Ali Silvan’ın Yolu: Umut Sokağı (1986)

Umut Sokağı, özel TV kanallarının çeşitli nedenlerle TRT’nin gadrine uğramış filmlere üşüştüğü bir döneme gelen lise öğrenciliği yıllarımda izlediğim ve o gün bugündür sevdiğim filmlerdendir. Şerif Gören’in Kadir İnanır’lı filmleri içinde fazla öne çıkmaz. Senaryosunu İlhan Engin’in yazdığı filmin yapımcısı Abdurrahman Keskiner.

Ali Silvan (Kadir İnanır), Kadırga’nın Umut Sokağı’nda yaşayan gençtir. Haddehane işçisidir ama kabadayılığı işçiliğinden önce gelir. Mahalleden arkadaşı “Mektepli” Bülent (Bülent Bilgiç) ile iki kardeş olan Şehnaz (Şehnaz Dilan) ve Leman’a (Songül Ülkü) aşıktırlar. Ali, dürüst ve haksızlığa katlanamayan biridir. (Kabadayılık ve yiğitlik konusunda söyleyeceklerimi birkaç paragraf sonraya saklıyorum.) Ali, Kadırga’dan çıkan bir mafya babası olan Arap Hasan’a (Kazım Kartal) hem bir hayranlık hem de gizli bir husumet beslemektedir.

“Yiğitliği” sayesinde haddehanedeki işinden atılan Ali, yine “yiğitliği” sayesinde dayak yiyen bir adama yardım etmeye çalışırken bir adam vurur ve hapse girer. Ali’nin hikayesinin ilk dönüm noktası burası olur. Nefs-i müdafaa gerekçesi ile ceza almayan Ali artık yerel bir kahraman haline gelmiştir. Kadırga İdman Yurdu Lokali’ni işletmeye başlarken bir taraftan da çevresine, pis işlere bulaşmış sabıkalı tipleri toplayarak mafyöz bir yapılanma oluşturmaya ve Kadırga İdman Yurdu Spor Kulübü’ne bağış toplama kisvesi ile çevredeki iş yerlerini haraca kesmeye başlar. İşleri büyütür, kumarhane açarak mafya dünyasındaki yerini alır ve bu noktada Arap Hasan’ın (Kazım Kartal) düşmanlığını kazanmakta gecikmez ve Hasan’ı bertaraf ederek mafya konseyindeki yerini alır. İşlerine paravan olması için kurduğu şirketlerin başına bacanağı Bülent’i geçirir. Suç örgütünü ve siyasi bağlantıları kullanarak kısa zamanda palazlanan Bülent finalde rakip olarak Ali Silvan’ın karşısına çıkacaktır.

Ali Silvan’ın haksızlığa tahammül edemeyen “yiğit” bir karakter olduğunu söylemiştik. Öncelikle bu konudaki çelişkileri belirtelim:

1- Dünya tarihinin belli bölümlerinde etkili olan ve tüm insanların davranışlarının ona uyduğu söylenen “Çağın Ruhu/Zamanın Ruhu” gibi, eylemden önce gelen ve onlara yön veren düşünce kalıpları yoktur. Aksine bu kalıplar insanların eylemlerinden çıkar. İnsan toplumsal ilişkilerin bir bütünüdür ve kendi kaderini, kendi belirlemediği koşullar içinde kendi eylemleri ile belirler. Dolayısıyla “Çağın Ruhu” falan gibi şeyler olmadığı gibi insanların davranışlarını belirlediği düşünülen yiğitlik, mertlik ve benzeri “erdemler” de yoktur. Yine söylememiz gerekir ki bu erdemler insanların hayatını sürdürmek için yaptığı pek çok eylemleri bir araya toplayan bir kategoridir ve yine insanların hayatını sürdürmek için yaptığı işlerden çıkar ancak.

2- Senaryonun dürüst ve yiğit bir kişinin acımasız bir suç imparatoruna dönüşmesini betimlemek gibi bir derdi var. Çünkü yiğitliği kutsadığı için onun kötüye evrilişini göstermek zorunda ama 1. maddede belirttiğimiz üzere yiğitlik ile mafya babalığı bir ve aynı şeydir. Sırf başkalarından daha güçlü olmak veya daha iyi dövüşmek, iyi amaçlarla kullanıldığında bile bir eşitsizliğin kullanımıdır. Buradan da iyilik çıkmaz. İnsan adam döverken iyi kalpli, haraç toplarken dürüst, zorla başkalarının işini elinden alırken cömert ve karısını döverken sevgi dolu olamaz.

Her şeye rağmen bir “yiğidin” acımasız bir mafya babasına dönüşmesini anlatmak isterseniz (ki bizce burada bir değişim yoktur, aynı yolun değişik aşamasıdır bunlar sadece) bu karakterin geçmek zorunda olduğu belli sınavları, zorunlu olarak karşısına çıkacak ahlaki yol ayrımlarını ve bu yol ayrımlarında verdiği kararları olay örgüsüne yerleştirmeniz gerekir. Ama ne yazık ki bunları görmek mümkün değil. Ali Silvan, karşısına çıkan bütün sınavları “yiğitliğiyle” çözen, her nedense hiçbir ahlaki yol ayrımına gelmeyen ve dolayısıyla değişmesi gerekmeyen bir karakter olarak finale taşınır. Senaryo kendini yalanlama pahasına “yiğitlik ve mafya babalığı aynı şeydir” tezimizi ispatlayarak bizi haklı çıkarmayı başarır.

Gelelim Ali Silvan’ın hayatında yerli yerine çok güzel oturtulmuş olan detaylara.

Öncelikle dışarıda oldukça kabadayı bir tip olan Ali Silvan’ın babasının yanında süklüm püklüm oturuşu, konuşamayışı var. Filmin başında Arap Hasan’ın da koskoca bir mafya babası olarak babasından dayak yediği sahneyi de unutmayalım. Evet, Ali Silvan aslında Arap Hasan’ı kendine çok benzetiyor. Gençliğinde ona gizliden hayranlık duyuyor, belki de onu rol modeli olarak kabul ediyor ve işin doğası gereği yıllar sonra onunla karşı karşıya geliyor.

Ali’nin cinsellik konusundaki ikircikli durumu da iyi yakalanıyor. Porno filme giden Ali, yanında mastürbasyon yapan adama posta koyduktan sonra perdeye doğru tükürüp sinemadan çıkıyor. “Delikanlılığı” yüzünden sevgilisine yeterli ilgiyi gösteremeyen Ali için sevgi ve karşılıklı diyalog temeline dayalı bir ilişkiye uzak kalırken cinsellik sinema salonlarında ve daha sonra Zurnik’in gönderdiği kadınlarla giderilen alelade bir “ihtiyaç” haline geliyor. İhtiyaçları ile “yiğitliği”, evdeki ezikliği ile dışarıdaki kabadayılığı arasında bocalayan bir karakter…

Filmin bir diğer kilit karakteri de Bülent. Okumuş, “efendi” çocuk. Ali’nin paravan şirketlerinin başına geçtikten sonra bir anda başarıdan başka bir şeye değer vermeyen duygusuz ve hırslı bir iş adamına dönüşüyor. Bu haliyle Carlito’nun Yolu (1993) filmindeki kontrolden çıkan yancı Kleinfeld’a (Sean Penn) çok benziyor. Ama ne yazık ki Bülent’i Ali Silvan’ın karşısına rakip olarak çıkaran değişimi tetikleyen dönüm noktalarını gözlemleyemiyoruz. Hatta Ali’nin, Bülent’in emri altındaki şirketleri kullanarak kendinin ve konseyin diğer üyelerinin altını oyduğunu fark ettiği noktanın yani ikinci dönüm noktasının neresi olduğunu tespit etmek bile zor.

Bülent’in biletinin konsey tarafından kesilmesi ve bu görevin Ali Silvan’a verilmesinden sonra iki karakterin son hesaplaşma için bir araya gelmesi, filmin orta noktasından sonra görmeyi umduğumuz ama bir türlü göremediğimiz çıkar çatışmasının yerine de altı doldurulmamış telaşlı bir atışmanın gözler önüne serilmesine neden oluyor. Bülent, Özal Türkiye’sinin liberal prenslerinden biri olarak şunları haykırıyor:

– Ülkemdeki her vatandaş verimli bir insanoğlu olacak. Başarısızlar ve asalaklar yok olacak ve güzel bir toplum çıkacak ortaya.

“Baba” Ali Silvan ise filmin başındaki pozisyonuna geri çekilerek yiğitliğe, isyankarlığa vurgu yapıyor:

– Bak Bülent Alper! Biz var ya niye kabadayıyız? Düzenle uyum sağlayamadığımız için. Kimsenin iplerimizi oynatmasından hoşlanmadığımız için. İsyankar olduğumuz için.

İsyankarlık, kabadayılık, düzen karşıtlığı mı? Bir dakika… Ali Silvan, Bülent’i ortadan kaldırma görevini konseye olan sadakatini ispatlamak için almamış mıydı? Bu sorularla kafamız karışmış bir şekilde zamansız bir finale varıyoruz ve Ali’yi cezaevine uğurluyoruz. Finalin oldukça yavan olduğu aşikar. Ama bu yavan finalin yavanlığı kötü yazılmasından değil, dramatik yapının aksayan taraflarından kaynaklanıyor. Özellikle düğüm bölümünün ikinci yarısında göremediğimiz iç hesaplaşmalar, filmin oldukça geç bir aşamasına kadar tanık olamadığımız Ali-Bülent çatışması (halbuki bu çatışma sadece Bülent’in Ali’ye “Abi sen bir süre ortalarda gözükme” demesi gibi bir olaya bağlı olmaması gereken, derin ve şiddeti sürekli artan bir süreç şeklinde tasarlanmalıydı) bize bu yavan finali armağan ediyor.

Sevdiğim bir filmi oldukça fazla yerden yere vurduğumun farkındayım. Çünkü iyi başlayan, iyi devam eden, Kadir İnanır ve Kazım Kartal’ın çok iyi performanslarıyla ve Hasan Yükseler’in güzel müzikleriyle taçlanan ama doruk noktasından sonra adeta yuvarlana yuvarlana inen bu filmin daha da iyi olamayışına hayıflanıyorum. Kurgu kısmındaki (örneğin haraç toplama aşamasının, ardı ardına dizilmiş kapıdan çıkma planlarından meydana gelen monoton montaj sekansı ile anlatılmasına) pürüzlere üzülüyorum. Yiğitliği kutsama klişesine saplansa da kabadayılık ve mafyaya geleneksel anlayışın dışında siyasi ve ekonomik bir gözle bakan bu filmin Şerif Gören’in göz ardı edilmemesi gereken önemli eserlerinden biri olduğunu düşünüyorum.

Yazar hakkında: S. Özgür Ilgın

1977 Yılında Aydın'da doğdu. Üniversitede bir elin parmakları kadar üyesi olan Felsefe Topluluğunun çıkardığı, iki elin parmakları kadar “tirajı” olan Yitik adlı fotokopi fanzinde öykü ve albüm tanıtımları yazdı. Blues, Heavy/Rock, Doom, Thrash, Death, Jazz ve Proggressive müziğe bayılıyor. Sergio Leone'yi David Lynch'i, Stanley Kubrick'i, Metin Erksan'ı, Ertem Eğilmez'i, Nuri Bilge Ceylan'ı, Zeki Demirkubuz'u ve Yılmaz Atadeniz'i çok seviyor, sinema ve müzik gibi eğitiminin olmadığı konularda ukalalık etmekten çok hoşlanıyor.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir