Sekiz Dalgada “Farklı” Gençlik Distopyası Çekme Rehberi!

6505_4820Stüdyo yetkilisisiniz. Şirketinize para kazandırmak, maaşınızı hak etmek istiyorsunuz. Fakat üzerinize afiyet, biraz hıyarsınız.

Tutturmuşsunuz “ben de gençlik distopyası isterim, benim neyim eksik” diye ama piyasa kalabalık olduğu için sürüden ayrılmanın yolunu türün gelmiş geçmiş en kötü örneğini çekmekte bulmuşsunuz. Ne yapacağınızı bilmiyorsunuz. İşte hemen giriyorsunuz internete ve Öteki Sinema’nın hazırladığı, bilgi hazinesi niteliği taşıdığı noter tarafından tasdiklenmiş bu eşsiz rehberi okuyorsunuz.

5th-wave4_sy5y1. PARTİYE GEÇ GELİN

Türün yıldızı 2012’de parlasın ama siz filminizi ancak 2016’da çekin. Bu arada gençlik distopyaları patlamasının sorumlusu olan Açlık Oyunları (The Hunger Games) serisi tamamlanmış olsun. Labirent (Maze Runner) serisi sağlam atmosferi ve bir kadın kahramanın değil, bir grubun başından geçenleri anlatmasıyla sürüden ayrılıp kendine belli bir hayran kitlesi edinirken Açlık Oyunları’na fazlaca benzeyen Uyumsuz (Divergent) serisi vasatın üstündeki ilk filmiyle piyasada tutunabilmeyi başarmış olsun. Hepsinden önemlisi tüm filmler aşağı yukarı benzer temaları işlediği, aynı formülü kullandığı için seyircilerin önemli bir kısmının üstüne “başladık, bitiricez mecburen” havası çökmüş olsun. Böylesi bir ortamda seriler son filmlerini kazasız belasız gösterime sokup kârlılıklarını korumak derdindeyken siz piyasaya yeni girin.

Ron Livingston, center left, and Chloë Grace Moretz, center right, and Zackary Arthur, below center, star in Columbia Pictures' "The 5th Wave."2. PİNTİLİK EDİN

Mesela Açlık Oyunları’nın ilk filmi 85, Uyumsuz’un ilk filmi 80 milyon dolarlık bütçeye sahipken siz 38 milyon dolarla bunun yarısını bile vermeyin. Bu serilerin ilerleyen filmlerde bütçelerini 150 milyon dolar seviyesine kadar çektiklerini pek tınmayın. Bütçe konusunda sadece kısıtlı bir mekânda geçen ilk filmi 34 milyon dolara mal olan Labirent: Ölümcül Kaçış’a rakip olun ama o da dış mekân çekimlerinin daha fazla olduğu ikinci filmde çıtayı 61 milyon dolara yükseltmiş olsun. Hadi pintilik ettiniz, az para verdiniz ama bütçeyi o kadar düşük tutun ki şehirlerin yıkıldığını, milyarlarca insanın öldüğünü göstermekle yükümlü olan filmde görüntü efektlerinden yönetmenin kararlarına her şeyi olumsuz etkilensin.

3. SEYİRCİNİZİ APTAL YERİNE KOYAN BİR SENARYO SİPARİŞ EDİN

Yahu bunlar daha ergen. Hormonlar fokur fokur. Herkes yavuklusuyla gelecek, filme dikkat etmeyecekler zaten. Sap gelenler için de başrollere eli yüzü düzgün bir kız bir erkek oyuncu bulup öpüştürdünüz mü tamamdır. Ne gerek var senaristi “zekâya hakaret etmeyen bir senaryo olsun” diye uğraştırmaya? Mesela film ilk dakikasından son dakikasına kadar tahmin edilebilir olsun. Küçük çocuk oyuncağını unutup ablasını otobüsten mi indirdi? O otobüsler kesin abla olmadan kalksın. Klişenin şanındandır. Yetmez, gelsin inanılmaz rastlantılar. Söz gelimi kargaşa esnasında uzaylı işgali başladığından beri görüşmemiş olan, birbirlerinden haberi bile olmayan iki lise arkadaşı koskoca üssün içinde bir anda karşılaşıversin. Entrikalar mı? Her ters köşe ben geliyorum diye bağırsın, yoksa maazallah ipin ucunu kaçıran filan olur. Kimin hangi safta olduğu daha görünür görünmez tahmin edilebilir olsun. Dövüş Kulübü, Altıncı His çekmiyorsunuz ne de olsa. Karakter yaratmaya, o karakterleri benimsetmeye de gerek yok. Sonra öldüklerinde üzülüyor gençler. Karakterler o kadar karton olsun ki, esas kızın kankası ve annesi için “acı çekerek öldü” iması yaptığınızda bile kimse umursamasın. Mırın kırın edecekler için öpüşme sahnesinin sonuna bir de PG-13’e uygun sevişme sahnesi koyarsınız, unuturlar.

-The-5th-Wave-Movie-Still-the-5th-wave-38421242-593-4154. KÖTÜ DİYALOGLAR YAZILMASINI ŞART KOŞUN

Yazdığınız diyaloglar da senaryonun genel zekâ seviyesine uygun olsun. Öncelikle dış ses kullanın. Bu yöntem Martin Scorsese filmleri ve Dövüş Kulübü gibi birkaç istisna hariç çok az keyifli sonuç verdi ama olsun. Geriye dönüşlerle zaten anlatacaksınız bir şeyleri ama bu çok önemli ve karmaşık filmi anlamayanlar olabilir. O yüzden aptala anlatır gibi anlatın, dış sesle bir kez daha üzerinden geçin olayların. Çift dikiş sağlam olur. Efendim? Coraline gibi dış ses kullanmamak için yeni karakterler yaratan edebiyat uyarlamaları mı var? Varsa var! Neil Gaiman’la Henry Selick benden iyi mi bilecek? Neyse, sakinim. Devam edelim. Karakterler de saçma sapan konuşsun. Mesela “aslında uzaylıyım ama seni görünce öyle bir abayı yaktım ki taraf değiştirdim” anlamına gelen şeyler söylesinler. Çünkü hem erkekler savaşta çiftleşmek için taraf değiştirecek kadar abazadır, hem de kadınların tövbe etmiş savaş suçlularına karşı zaafı vardır.

j-blakeson-in-the-5th-wave-(2016)5. MUTLAKA YANLIŞ OYUNCU SEÇİMİ YAPIN

Rakiplerinize şöyle bir bakın. Başrol oyuncularını inceleyin. Hem filmler başarılarını oyuncu seçiminin isabetliliğine, hem de oyuncular kariyerlerinin sınıf atlamasını o filmlere borçlu. Jennifer Lawrence’ı, Shailene Woodley’i, kalabalık bir kadronun içinde olmasına rağmen kendini göstermeyi başaran Kaya Scodelario’yu düşünün. Sonra hepsini boş verin. Siz sürüden ayrılacaksınız. Onun için yıllardır “liseli cool kız” imajından kurtulamamış olan Chloe Grace-Moretz’i seçin. Diğerleri o filmlerle meşhur oldu ama siz zaten meşhur birini seçtiğimiz için sırtınız yere gelmez. Böylece rolün gereğini yerine getiremeyen başrol oyuncusunu kadroya alarak türe büyük yenilik getirmiş olacaksınız. Maria Bello gibi maharetli bir oyuncuyu eve temizliğe gelen Binnaz Hanım’ın bile oynayabileceği bir rolde beş dakika gösterip harcayın. Liev Schreiber’ı etkisiz eleman haline getirin. Filmin önemli karakterlerinden Ringer’ı oynayan Maika Monroe’nun “isyankâr kız” tripleri o kadar yapay olsun ki, kadroya yapımcının akrabası olduğu için girdiğini düşündürsün.

The-5th-Wave-1556086. YÖNETMENİ FİLMİ UMURSAMAYACAK HALE GETİRİN

Öncelikle Hollywood’u pek tanımayan birini bulun. J. Blakeson bu iş için ideal. Hem İngiliz, hem de 2009’da çektiği tek bir uzun metrajı var. Bir şey diyen olursa Disappearance of Alice Creed iyi filmdi deyip çıkarsınız işin içinden. En büyük risk, Blakeson’un o başarıyı egale etmek istemesi. Bu işinize gelmez. O yüzden, özellikle ana karakterin acımasız bir ortamda yalnız kaldığı ve hızla olgunlaşmaya mecbur bıraktığı için kilit öneme sahip olan kamptaki kurşuna dizme sahnesinin mümkün olduğunca ruhsuz olmasını sağlamanız lazım. O sahneyi senaryoda alabildiğine anlamsız olacak şekilde yazdırmıştınız zaten. Yani yönetmenin elinde bu hedefe ulaşmak için gereken her şey var. Moretz var yahu, daha ne olsun? Bu da yetmez, aynı ruhsuzluğu tüm dramatik sahnelerde, aşk ve aksiyon sahnelerinde tekrarlaması gerek. Bunu yapmak istemese de senaryoyu, bütçeyi ve oyuncuları görünce yola gelecektir. Seyircide “yönetmenin umursamadığı filmi ben niye umursayayım ki” algısı yaratmanız şart. Yoksa sürünün bir parçası olursunuz.

Screen-Shot-2016-01-21-at-11.53.04-AM7. KÖTÜ GÖRÜNTÜ EFEKTLERİ ŞART

Bütçe tamam, senaryo tamam, oyuncular tamam, yönetmen tamam. Sakatlamadığımız ne kaldı? Pazarlama. Fragmanlarda en çok ne sergilenir? Patlamalar, yıkım sahneleri, efektler değil mi? İşte o konuda da bir şey yapmak lazım. Mesela yıkım sahneleri o kadar kötü olsun ki, 20 yıl önce çekilmiş Kurtuluş Günü (Independence Day) bile kahkahalarla gülsün bu filme. Tsunami sahnesi Kusursuz Fırtına (The Perfect Storm)’u bile aratsın. Ama film, efektlerinin boyuna posuna bakmadan kendini ciddiye alıp “bakın, her şey ne kadar epik” demeye çalışsın. Böylece görüntü efekti Oscar’ının 245 milyon dolarlık Yıldız Savaşları yerine 15 milyon dolarlık Ex-Machina’ya verildiği, çünkü artık inandırıcılığın rengarenk patlamaların önüne geçtiği 2016 yılında herkes Mersin’e giderken siz de tersine gitmiş olur, daha çok akılda kalırsınız.

Evan-and-Cassie-14387345848. ONA KÜÇÜK RÖPORTAJLAR VERDİRİN

İşiniz daha bitmedi. Hâlâ filmi izlemek isteyenler olursa diye ek önlemler almanız lazım. Oyuncuların filmin tanıtımında da rol alması, pazarlama birimi tarafından söylenen anahtar kelimeleri kullanarak sanki kendi fikirleriymiş gibi “ay izlemedim ama çok güzel film vallahi” demeleri normal. Verdiği her röportajda zekâ seviyesinin oynadığı karakterlerin altında olduğu intibaını istikrarlı bir şekilde uyandırdığının henüz farkına varamamış olan Moretz’i bundan muaf tutmayın. O da çıksın kameraların karşısına, insanların soykırıma uğradığı, milyarlarca kişinin öldüğü film için “internetler kesiliyo abi yaa, düşünebiliyo musoan” gibisinden şeyler söylesin. Liev Schrieber gibi kıdemli oyuncular bile filmin vahametinin farkında oldukları için kem küm edip “ya, bakmayın oyuncu olduğuma, kamera önünde konuşamıyom ben” diye durumu kurtarmaya çalışsın.

Bütün bunları yaparsanız filminizin sürüden ayrılacağı, fark edileceği, hatta kötü olduğunu bile bile izleyen ama hakkınızda yazmaya hiç niyeti olmayan eleştirmenlerin “film o kadar güzel orta yaptı ki bana sadece dokunmak kaldı” diyerek eleştiri karalayacağı kesindir.

Yazar hakkında: Kaan Zanbakcı

1976, İstanbul doğumlu. Sinema denen sanatın ne kadar büyülü bir şey olduğunu 1986’da, Şişli Site sinemasında izlediği Return of the Jedi ile farkına vardı. 10 yıldır çevirmenlik yapıyor. Önce Divxplanet bünyesinde, ardından Öteki Sinema’da film eleştirileri yazdı. Sender’in açtığı senaryo atölyelerine katıldı. Hayalî İcraat adında bir bilimkurgu/fantastik sinema sitesi hazırladı ancak o büyüklükte bir siteyi tek başına hazırlamanın zorlukları, hosting firmasının saçmalıklarıyla birleşince 6 yılda büyük mesafe kat eden, 800’ü aşkın makale içeren sitesini kapadı ve Öteki Sinema’ya geri döndü.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir