeye başladığı yerlerde dizi gerçekten parlıyor. Babylon 5’teki “yargılamama” ilkesi bu dizide daha da ileriye gidiyor. Sensate’lerin arasında polis Will Gorski veya iyi aile kızı Kala Dandekar gibi politik doğru karakterlerin yanı sıra bencillikte sınır tanımayan veya suç makinesi olanlar da var. Bu yaşam tarzlarının yargılamasını seyirciye bırakıyor dizi ve bunların üzerinde durmuyor. Hatta karakterlerin yaşam tarzlarıyla sadece hikâyeye malzeme sağladıkları kadar ilgileniyor. Karakterler arka planlarından ziyade yaptıkları veya yapamadıklarıyla var oluyor. Bir araya gelmeye başladıkları anlar ise dizinin parladığı bir başka nokta.

Sense8’i sevmemde en etkili olan noktalardan biri de tam bir yetişkin dizisi olması. Seks ve kan dizinin hemen her bölümünde kol geziyor. Hatta dizi, Türk insanı için bir “homofobik miyim” testi bile olabilir. Hatta karakterlerden birinin öyküsü doğrudan cinsel yönelimiyle ilgili ve dizi, ilişkileri göstermekten çekinmiyor. Kan revan deyince de aklınıza sadece şiddet sahneleri veya kopan uzuvlar gelmesin. Onlar da var, merak etmeyin, ama karşınıza ansızın bir doğum da çıkabilir. Şahsen bu “testlerin” hepsinden alnımın akıyla çıkmayı başardım ve diziden büyük keyif aldım.

Bütün bunların bir araya gelmesiyle gerçekten enteresan bir formül ortaya çıkıyor. Sense8 “aksiyonu az, gerilimi fazla bir yetişkin dizisi” dersek doğru söylemiş oluruz ama diziyi tam olarak anlatmış da olmayız. Bunun sebebi de, her ne kadar başka bilimkurgu eserleriyle akraba olsa da, “televizyonda daha önce denenmemiş bir şey” vaadini yerine getiriyor olması. Dizi, içerdiği büyük isimler yüzünden beklentim yüksek olmasına rağmen ilk sezonuyla beni tatmin etmeyi başardı. İkinci sezon onayını almış olması ise bu konuda yalnız olmadığımı gösteriyor.

Yazar hakkında: Kaan Zanbakcı

1976, İstanbul doğumlu. Sinema denen sanatın ne kadar büyülü bir şey olduğunu 1986’da, Şişli Site sinemasında izlediği Return of the Jedi ile farkına vardı. 10 yıldır çevirmenlik yapıyor. Önce Divxplanet bünyesinde, ardından Öteki Sinema’da film eleştirileri yazdı. Sender’in açtığı senaryo atölyelerine katıldı. Hayalî İcraat adında bir bilimkurgu/fantastik sinema sitesi hazırladı ancak o büyüklükte bir siteyi tek başına hazırlamanın zorlukları, hosting firmasının saçmalıklarıyla birleşince 6 yılda büyük mesafe kat eden, 800’ü aşkın makale içeren sitesini kapadı ve Öteki Sinema’ya geri döndü.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir