Ahmanet Hanım’ın Gündüz Düşleri: The Mummy (2017)

İlk Mumya serisinin 1955 tarihli son filmiyle Stephen Sommers filmlerinin arasında 44 yıl var. Üstelik Sommers’ın kendini pek de ciddiye almayan bir komedi/aksiyon/korku harmanıyla baştan yarattığı seriyle Universal’ın özgün serisi arasında dağlar kadar fark var. Sommers serisinin 2008 ylında gösterime giren son filmi Tomb of the Dragon Emperor ile Mumya serisinin başa sarılacağının açıklanmasının arasındaysa sadece dört yıl var. Bu bile filmin “ne gerek vardı” sorusuna karşı zor bir mücadele vermesine sebep oluyor. Üstelik film devam ettikçe işler daha da sarpa sarıyor.

Hikâye bildik. Mısırlılar, tahtın tek varisi olmak için ruhunu ölüm tanrısı Set’e satan prenses Ahmanet’e son anda engel olur ve Mısır’dan uzakta, Irak’ta gömer. Binyıllar sonra küstah Amerikalılar Ahmanet’in lahidini şakkadanak bulur. Dünyanın tüm mirası ve zenginlikleri Amerikalılarla İngilizlerin babalarının malı olduğu için lahidi lakkadanak uçağa yükleyip yola çıkarlar. Ancak İngiltere semalarına geldiğinde Ahmanet telepatik güçlerini kullanarak uçağı gümpatanak düşürür. Küstah Amerikalı Nick Morton ve takıntılı bir şekilde etikten bahsetmesine rağmen lahidi Irak’tan çalmakta beis görmeyen İngiliz arkeolog Jennifer Halsey, dost mu, düşman mı olduğu belli olmayan Dr. Henry Jekyll’ın dünyayı bu tür kötülüklerden korumak için kurduğu gizli örgütle işbirliği yaparak Set’i Nick’in bedeninde dünyaya getirme hedefine ulaşmak için günümüz İngiltere’sinin altını üstüne getiren Ahmanet’i durdurmaya çalışır. Esas oğlan esas kızı öper filan.

Christopher McQuarrie gibi önemli bir isim barındırmasına rağmen daha çok kadrodaki Alex Kurtzman, Jon Spaihts, Jenny Lumet ve Dylan Kussman gibi çömez/vasat yazarların sözünün geçtiği izlenimini veren senaryonun tek sorunu bakış açısı değil. Mısır-Irak-İngiltere üçgeninde geçen hikâye son derece zorlama. Hikâyenin “efekt yapalım” diye Mısır’dan İngiltere’ye taşınması da bir mumya filmi izlediğiniz izlenimini yaratamıyor. Nick’le Jennifer arasındaki ilişkinin ergence ele alınması, 15 saniyede boşalma muhabbeti filmi aşağı çekiyor. Bir de penis boyu esprisi gelsin diye bekledim ama neyse ki o kadar düşmedi film. Yine de hakkını yemeyelim, tam bir gişe filmi senaryosu bu. Guardians of the Galaxy gibi klişelerini gizleyemiyor veya zekice hareketler içermiyor, hatta finalinin aptalca olduğu bile söylenebilir ama türün gereklerini yerine getirmek için çaba gösterildiği belli.

Filmin çaba gösterdiği bir diğer şeyse “Tom Cruise filmi” olmak. Adını Roger Ebert’in koyduğu bu türe ait filmlerin çeşitli ortak özellikleri var:

  • Kahraman: Filmin başında ham haldedir (Cruise’un filmin başındaki etik olmayan hareketleri) ama yeteneklidir ve kurtuluş potansiyeli vardır.
  • Erkek akıl hocası: Kahramanın yeteneklerini bileyen ve antagonistle mücadelesine hazırlayan karakter. (Henry Jekyll)
  • Kadın akıl hocası: Genellikle Cruise’un karakterinden daha olgun olması itibariyle kahramanın ahlaki gelişimine yardımcı olan, cinsiyeti itibariyle aşk unsuru olan karakter. (Jennifer Halsey)
  • Yetenek: Kahramanın kendisini geliştirmesi gereken alan. (Nick Morton’ın ahlakı)
  • Arena: Kahramanın yeteneklerinin sınanacağı mekân. (Günümüz İngiltere’si)
  • Gizem: Filmin bizim de öğreneceğimiz mitolojisi (Ahmanet-Set-Hançer ilişkisi)
  • Kahramanın yolculuğu. (Nick Morton’ın fedakârlığı öğrenmesi)
  • Alt kötü: Filmin başındaki hasım. Başta düşman olsalar da, filmin sonunda aynı safta yer alırlar. (Nick’in asker arkadaşı Chris Vail)
  • Kötü: Cruise’un karakterinin yeteneklerini sınayacak olan düşman. (Ahmanet)

Anlayacağınız Mumya son derece ekonomik bir paket: Bir fiyatına iki klişe formülü bünyesinde barındırıyor. Fakat bir “Tom Cruise filmi” olması da büyük talihsizlik, çünkü 55 yaşında olmasına rağmen kendini Atom Karınca zanneden aktörün bu filmde yeri olmamalıydı. Fantastik öykü zaten doğası gereği gerçekçilik hissini askıya almamızı talep ederken film bir de Cruise’un en yaşlısı kendisinden 16 yaş küçük olan rol arkadaşlarının akranı olduğuna inanmamızı bekliyor. Bu da karakterinin etrafındakilerle etkileşiminin inandırıcılığına sekte vuruyor. Hele kendisinden 22 yaş küçük olan Annabelle Wallis’in canlandırdığı Jennifer’la arasındaki ilişki, beyazperdenin Padme-Anakin aşkından sonra en zoraki kadın-erkek ilişkisi ve Jennifer’ın ahlaki açık hocalığı görevi de bu sebepten inandırıcılığını yitiriyor. İşin kötüsü Cruise kendine o kadar güveniyor ki, bir ara tişörtünü bile çıkarıyor. Artık sarkmanın eşiğine gelmiş adaleleriyse aktörün ufaktan Cehennem Melekleri (The Expandables) serisine doğru seyirtmesi gerektiğini düşündürüyor.

Russell Crowe, bir başka yanlış karar. Kendisi Robert Louis Stevenson’ın unutulmaz karakteri Henry Jekyll ve alter egosu Bay Hyde’ı canlandırıyor. Stevenson’ın hikâyesi birebir uyarlansaydı, Crowe doğru bir seçim olabilirdi. Ancak tiplemeye Marvel sinematik evrenindeki Nick Fury’nin muadili olmak gibi modern bir rol biçilmiş olması, karakter bölünmesinden mustarip birinin böyle bir makama neden ve nasıl getirildiği sorusunu akıllara getiriyor. Russell Crowe’un Jekyll olarak fazla bir sorunu yok. Zaten tiplemenin gerekleri Crow’un oyunculuk gücünün bir hayli altında. Yanlış seçim olduğu gerçeği Bay Hyde’la birlikte ortaya çıkıyor. Daha doğrusu Bay Hyde, ortaya çıkamadığı için çıkıyor, çünkü kendisi bir aksan değişikliği ve kafakol hareketinden ibaret. Aksan işini kotaran Crowe, aksiyon sahnelerinde fena tökezliyor ve göbeğinden hareket edemiyormuş izlenimi veriyor.

Jekyll’ın işlememesinin tek sorumlusu Crowe değil elbette. Tiplemenin “Tom Cruise filmi olayım” diye geri plana itilmesi, serinin daha ilk filmden bir evren oluşturmak konusunda tökezlemesine neden oluyor. Öyle ki, Jekyll’ın dakikalar süren uzun ve sıkıcı perforaj ve monologlarla konuyu anlatmak ve senaryo gereği kahramanın yanında veya karşısında yer almak dışında yaptığı bir şey yok. Dandik senaryo da filmin bu kabahatini gizleyemiyor. Özellikle Nick Morton’ın Jekyll’ın üssüne ilk geldiği sahnede gördüğümüz vampir kafatasları, Kara Göl Canavarı’nın eli gibi göndermeler filmin aleyhine işliyor çünkü Mumya, sanki serinin ilk filminde Jekyll’ın köken öyküsünü izlemişiz, bu ganimetleri nasıl elde ettiğini, örgütün başına nasıl ve neden geçtiğini biliyormuşuz gibi davranıyor, ki Karanlık Evren’e bu tarz bir giriş, henüz hafızalarda taze olan bir filmin yeniden çevriminden çok daha ilgi çekici olabilirdi. Mumya’nın da öyküsü yere daha sağlam basardı, çünkü tüm kahramanları bir araya getiren karakterin altı doldurulmuş olurdu. Kısacası en yanlış kararı Alex Kurtzman ve Roberto Orci gibi iki gereksiz işler müdürünün aklına uyup seriyi Mumya’dan başlatan Universal alıyor.

Alex Kurtzman demişken, ondan da bahsetmeden geçmek olmaz. Yönetmen koltuğunda oturduğu için filmin ruhsuzluğunun en büyük sorumlusu o. Sebebi elindeki kötü senaryoyla ne yapacağını bilememesi mi, projeyi ciddiye almaması mı, yoksa yeteneksizliği mi bilmiyorum ama film bir eğlence treni gibi yükselip alçalırken siz eğlence de dâhil olmak üzere hiçbir şey hissetmiyorsunuz. Müzikler bu ruhsuzluğa katkıda bulunuyor. Görüntü efektlerinin de kötü olması üzerine tuz biber ekiyor. Filminizin işçiliğinin en iyi yanı yarısı yanlış seçim olan oyuncularsa, o işte bir terslik var demektir zaten.

Marvel, 2008’den 2017’ye gösterime soktuğu 16 filmden 12,5 milyar doların üzerinde hasılat elde etti. 6-7 yıl öncesinin gençlik distopyaları furyası gibi, herkes aynı formülü taklit etmeye çalışıyor. Hem DC, hem de Godzilla, King Kong gibi canavarlardan oluşan evreni elinde bulunduran Warner Bros, bu başarıyı egale etmeye en yakın stüdyo. Mumya ise, yaratım sürecinin hemen her adımında alınan pek çok yanlış kararla Karanlık Evren’le ilgili umutları boşa çıkarıyor. Yanlış oyuncu seçiminden çizilemeyen karakterlerine, anlamsız finalinden pespaye yönetmenlik işçiliğine kadar her alanda keyifsiz bir film ve Stephen Sommers’ın üçlemesini bile mumla aratıyor. Universal planlarından tek filmle vazgeçmeyecek belki ama serinin bir sonraki filmi, Javier Bardem’li Frankenstein’ın Gelini’nin bu filmin bıraktığı paslı tadı süpürecek kadar iyi olması şart.

Yazar hakkında: Kaan Zanbakcı

1976, İstanbul doğumlu. Sinema denen sanatın ne kadar büyülü bir şey olduğunu 1986’da, Şişli Site sinemasında izlediği Return of the Jedi ile farkına vardı. 10 yıldır çevirmenlik yapıyor. Önce Divxplanet bünyesinde, ardından Öteki Sinema’da film eleştirileri yazdı. Sender’in açtığı senaryo atölyelerine katıldı. Hayalî İcraat adında bir bilimkurgu/fantastik sinema sitesi hazırladı ancak o büyüklükte bir siteyi tek başına hazırlamanın zorlukları, hosting firmasının saçmalıklarıyla birleşince 6 yılda büyük mesafe kat eden, 800’ü aşkın makale içeren sitesini kapadı ve Öteki Sinema’ya geri döndü.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir