Susuz Yaz (1963)

susuz yaz posterMetin Erksan bir konuşmasında, mülkiyet üzerine üç film yaptığını, Yılanların Öcü’nde toprak mülkiyetini, Kuyu’da insan mülkiyetini, Susuz Yaz filminde ise su mülkiyetini anlatmaya çalıştığını, su mülkiyeti konusunda senaryoyu kaleme almaya başlamasına karşın Necati Cumalı’nın eserinde karar kıldığını söylemiştir. 

Öteki Sinema için yazan: Salim Olcay

Necati Cumalı’nın İkinci Paylaşım Savaşı sonrasında geçen öyküsünde Atatürk’ün deyişiyle “kendi çıkarını vatanın menfaatlerinden yüksek tutan alçakların” finans-kapitalin istekleri doğrultunda ülkenin sanayisinin yok edilmesine, kendi kendine yeten tarımın ‘’Avrupa’nın manavı’’ haline getirilerek halkın kendi ürettiği ürünlerin en kötüsüne muhtaç edilmesine, halka boyun eğdirme, direncini kırma ve yönetimden çıkarma yani “cumhuriyet” kavramının içinin boşaltılması çabalarına yönelik bir şeyler bulunabilir mi diye düşünsem de, Mehmed Kemal’in şu sözleri bu yönde bir araştırma yapmayı gereksiz kılmıştır. Yine de Necati Cumalı’nın tanık olduğu olayı anlattığı basit bir öykü iken Metin Erksan’ın ellerinde muhteşem ve evrensel bir yapıya bürünen Susuz Yaz filmi tam da yukarıdaki mücadeleyi anlatmayı başarmıştır.

“Necati Cumalı, baktı ki çok Ahmet var, günün birinde adının başından Ahmet’i atıverdi… Oldu Necati Cumalı… Hukuk Fakültesi’ne, İzmir’in Urla’sından okumaya gelmişti. Sanatın az tehlike gösteren bölgelerine sığındı. Bizim yanımıza pek yanaşmazdı. Sakıncasızların çıkardığı dergilere yazar, suya sabuna dokunmayan konuları seçerdi. Sızıltısız, gürültüsüz okulunu bitirdi ve memleketine döndü. Orada avukatlık yaparken gerçeği daha yakından gördü. Ona göre yapıtlar verdi.” (Mehmed Kemal, Acılı Kuşak) 

Yeryüzündeki yaşamı başlatan, evrimleşip gelişmesini sağlayan ve idame ettiren güç, hiç kuşkusuz sudur. Bir ceninin yüzde doksan dokuzu, bebeğin yüzde doksanı, erişkinin yüzde yetmişi ve ihtiyar bir insanın yüzde ellisi sudur. Kısaca suda başlayan yaşam suyla sürmektedir. Çeşitli halkların yaratılış mitolojilerinde insan, hangi malzeme çoksa ondan yaratılmıştır. İnsanın, Navajo mitolojisinde mısır başağı, Norveç mitolojisinde ağaç, Yunan mitolojisinde kayadan yaratıldığı anlatılmışsa da su hep vardır. Bilinen en eski anlatılardan olan Babil yaratılış destanı Enuma Eliş, “Başlangıçta sadece su ve onun üzerinde salınıp duran sis mevcuttu” derken, Türk mitolojisi şöyle başlar.

“Dünya bir deniz idi, ne gök vardı, ne bir yer, Uçsuz, bucaksız, sonsuz, sular içreydi her yer!

Tanrı Ülgen uçuyor, yoktu bir yer konacak, Uçuyor, arıyordu, katı bir yer, bir bucak.”

Yeryüzünün yaklaşık beş milyar yıllık geçmişi “bir yıl” olarak kabul edilirse, insanın en son gün, akşam saat sekizde “ortaya çıktığı” düşünülmektedir. Dünyadaki varlığı çok geç başlamasına karşın “her şeyin” kendi kullanımı için var olduğu iddiasındaki insan, yeryüzünün kendine bağımlı olduğunu savunmuştur. Bu bakış açısı insanı doğaya ve diğer varlıklara herhangi bir sorumluluğu bulunmadığı düşüncesine, bu düşünce de mülkiyet fikrine götürmüştür. “Yaratılmış” ilk insan Âdem’in çocuklarından Kabil’in Habil’i öldürmesi de “mülkiyet” kaynaklı değil midir? Tevrat, törenin bozulmasını ve insanlar arasında mülkiyet düşüncesinin ortaya çıkmasını “İşlediğin toprak bundan böyle sana ürün vermeyecek” şeklinde anlatsa da, Kabil-Habil anlatısının erkek egemen görüşle yazıldığı, kadın, hayvan ve canlı-cansız tüm varlıklar üzerine kurulmaya başlanan egemenliğin bir “mülkiyet” sorunu temelinde şekillendiği çok açık bir biçimde görülmektedir. İnsanlığın en büyük günahı olan “mülkiyet” Kabil ile Habil isimlerinde simgeleşmiş, birilerinin “biriktirme” hırsının, birilerinin aç kalması anlamına geldiği ise her zaman unutulmuş ve unutturulmuştur.

“Herkes, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasi veya diğer herhangi bir akide, milli veya içtimai menşe, servet, doğuş veya herhangi diğer bir fark gözetilmeksizin işbu Beyannamede ilan olunan tekmil haklardan ve bütün hürriyetlerden istifade edebilir.” (İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi) 

Nerede kadının hakkı kocasına, çocuğun hakkı babasına, memurun hakkı amirine, öğrencinin hakkı öğretmene ve halkın hakkı yöneticiye aittir ve onlardan sorulur diyen bir anlayış varsa, orada egemen güçlerin çıkarı vardır. Böylece egemen güçlerin iktidarını kurabilmesi için kitleleri değil azınlıkları yani erkeği, babayı, amiri veya yöneticiyi ikna etmesi yeterli olmaktadır. Günümüz Doğu ve Batı toplumları arasındaki en önemli fark çoğulculuktur. İnsan türü “insanın hür, haysiyet ve haklar bakımından eşit doğduğu, akıl ve vicdana sahip olduğu ve birbirlerine karşı kardeşlik zihniyeti ile hareket etmesi” gerektiği fikrine birçok acılar çekildikten, felaketler yaşandıktan ve acımasızca sömürüden sonra ulaşabilmiştir. Buna karşın yeryüzündeki diğer canlıların da “haklarının” olduğu fikri kendine yeni yeni yer bulabilmesine karşın, “insanlığın” büyük çoğunluğunun, değil “doğa ve hayvan” hakları, “insan” hakları fikrine bile hayli uzak durduğunu söylemeliyim. Çoğulculuk denilince yüzlerce yıl önce yazılmış olan aşağıdaki cümlelerin ne demek istediğimi çok iyi bir şekilde özetlediğini düşünüyorum.

“Türk hükümdarlığı tek bir padişah tarafından yönetilir. Diğerleri kapıkullarıdır. Padişah ülkesini sancaklara ayırmış ve oralara valiler tayin etmiştir. Padişah valileri istediği zaman istediği biçimde değiştirebilir. Fransa kralı ise kalabalık bir soylular sınıfı ile kuşatılmıştır. Bu soyluların kendilerine bağlı uyrukları ve ayrıcalıklı durumları vardır. Kral onların bu ayrıcalıklarını, kendini tehlikeye atmadan ellerinden alamaz. Bu iki çeşit yönetim biçimi incelenirse, Türk hükümdarlığının ele geçirilmesinin çok güç, fakat bir kez ele geçirilirse elde tutmanın çok kolay olduğu görülür. Buna karşılık Fransa krallığını ele geçirmek kolay fakat elde tutmak çok güçtür. Çünkü Türk hükümdarlığında  herkes padişahın kulu olduğu için onları baştan çıkarmak güçtür. Osmanlı devletine kim saldırırsa onu birlik içinde bulacağını hesaplaması gerekir. Fakat bir kez yenik düşüp ordusu bozguna uğrayacak olursa hükümdar soyundan gelenlerin dışında kimseden korkmaya gerek kalmaz. Fransa’da ise krallığın bazı beylerini elde ederek ülkeye kolaylıkla girilebilir. Memnun olmayanlar ve değişiklik isteyenler her zaman bulunur. Bunlar size kapıları açabilir ve zaferinizi kolaylaştırabilirler. Ancak yine bu derebeyleriyle uğraşılmak zorunda kalınacağından, Fransa’yı elde tutmak güçtür.” (Nicolo Machiavelli, Prens)

On yıl kadar önce Kuzey Afrika ülkelerinden, ismi lazım değil, birine yolum düşmüştü. Durum şimdi nasıldır bilemiyorum ancak halka hizmet etmesi için görevlendirilenlerin halkına değer vermediğini, değil insan ve vatandaş, “çöp” muamelesi bile yapmadığını görmüş ve çok üzülmüştüm. Ve bunu “Batılıların” gözüne girdiklerini düşünerek yapıyor olmaları ise en acısıydı. Bu “alçaklar” hiçbir yere yetişecek olmamalarına karşın insanların kendilerine ve araçlarına zarar verircesine kaçışmaları karşısında hiçbir utanma ve sıkılma belirtisi göstermeden yollarına devam ediyorlar ve bunu doğal bir hak olarak görüyorlardı. Bu hengâmede birçok araç yoldan çıkıyor, kazalar oluyor ancak insanlar korkudan seslerini çıkaramıyordu ve değil itiraz etmek yol vermekte çekimser davrananların dahi hayli sert muameleye tabi tutulduğunu söylememe gerek yok. Hizmet etmek için parasını aldığı halkına değer vermeyen bu zihniyetin “dışarıdan” çok net bir şekilde görüldüğünü söylemeliyim. Kendi halkını ‘’insan’’ yerine koymayan işbirlikçiler, saygıyı kendi halkından değil Batı’dan beklediğinden ve Batı’lı yöneticiler, çok uluslu şirketler ve vurguncular da, halkların değil bir avuç “alçağın” ikna edilmesini çıkarlarına daha uygun bulduğundan “düzenin” sürdürülmesine göz yumuluyor. Para hırsı “kardeşlik zihniyeti ile hareket etmekten” daha baskın çıktığı için gerek bu ve benzeri devletlerin soysuz yöneticileri gerekse Batı, bu halkları bir süre daha “insan” olarak görmemeyi tercih ediyor.

Mülkiyet bir şeye sahip olmak değil, o “şey” aracılığıyla başkalarını boyunduruk altına alma gücüdür. Kendilerine ait mülkleri ve arazileri olan köylülere karşı çıkmayan filmde bir şeye sahip olma anlamındaki mülkiyet değil, mülkiyetin tek elde toplanarak emeğin sömürülmesi eleştirilmiştir. Filmde, suyun mülkiyetini almak isteyen Osman (üretim araçlarının mülkiyetini elinde toplayan güç) ve Osman’ı haklı bulan kanun (yani burjuvazinin ortak işlerini yöneten bir komite görevi gördüğü iddia edilen modern devlet) ve bu durum karşısında derme çatma mücadele etmeye çalışan köylü (halk) arasındaki mücadele işlenmiştir diyebiliriz.

“Merhamet, ezelden beri, insanları en fazla hüsrana uğratan duygu olmuştur. İnsanlar herkesin ıstırap çekmekte olduğunu keşfettikleri zaman genellikle derinden etkilenmişlerdir. Yine de merhametin diğer önceliklerine zarar vermemesi için kapsamlı önlemler almışlardır. Bütün felsefi düşünceler ve önyargılar, birer bekâret kemeri gibi merhameti sıkı bir denetim altında tutmuştur. Kavimlerin, ulusların veya grupların ani cömertlik hamleleri kısa zamanda solup gitmiş, buna karşılık, hiç beklenmedik anlarda yeniden ortaya çıkmıştır. İnsanların, hiçbir karşılık beklemeden, sırf çekilen acıdan etkilendikleri ve kederin bütün insanlığın ortak düşmanı olduğunu düşündükleri için hiç tanımadıkları insanların yardımına hangi sıklıkta koşmuş olduklarına ilişkin istatistikler yok elimizde; eğer olsaydı, büyük ihtimalle pek çok uygarlığın, adlarına dikilmiş anıtların düşündürdüğü kadar muhteşem olmadığını anlardık. “Dünyada çekilen acıları kalbinde hisseden kimse, insan tabiatının özlem duyduğu yüzeysel mutluluğa bir daha asla kavuşamaz.” (Theodore Zeldin, İnsanlığın Mahrem Tarihi)

susuz-yaz-1963Çekimleri öykünün de geçtiği yerde İzmir’in Bademler köyünde gerçekleştirilen film sansüre takılmış, sansür kurulu ‘’büyük kardeşin küçük kardeşin karısını alması gayri ahlakidir’’ diyerek filmi tamamen reddetmiştir. Susuz Yaz’ın gösterime girdiği yıllarda, en büyük tehlike “komünizm” iken ağaya boyun eğmek ve ağanın isteklerini yerine getirmek yerine, “ağa” ile mücadele etmeye kalkışan köylülerin bu eylemi komünizmin ayak sesleri olarak görülmüş ve film çeşitli bahanelerle yasaklanmıştır. Yapılan itiraz sonunda sansür kararı kaldırılmışsa da oluşturulan yeni komisyon ‘’Bu film Türkiye’yi temsil etme niteliğinden yoksundur’’ diyerek Berlin Film Festivaline katılmasına izin vermez. Gelişmeler üzerine yapımcı Ulvi Doğan filmi ülke dışına kaçırarak yönetmenin adını Metin Erksan’ın göbek adı olan İsmail Metin olarak değiştirmiş ve yarışmaya katılmayı başarmıştır. Filmin büyük ödül olan Altın Ayı’yı kazanması üzerine ‘’aman Avrupalı bize ne der’’ kaygısından kurtulamayan zihniyet, filmi ödüllendirmiş olsa da negatiflerinin ülkeye dönmesini sağlayamamıştır. Geçtiğimiz aylarda sonuçları tartışmalı hatta nitelikli bir liste olarak dikkate alınması mümkün olmayan bir ankete göre Türk sinemasının en iyi filmi seçilen Susuz Yaz (içinde Recep İvedik’in yer aldığı bir listenin en iyisi olmak ne denli övünç kaynağı olabilirse)

Filmin ödül aldıktan sonraki başarısını paraya dönüştürmek hevesine kapılan bazı soysuzlar, Hülya Koçyiğit’e benzeyen bir kadınla birkaç pornografik sahne çekip filme ekleyerek “Kardeşimin Karısı” ve benzeri isimlerle Avrupa ve Amerika’nın çeşitli salonlarında göstermişlerdir. Türk sinemasının başyapıtlarından bir filmin içine düşürüldüğü bu ahlaksızlıkta parmağı olan insanlıktan nasibini almamışların bu utançla nasıl yaşadıklarını çok merak ediyorum. Bu konuda günah keçisi ilan edilen ancak anlatılanlardan öğrendiğimize göre bütün parasını filme yatıracak kadar sinema sevdalısı olan Ulvi Doğan’ın bunları yapmış olmasının –eğer kandırılmadıysa- büyük çelişki olduğunu düşünüyorum.

“Urla’nın Bademler Köyü’nün kuzeyinde hafif dalgalarla uzanan toprakları sulayan üç dereden ikisi yaz ayları gelince kurur, kalın kumlu, çakıllı yataklarıyla kuraklıktan günden güne yanan kavrulan ovanın yüzüne atılmış iki eski ustura izi gibi kalır. Artık o yörede, ilk güz yağmurları düşünceye kadar akan tek su, Kocabaşların küçük zeytinliğinin eteğinden kaynayan pazu kalınlığında bir su damarıdır. Bu su bir kulaç çapındaki yatağında, önce hızla kabarır, taşar, sonra yer yer aralıkları harçla sıvalı taş döşeme bir oluktan, beş-altı yüz adım aşağılarda kalan bir havuza doğru akmaya başlar. Bu havuz o çevrenin can noktasıdır. Bahçeleri havuzun alt tarafında kalan ekiciler, yaz boyunca günde üç dört kez gelir, suyun havuzda vardığı çizgiyi kollarlar. Çünkü yaz ilerledikçe su azalır. Temmuz ortalarında bilek kalınlığına iner, Ağustos’ta ise nerdeyse parmak kadar kalır.” (Necati Cumalı, Susuz Yaz)

Osman kardeşi Hasan’a “Kendi suyumuza gayri kendimiz sahip olacağız” diyerek önce kendi tarlalarını sulayacağını, artanı köylüye vereceğini söyler. Farklı düşünen Hasan bu duruma karşı çıksa da, abisinin ısrarlı davranması karşısında “büyüğümsün” diyerek boyun eğer. Kimseleri dinlemeyen ve suyu kesen Osman, mülkiyet hırsından dolayı yabancılaşarak küçük görmeye başladığı köylü ile olan geçmişini bir çırpıda siler. Kendini onlardan farklı görmeye, onları önemsememeye ve değersiz saymaya başlar. Köylülerle oturmaz, sohbet etmez, onların susuzluktan dolayı tarlalarının kuruyacak olması ve dolayısıyla perişan olacak olmalarıyla ilgilenmez. 

“Kurtuluş Savaşı’ndan önce bütün bu yerler tek bir Rum’un malıydı. Eskiden Rum’un tek başına sahip olduğu bu çiftlik, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Kocabaşlarla öbür küçük ekiciler arasında bölüşülmüştü.” (Necati Cumalı, Susuz Yaz) 

Osman’ın herkes kahvede “domino oynarken” kardeşiyle birlikte tarla açması ve arazisini büyütmesi çalışkanlığının değil açgözlülüğünün ve hırsızlığının göstergesidir. Büyüterek kendi malı haline getirdiği her toprak parçası aslında halkın malından çalınan bir parçadır. Öyküde bir Rum’a ait olduğu söylenen eve ve topraklara el koyması, köylülerin “ağa” diye hitap etmesi, bütün köylünün sözlerini kanun bildiği muhtara kulak asmaması ve köylüler karşılarına çıkan ilk arzuhalciye dilekçe yazdırırken onun “avukat tutabilmesi” Osman’ın bir gücü olduğunu gösterir. Susuz Yaz başta olmak üzere o dönem çekilen filmlerde sıkça “konferans” sözü kullanılır. Alaycı bir şekilde söylenen bu konferans sözüyle anlatılmak istenenin “devlet büyüklerinin” propagandası olduğu anlaşılır. Muhtar çağırıyor denince köylüler “konferans var gene” diye yakınırken, güçlü olduğunu ispatlamış olan Osman, “bana konferans verme” diyerek köylüye çıkışabilmektedir. Ayrıca Osman’ın köylülerin dinamitle su kanalını patlatmasından sonra jandarmayı olay yerine çağırması ve jandarmadan korkmaması gücünün göstergesi sayılmalıdır.

“Teğmenken Şırnak civarında bir yere gidiyorduk. Bir köyde konaklamak zorunda kaldık. Eve girdim ki, bizim jandarmaların biri ayaklarını leğene sokmuş, köylü karı-kocanın biri bir ayağını, öbürü, diğer ayağını yıkıyor. Ben de bir şey diyemedim. Yine bir gün o civarda dolaşıyoruz, bir de ne göreyim, iki asker iki köylünün sırtına binmiş yürüyüp gidiyorlar. Yanlarına gidip, ‘Ne oluyor böyle?’ diye sordum. Askerler, ‘Komutanım bizi zorla sırtlarına aldılar.’ Köylülere döndüm ‘Doğrudur’ dediler. Tabii korkularından öyle söylüyorlardı. İnin diyerek askerleri azarladım. İnönü dönemi jandarma sultası dönemiydi. (Alparslan Türkeş’ten aktaran Oral Çalışlar, Liderler Hapishanesi) 

Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcında 11 Ekim 1920’de Baltalık Kanunu yürürlüğe konmuştur. Bu kanun ile orman köylüsüne yakındaki ormandan arazi verilmesi kabul edilmiş ve köylünün istediği gibi kullanma hakkına sahip olması öngörülmüştür. Üç yıl devam eden Baltalık Kanunu 1923’den itibaren durdurulmuş ve 1924 yılında çıkartılan yeni kanunla ormanların takati ilkesi kabul edilmiştir. Osman’ın yürürlükten kaldırılmasının üzerinden uzun yıllar geçmesine karşın “Siz kahvede oyun oynarken biz tarla açıyorduk, su bizim hakkımızdır’’ demesi ve hala halkın ormanını yakıp kendine mal etmesi, hazine arazilerini yağmalayarak kendi mülkiyetine geçiren hırsızların açgözlülüğünün sınırının olmadığını gösterir. 

“Tapularının batı sınırında cebel, kuzey sınırında cebel yazıyordu. Yıllarca köyün kahvesine inmeden cebelde kazma salladılar. Cebeli kayasından arıttılar. Şimdi yine tapularının batı sınırı cebel, kuzey sınırı cebeldi.” (Necati Cumalı, Susuz Yaz) 

“Osman’ın merhametine kalmamalıyız” deseler de, ellerinden bir şey gelmeyen, Osman’ın suyu kesmesi üzerine kanuna başvuran, kanunun “güçlü” lehine karar vermesi karşısında düzensiz bir mücadeleye hatta şiddete başvuran ancak hiçbirinden sonuç alamayınca geri adım atarak, suyu para ile satın almaya kalkışan köylüler kolektif ruhtan yoksun bir topluluktur. Bilinçsiz dayanışmanın beyhude olduğu filmin sonunda anlaşılır. Bir bilinçlenmeden söz edilemez. Bir “ağanın” yerine daha beterinin geçtiğini ve Osman gibi adamlara karşı “marabanın” elinden bir şey gelmediğini biliriz. “Osman suyu kesmek istese de Hasan razı gelmez” diyerek kendilerini avutan köylüler örgütlü bir dayanışma içine giremedikleri gibi bir kurtarıcı arayışı peşine düşerler. Köylülerin önce muhtara ardından mahkemeye giderek haklarını arama çabası “devlete” bağlılıklarını ve adalete olan güvenlerini gösterir. Ancak buna karşın mahkemenin Osman’ı haklı bulması üzerine Osman suyu kendi mülkiyetine geçirmiş olur. Artık suyu istediği zaman köylüye verecek, istediği zaman kesecektir.

Osman’a gözdağı vermek isteyen birkaç köylü Osman’ın köpeğini öldürür. Osman’ın mülkiyetindeki bir canlının öldürülmesiyle hayvanın değil sahibinin acı çekeceği düşünülmüştür. Bu da bizi insanın ilk düşüncesine yani tüm varlıkların insanın hizmetinde sayıldığı mülkiyet düşüncesine götürür. Böylece köylülerin de benzer düşünceye sahip oldukları, aralarından herhangi birisinin Osman’ın yerinde olmuş olsa, kendi çıkarları doğrultusunda benzer şekilde davranmaktan kaçınmayacağı anlaşılır. Köpeğinin öldürülmesi üzerine “tedbir almazsak bizi yerler” diyen Osman kardeşiyle birlikte suyun başında nöbet tutmaya başlar ve bir gece köylüler suyun akmasını engelleyen kapağı patlatırlar. Kaçanları kovalayan Osman, kardeşinin “öldüresiye ateş etme” ikazına karşın rasgele ateş etmeyi sürdürür.

Osman’ın silahından çıkan kurşun sonucu bir köylü ölür. Ölen köylü Osman’a en çok karşı çıkan Veli’dir ve sırtından vurulmuştur. Arkadan vurulmalar her zaman bir ihaneti, bir kancıklığı ve bir alçaklığı gösterdiğinden, Osman’ın kötücül, hain ve aşağılık karakteri bir kez daha vurgulanmış olur. Osman, suçu üstlenmesi için kardeşine baskı yapar. “Mallara ben bakarım” der, “köylüler senin elinden her şeyi alır” der, “yaşın küçük” der, “az ceza alırsın” der, “ben seni hapiste parasız bırakmam” der ve ikna etmeyi başarır. Hasan’ın suçu üstlenmesinde, abisinin hapisteyken kendisine bakacağını söylemesi etkili olamaz çünkü onun ne kadar acımasız olduğunu bilmektedir. Filmde Hasan’ın askere gideceğine değinilmez, yaşın küçük denilir ve geçiştirilir. Abisinin hapse, kendisinin askere gidecek olması durumunda “malların” sahipsiz kalacak olması öyküde Hasan’ın suçu üstlenmesini kolaylaştırıcı etkide bulunurken filmde “askere gidecek olmasına” değinilmemesi, sevdiği kadını ortada bırakarak ve abisinin suyu keseceğini bilmesine karşın kolayca boyun eğen Hasan’ın da aslında Osman’dan çok farklı olmadığını göstermek içindir diye düşünüyorum.

“Öldürenin Osman olduğunu herkes biliyor olsa da Hasan, ağabeyini ele vermeyi onuruna yediremez. Veli’yi ben vurdum demek ağasına düşerdi. Ağası adam olsa suçun üzerine kalacağına yanmazdı. Ağası beygir gibi ezerdi karısını… Ayrıca Hasan serbest kalacak olursa önünde askerliği de beklediğinden topraklar iki yıl boyunca temelli sahipsiz kalacak demekti. Bahar’a, çocuğuna kim bakardı.” (Necati Cumalı, Susuz Yaz)

Böylece Hasan’ın suçu üstlenmesindeki asıl etkenin, abisinin “malları” kendisinden daha iyi koruyacak olmasıdır diyebiliriz. Osman’a “büyüğümsün” demesi anlaşılır bir şey olsa da hapse girmeyi kabul etmesinde geçerli sebep, malların idamesi meselesidir. Böylece arada ufak tefek görüş ayrılığı olsa da iki kardeşin ortak noktasının, köylüye karşı muhafaza etmek zorunda oldukları mallardır diyebiliriz. İş mülkiyet olunca Hasan’ın Osman’dan hatta köylülerin birbirinden büyük farkı yoktur. Malların mülkiyetinin Osman’da, Hasan’da veya bir başkasında olması hiçbir şeyi değiştirmeyecektir.

“Osman ise korkular, sıkıntılar içindeydi. Kardeşi suçu üzerine almaz ve kendisi hapse girerse Hasan’ın yumuşaklık göstererek suyu bağışlayacağını düşünüyordu. ‘’Hasan küçük, suçu üstüne almak Hasan’a düşer.’’ Bu çare aklına gelince biraz ferahladı. Kardeşi onu böyle demek zorunda bırakmaz da suçu kendiliğinden üstüne alacak olursa, bir gün sıkıntıda bırakmazdı hapiste! Harçlık gönderir, yiyecek taşır, bahçenin gelirinden payını ayırır, Bahar’a da… Sıra Bahar’ı düşünmeye gelince, bir ara Bahar’ın kalçaları, göğüsleri yine canlanır gibi oldu gözünün önünde! Osman hapiste kalırsa on yıl, o kalçalar, o göğüslerle bir arada kalacak demekti! Ama bu akşam bunları düşünmek istemedi; kurtulacak olursa, adak adar gibi, on yıl Bahar’a kötü gözle bakmayacağına, Bahar’a el sürmeyeceğine kendi kendini inandırmaya çalıştı durdu.” (Necati Cumalı, Susuz Yaz)

Osman bir süre hapisteki kardeşini ziyaret edip para verse de işleri bahane ederek ziyaretlerini aksatmaya başlar. Hasan’ın başka bir cezaevine nakledilmesinden sonra da bir daha uğramaz, gelen mektupları Bahar’a göstermez. Okuma yazması olmayan, bir çıkış, bir kurtuluş yolu bulamayan ve her şeyinden tiksindiği bir adamla aynı çatı altında yaşamak zorunda kalan Bahar’ın elinden durumuna katlanmaktan başka bir şey gelmez. Bir gün, Osman birkaç köylünün, gazetede okudukları haberdeki Hasan isimli bir mahkûmun ölümünü kardeşine bağlaması karşısında öyle olmadığını bilse de bu durumu amacına ulaşmak için kullanır. Köylünün başsağlığı dilediği Bahar, Osman’ın ‘’gayrı ayrı yatak serme’’ demesine çaresizlikle teslimiyet gösterir. Bir sonraki sahnede Osman’ın ayaklarını yıkayan ve her şeyi kabullenmiş Bahar görülür.

Abisi kendisine hapiste bakmaya devam etse ve “karısına” dokunmasa, “düzenin” sürdürülmesine itiraz edecek midir? Abisini öldürmesindeki asıl etken suyu eşit paylaştırma isteği mi yoksa karısına tecavüz etmesinden mi kaynaklanmıştır? Osman’ın ölümü neyi değiştirecektir? Hasan’ın abisi gibi kötü olmaması köylünün lehine midir? Bir süre sonra Hasan’ın veya onun çocuklarının suyu kontrol etme isteğini engelleyecek olan nedir? Köylü kendini koruyabilecek midir? Cevapsız kalan bu sorular aslında filmin karamsar bir şekilde sona erdiğinin göstergesi sayılabilir. Köylüler ortak bir mücadele yöntemi geliştiremediğine ve kanun da mülkiyet esasına göre karar verdiğinde göre Hasan’ın veya mirasçılarının canı istediğinde suyu kesmelerine engel olacak hiçbir güç yoktur. Kötü adamın ölmüş olması hiçbir şeyi değiştirmez. Alışkanlıklarının kölesi haline getirilen toplum “gelen gideni aratır” diyerek mevcut düzene boyun eğdirilmiş, hakkını aramaktan uzaklaştırılmış ve kötü yöneticiye isyan edemez hale getirilmiştir. Hakkını arayan insanları hapse atan, aldatan, tecavüz eden, yabancılaştıran, onur, haysiyet, adalet, dürüstlük, yardımlaşma, merhamet gibi kavramlardan uzaklaştıran kapitalist düzenin insanları sömürdüğü bir dünyada Hasan’a nasihat veren hapishane arkadaşı “mesele suyu Osman’ın elinden almak olmalı” derken sorunun düzen sorunu olduğunu ortaya koymaktadır.

“İşçi sınıfının sefil durumunun nedeni, o ufak-tefek yakınma konularında değil, ama kapitalist sistemin kendisinde aranmalıdır. Ücretli işçi, emek-gücünü, belli bir gündelik karşılığı kapitaliste satar. Bu gündeliğin karşılığı olan değeri, birkaç saatlik bir çalışmayla üretmiştir; ama sözleşmeye göre, işgününü tamamlamak için daha bir dizi saat çalışmak zorundadır; bu ek artı-emek saatlerinde ürettiği değer, kapitaliste hiçbir maliyeti olmayan, ama yine de onun cebine giren artı-değerdir. Uygar toplumu, bir yanda bütün üretim ve geçim araçlarının sahipleri bir avuç Rothschildsler’le Vanderbiltsler’e, öte yanda emek-güçlerinden başka hiçbir şeye sahip olmayan çok büyük sayıda ücretli işçilere bölme eğilimi taşıyan sistemin temeli budur.” (Friedrich Engels, İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu)

Hasan Osman’ın yaptıklarını onaylamaz ancak karşı da çıkmaz. Abisine kötü olma der ama onunla mücadele etmez. Suyun kesilmesini istemem der ama boyun eğer. Öldüresiye ateş etme der ama durdurup silahı elinden almaz. Öyküde Osman, genç ve güçlü kardeşinden çekinmektedir. Filmde böyle bir korku hissedilmese de Hasan’ın sert çıkışları karşısında Osman’ın yumuşaması, eğer Hasan inandıklarını savunmuş olsaydı Osman bu kadar rahat hareket edebilir miydi diye düşünülmesine yol açar. Osman suyu kesme tehdidinde bulunduğu zaman, köylünün, bu işe razı gelmez diyerek büyük bir inançla abisiyle mücadele edeceğini düşünmesini Hasan’ın köylü üzerinde bıraktığı iyi, namuslu ve dürüst izlenimle açıklamak mümkünken, Hasan’ın korkaklık etmesi “mülkiyet” düşüncesinin sınırını çizmektedir. Köylünün “zalime boyun eğen de zalimdir” sözleri böylece mülkiyet konu olunca geri adım atan Hasan için söylenmiş oluyor.

Seyircinin kötü adamın gözünden izlediği Bahar’ın olduğu her sahnede yoğun bir cinsel çekim olduğu gözlerden kaçmaz. İlk kez, sevdiği erkeği baştan çıkarmaya çalışırken görülen Bahar, tarlada çalışırken, merdivenden inip çıkarken, yemek yaparken kısaca günlük yaşamını sürdürürken hatta ölmek üzereyken Osman’ın gözünde cinsel bir nesneden başka bir şey değildir. Kadın ne yapabilir bu durumda? Her tarafını sıkı sıkıya örtse bile Osman’ın şehvetini ne engelleyebilir? Karısı genç yaşta ölünce yalnız kalan Osman, Bahar’ın eve gelmesiyle dürtülerine sahip olamaz ve şehvet her yanını sarar. Bir gece onları sevişirken izledikten sonra sigara içmeye çıkan Osman’ın yanına oturduğu dikenli tel Bahar’ın ona yasak olduğunu ve onun kardeşinin karısı olduğunu simgelese de Osman’ı durdurmak için yeterli olmaz. “Bir şeyden bir parça varsa o asıl olanı temsil edebilir” diyerek Bahar’ın başörtüsünü korkuluğa bağlayan ve korkuluğa aşkını ilan eden Osman’ın bu hareketi, hem ilkellerin ensest korkusuyla totem dikmelerini hem de Bahar’ın artık korkuluktan farksız bir ölü olduğunu ifade eden çok güçlü bir sahnedir.

Herkesin birbirini tanıdığı ve kapısı kapatmaya gerek duymadığı düzgün bir köy yaşantısına değinilmemesi ve oynayan, koşuşturan çocuklara yer verilmemesi geleceğe yönelik bir ümitsizlik değil midir? Gelişmemiş, kıraç ve kurak köyde “su olsa üretim olacak” denilmesine karşın başta Osman olmak üzere hiçbir yerde bereketli tarlalar, harman yerleri veya ürün dolu ambarlar gözükmemesi bu karamsarlığın sonucu değil midir? Ayaklarını yıkadığı pis suyu atacak kadar küçümsediği ve kendine karşı tutarlı bir mücadele yöntemi geliştiremedikleri için suyu para ile almayı kabul etmekle Osman’ın egemenliğini tanıyan köylünün karşısında, güçlünün zayıfı ezdiği ve İsmet İnönü’nün “namuslulara namussuzlar kadar cesur olmaları” çağrısını yaptığı bir dönemin ürünü olan Osman, çağın insanını temsil etmektedir diyebiliriz.

Suyu keseceğini söylemesine karşın tüm köylünün “sevimli görünmek” uğruna Osman’ın düğününe gelmesi, Osman’ın kardeşi Hasan tarafından “hepsi benim” dediği ancak bir türlü sahip olamadığı suyun içinde öldürülmesi, cesedinin gözleri açık bir şekilde köylülerin susuzluktan kuruyan tarlalarına doğru sürüklenmesi, Osman’ın Bahar’a bakarak bir ineğin memesinden süt emmesi, Bahar’ın başörtüsünü sardığı korkuluğa aşkını ilan etmesi, hepsi aynı eğitim seviyesine ve toplumsal konuma sahip olmalarına karşın köyde damat dâhil hiçbir köylünün sakal tıraşı olduğu gösterilmemesine karşın ‘’devlet ciddiyetinin’’ ve ‘’farklı toplumsal statüye sahip olmanın’’ sakal tıraşı olurken gösterilen muhtarın cebindeki kalemle anlatılması gibi anlatmaya kelimelerin yetmeyeceği muhteşem güzellikte sahneler barındıran Susuz Yaz kesinlikle izlenmeyi hak eden ender filmlerdendir. Muhtarın sakal tıraşı olması ve cebindeki kalem, düzenin temsilcisi olduğunu göstermek içindir. Devletin köydeki varlığının kimsesizlerin kimsesi olmakla ve adaleti sağlamakla değil köyde hiçbir anlam ifade etmeyen, tıraşlı olmak ve kalem taşımakla simgelenmesi çok güçlü bir eleştiridir.

Yazar hakkında: Salim Olcay

1979 yılında İzmir'de doğdu. Yeşilçam etkisiyle başladığı sinema yolculuğunda bir ara Hollywood etkisine girmişse de, çabuk kurtuldu. Sanat toplum içindir diye düşünür ve yeni nesil Türk yönetmenlerini gönülden destekler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir