38. İstanbul Film Festivali’nin Öteki Filmleri

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından düzenlenen 38. İstanbul Film Festivali, 5-16 Nisan tarihleri arasında yapılacak. Festival kapsamında 12 gün boyunca, 19 bölümde 45 ülkeden 187 yönetmenin toplam 186 filmi gösterilecek. Malumunuz bu denli zengin bir program içerisinden film ayıklamak kolay iş değil. Her yıl yaptığımız gibi bu yıl da programdaki Öteki filmlerin peşine düşelim istedik.

Geceyarısı Çılgınlığı bölümü artık yaşamadığından, Öteki Sinema olarak favori bölümümüz birkaç yıldır Mayınlı Bölge oluyor! Önce oraya bir göz atalım.

THE WIND / RÜZGAR

Amerikan folk-korku western türünü kan, doğaüstü, hayalet ve büyülü gerçeklikle genişleten Rüzgâr, özünde evde yalnız kalmanın ürkünçlüğü ve kadınların hayatın doğal akışından dışlanmaları hakkında bir dram. Yönetmen Emma Tammi’nin bu ilk filmi, 1890’larda kocasıyla birlikte Vahşi Batı’ya göç eden ve ıssız, çorak bir araziye yerleşen Lizzy’nin hikâyesini anlatıyor. Lizzy, zaman geçtikçe o bölgeye has, kötücül bir varlığın onu taciz ettiğine inanıyor; ancak kocası onu boş inançları yüzünden tersliyor. Gece duyulan ulumalar, gölgeler, duman, ateş ve rüzgârın hiç eksik olmadığı Rüzgâr, doğanın her öğesiyle tehdit saçtığı, ıssız ve tekinsiz bir dünya tasvir ediyor.

THE MIRACLE OF THE SARGASSO SEA / SARGASSO DENİZİ MUCİZESİ

Şubat ayında Berlin Film Festivali’nin Panorama bölümünde ilk gösterimini yapan ve “güneşin altında, Lynch-vari bir psikolojik dram” sözleriyle övülen Sargasso Denizi Mucizesi, gerilim filmiyle, İncil’e dair görsel göndermelerle dolu bir rüya dünyası arasında kendine yer buluyor. Yunanistan’ın batısında, yılanbalığı çiftliklerinin olduğu küçük bir kasabada iki yalnız, mutsuz kadın yaşamaktadır: kasabanın kaba, umutsuz emniyet müdürü Elisabeth ile bir şarkıcının suskun kız kardeşi Rita. Kasabada biri beklenmedik bir şekilde ölünce hem iki kadın yakınlaşır hem de birtakım sırlar açığa çıkar. Özellikle Elisabeth rolündeki Angeliki Papoulia’nın performansıyla övülen Syllas Tzoumerkas’ın üçüncü filmi, özgün görsel diliyle hem şaşırtıcı hem sarsıcı bir kasaba kâbusu.

MURDER ME, MONSTER / MAHVOL, MAHLUK, MAHVOL

And Dağları’nın ıssız, uzak bir bölgesinde tuhaf ve ürkütücü cinayetler işlenmektedir. Art arda başsız kadın cesetlerinin bulunduğu bu yerde, olayları araştırmakla görevli dedektif Cruz bir kâbusun içine çekilmektedir sanki. Sevdiği kadın Francisca da başı kesilerek öldürülünce, Cruz kendini tamamen bu acımasız katili yakalamaya adar. Katil bir motosiklet çetesinin psikopat üyesi midir yoksa söylentilere göre, bazı sözlerin tekrarlanmasıyla ortaya çıkan bir canavar mı? Harflerin, dağların ve cinsel canavarların iç içe geçtiği Mahvol, Mahluk, Mahvol, The Wild Ones ile adını duyuran Alejandro Fadel’in yetişkinler için yarattığı karanlık bir masal.

SCHOOL’S OUT / OKUL ÇIKIŞI

Prömiyerini Venedik Film Festivali’nin sıradışı filmlerin gösterildiği Sconfini bölümünde yapan Okul Çıkışı, tedirgin edici müzikleri, karanlık ve yoğun atmosferiyle diken üstünde izlenen bir gizem filmi. Kırk yaşındaki Pierre, öğretmenleri intihar edince üstün yetenekli çocukların sınıfına atanır. Dünyanın, ekolojik bir felaketin eşiğinde olduğunu düşünen bu süper zeki çocuklar başta Pierre’e yalnızca ilginç ve ketum gelir. Birtakım tekinsiz olaylar sonrasında Pierre, bu öğrencilerden altısının gizlice bir şeyler çevirdiğine inanır ve esrar perdesini aralamayı kendince bir takıntıya dönüştürür. Okul Çıkışı, huzursuzluk veren tonunu hiç kaybetmeden sürprizlerle ilerleyen bir çağdaş toplum eleştirisi.

SPELL / BÜYÜ

Nişanlısı aniden ölen Amerikalı bir çizer, ruhunu dinlendirmek için İzlanda’ya gider. Issız dağlarda tepelerde gezinirken ölüleri diriltebilen bir büyücü ve bu ritüeli gerçekleştirmeye hazır iki kişiyle karşılaşır. Kendini pek tatsız ve tehlikeli durumlara sokmuştur, ama belki de hiçbir şey yoktur. Büyü, nefes kesen görüntüleri, izleyiciyi kansız ürperten ve derinden işleyen korku hissiyle tuhaf, uçuk bir dünyada geçiyor. Yönetmen Brendan Walter daha çok Sia, Green Day, Lorde ve Fall Out Boy için hazırladığı fotoğraf projeleri, video klipler ve reklam kampanyalarıyla tanınıyor.

BAŞYAPIT FABRİKASI: KUBRICK

İstanbul Film Festivali, dünya sinemasının en etkili yönetmenlerinden Stanley Kubrick’i ölümünün 20. yılında özel bir bölümle anıyor. Bu bölümde Kubrick’in tüm uzun metraj filmografisi yer alıyor. Kubrick filmlerini beyazperdede izleme fırsatı kaçmaz!

İlginçtir, bu yıl Uluslararası Yarışma bölümünde de hayli ilgiyle karşıladığımız filmler bulunuyor.

IN FABRIC / LANETLİ KUMAŞ

Burgundy Dükü ve Berberian Sound Studio filmlerinin eksantrik İngiliz yönetmeni Peter Strickland, görselliğiyle ve atmosferiyle İtalyan ustalar Dario Argento ve Mario Bava’ya saygı duruşu niteliği taşıyan yeni filminde koyu kırmızı bir elbisenin lanetini takip ediyor. Birbirinden tuhaf çalışanlarla bezeli, cehennemvari D&S mağazasının kış indiriminde satılan bu göz alıcı gece elbisesi, Lanetli Kumaş’ın başkahramanı. Renk cümbüşüyle bezenmiş stilize setleriyle mest eden; giallo, doğaüstü, moda, gerilim filmlerine göz kırpan bu son filmiyle Strickland bir kez daha özgünlüğünü kanıtlıyor.

ROJO / KIRMIZI

Üçüncü uzun metrajlı filminde genç yönetmen Benjamin Naishtat, başrolleri Güney Amerika’nın en büyük oyuncularına, Dario Grandinetti ile Alfredo Castro’ya teslim ediyor. Film, 1970’lerin ortasında tuhaf bir yabancının kasabanın saygın avukatı Claudio’ya hakaret etmesiyle başlıyor. Adam terslenip kovulduğunda kendince intikam almaya niyetleniyor. Ancak olaylar ölüm, sırlar ve suskunlukla, hiç kimsenin beklemediği bir yönde gelişiyor. 1970’lere duyduğu sinemasal hayranlığı, kendi ailesinin tarihçesi ve Francis Ford Coppola, Sidney Lumet ile John Boorman’ın suç filmlerinden beslenen yönetmen Naishtat, Arjantin’in en karanlık yıllarındaki toplumsal sessizliği öngören, gergin bir suç filmi ortaya çıkartıyor.

BORDER / SINIR

“Nordik kara film” Sınır, iki parlak ismi bir araya getiriyor: yönetmen koltuğunda Shelley ile tanınan Ali Abbasi, filmin uyarlandığı özgün romandaysa Let The Right One In / Gir Kanıma ile büyük başarı kazanan yazar John Ajvide Lindqvist. Üstelik filmin senaryo yazarlarından biri de Holiday / Tatil ile 2018’de festivale konuk olan yönetmen Isabella Eklöf. Şüphelendiği, kendi kadar tuhaf bir adamı takıntı haline getiren Tina adındaki bir sınır polisinin sonunda kendi varlığını bile sorgulayacağı birtakım sırları öğrenişini anlatan Sınır aşk filmi, doğaüstü ve kara film öğelerini zekice harmanlıyor.

Genelde bu listeyi hazırlarken Galalar bölümünü es geçeriz. Sebebi malum: Galalar, hemen herkesin merakla beklediği, adları diğerlerine nazaran daha fazla telaffuz edilen, “gişe yıldızı olmaya aday” filmlere ev sahipliği yapar. Dolayısıyla Galalar bölümünden film tavsiye etmenin pek de efektif bir tercih olduğu söylenemez ama adını muhakkak anmamız gereken birkaç Öteki filmden ötürü bu yıl geleneğimizi bozmak durumunda kaldık.

GRETA

İrlandalı usta Neil Jordan 2012’den bu yana beklenen filminde başrolleri Isabelle Huppert ile Chloë Grace Moretz paylaşıyor; üstelik Isabelle Huppert yeniden piyanist rolünde. Saf ve iyi niyetli Frances, metroda bulduğu çantayı sahibi, filme adını veren piyanist Greta’ya hiç vakit geçirmeden iade eder. Biri eşini biri annesini henüz kaybetmiş olan iki kadın, kısa sürede yakınlaşır. Ancak kısa sürede Frances’in göründüğünden çok daha öte takıntılara sahip tehlikeli bir kadın olduğu ortaya çıkacaktır. Toronto’da prömiyerini yapan Greta, İstanbul Film Festivali’nde Sinema Onur Ödülü alan usta yönetmen Neil Jordan’a has sıradışı öğelerin yer aldığı, sağlam bir psikolojik gerilim.

HIGH LIFE

7 numaralı uzay gemisinde bir bebekle birlikte yalnız yaşıyor Monte. Gemi, bir kara deliğe doğru yol alıyor; uzay-zamanın büküldüğü bir noktaya. Robert Pattinson, Juliette Binoche, Mia Goth’lu oyuncu kadrosuyla High Life, Toronto’da promiyerini yaptı. Çektiği bu ilk bilim kurguda Denis, tüm oyuncularına çekimlerin yapıldığı Köln’deki Avrupa Uzay Ajansı’nda astronot eğitimi aldırdı. Tabii ki yine Denis’nin tüm filmlerinde olduğu gibi Tindersticks’ın has elemanı Stuart A. Staples, müzikleri ve ses tasarımını üstleniyor. Claire Denis’nin sözleriyle High Life, “yalnızca arzulardan ve vücut sıvılarından bahsediyor. (…) Umutsuzluk ve insanın hassasiyeti hakkında bir film bu; her şeye karşın sevgi hakkında…”

DESTROYER

Jennifer’s Body ve Aeon Flux ile tanıdığımız, Karyn Kusama’nın son filmi, başrolünü Nicole Kidman’ın üstlendiği bir polisiye. Kidman’ın canlandırdığı Los Angeles’lı polis Erin, yıllar önce sızdığı bir çetenin lideri yeniden ortaya çıkınca bu eski vakaya dönmek zorunda kalır. Bu suç örgütünü baştan ele alırken Erin’in bir yandan da kendi geçmişini deşmesi gerekecektir. Kara film yapısını yıkarak kadın bakış açısından yeniden kuran Destroyer, kısıtlı bütçesine rağmen öncelikle başrolde harikalar yaratan Kidman ve sürprizli ilerleyen senaryosu sayesinde türünün en iyi ve en farklı örneklerinden biri kabul ediliyor.

DRAGGED ACROSS CONCRETE / ADALETSİZ

Brawl in Cell Block 99 ve Bone Tomehawk’da normları göz ardı eden kendine özgü tarzıyla ünlenen metal müzisyen, romancı, sinemacı S. Craig Zahler’in yönettiği yeni filmi parlak oyuncu kadrosu, Tarantinovari diyalogları ve sert sahneleriyle öne çıkıyor. Başrolleri üstlenen Mel Gibson ve Vince Vaughn’un emniyetten atılan polisleri canlandırdığı Adaletsiz, bu iki ırkçı ve şiddet eğilimli polisin beş parasız kalınca daha da pis işlere karışmalarını izliyor. İlk gösterimini Venedik Film Festivali’nde yapan Adaletsiz, kara filme yaklaşırken 1970’ler sömürü sineması öğelerini de benimseyen, Taksi Şoförü, Dog Day Afternoon gibi filmlerden esinlenen, adaletin hiçbir yerde görünmediği, toplumsal bölünmüşlüğün ve bağnazlığın zirveye ulaştığı bir ABD portresi çizen, özgün bir “ucuz roman”.

Diğer bölümlerden öne çıkan -biraz daha kişisel sebeplerle tercih ettiğimiz- Öteki filmleri de eklediğimiz son bölümle listemizi tamamlayalım.

MEMORY: THE ORIGINS OF ALIEN

78/52, Halk George Lucas’a Karşı gibi sinemanın dehlizlerine dalan ilginç belgeselleriyle tanıdığımız Alexandre O. Philippe, bu kez Ridley Scott’ın kült başyapıtının arkasındaki bilinmeyen hikâyeyi gözler önüne seriyor. Filme adını veren Memory, Dan O’Bannon’ın 1971’de yazdığı, 29. sayfasında kesilen senaryonun başlığıydı. Yıllarca şekillenen bu fikir, sonunda Ridley Scott’ın başyapıtı Alien / Yaratık’a dönüştü. Sinemacılık, mitler, kolektif bilinçaltının nasıl birbirinden beslenip bir araya geldiğini inceleyen Memory, O’Bannon’dan ve Giger’dan daha önce hiç görülmemiş özgün notlar, reddedilen tasarımlar, storyboard’lar ve kamera arkası görüntüler içeriyor. Yaratık’a bir daha aynı gözle bakamayacaksınız.

HOTEL BY THE RIVER / NEHİR KIYISINDAKİ OTEL

Koreli usta Hong Sang-soo bir kez daha, hayranlarını hayal kırıklığına uğratmayacak bir insan hikâyesiyle karşımıza çıkıyor. Yakın zamanda öleceğine ikna olmuş yaşlı şair Younghwan, uzun zamandır görüşmediği iki oğlunu, kalmakta olduğu otele davet eder. Ölmeden önce oğullarıyla arasını düzeltme çabası, otele gelen iki genç kadının varlığıyla karmaşık bir hal alır. Prömiyerini Locarno Festivali’nin yarışma bölümünde yapan Nehir Kıyısındaki Otel’de siyah-beyaz sinemanın tüm avantajlarını kullanan Hong Sang-soo, aile, dostluk, ölüm, affetme ve zamanın geçişi gibi zihnini kurcalayan kavramları incelikle ele alıyor.

ALPHA: THE RIGHT TO KILL / ALFA

Sert, tempolu sahneleri ve Filipinler’in başkenti Manila’nın dört bir köşesini gözlemleyen kentsel ayrıntılarıyla Alfa; Masahista, Kinatay ve Ma’Rosa gibi filmleriyle tanıdığımız, daha önce festivali de ziyaret eden Brillante Mendoza’nın önceki filmlerinden çok farklı bir yerde duruyor. Filipinler’de özel timlerin uyuşturucu tacirlerine düzenlediği baskınlardan birinde polis memuru Espino, ihbarcı torbacı Elijah ile bir olur ve uyuşturucu baronu Abel’in parasını ve zulasını çalar. İkili, silahlı çatışmadan bir şekilde sıyrılıp kendi yollarına gitmeye çalışacaktır. Ancak tehlike, peşlerini hiç bırakmayacaktır.

KEEP AN EYE OUT / KARAKOL

Yanlış ve Lastik filmleriyle tanınan hınzır yönetmen Quentin Dupieux, Amerika’dan 70’lerin Fransa’sına geçiyor ve yine sıradışı bir komediyle tür sinemasının kalıplarıyla oynuyor. Oturduğu apartmanın kapısında bir ceset bulan Fugain, iyi bir vatandaş olmanın gereğini yerine getirerek durumu polise haber verir. Zavallı Fugain gece boyunca karakolda Komiser Buron’un git gide sertleşen, sertleştikçe de tuhaflaşan sorgusuna maruz kalır. Eski polisiye filmlere ve sıradan insanlara saygı duruşunda bulunan filmde komiser rolündeki Belçikalı usta komedyen Benoît Poelvoorde’in performansına dikkat!

HAPPY NEW YEAR, COLIN BURSTEAD

Oyuncularının da katkısıyla senaryosunu yazdığı, Mike Leigh ve Dogme 95 hareketinden esintiler taşıyan yeni filminde, Kill List ve Gökdelen filmlerinin yönetmeni Ben Wheatley, her an kötü bir şey olacak gibi hissettiren bir atmosferle karşımıza çıkıyor. Brexit’in gölgesinde geçen filme adını veren Colin Burstead, kalabalık ailesini sırf bu iş için kiraladığı malikânede düzenlediği yılbaşı partisine davet eder. Colin’e karşı türlü garezi olan ve her biri ayrı bir ruhsal sıkıntının pençesindeki aile fertleri, istemeden de olsa bu pek de parlak görünmeyen davete icabet ederler. Elbette Colin, beş yıldır görmediği ağabeyinin de partiye katılacağını hiç hesaba katmamıştır.

Ayrıca Dünden Bugüne Türk Klasikleri bölümünden Atlas Prodüksiyon tarafından restore edilmiş kopyasından On Kadın (1987) ile Cinemania bölümünden Halıcı Kız (1953), Şafak Bekçileri (1963) ve Elveda (1967), eski Türk filmlerini beyazperdede izlemeyi düşleyenler için önemli bir fırsat sunuyor.

Not: Filmlerle ilgili tanıtım yazıları İKSV Film sayfasından alınmıştır.

Yazar hakkında: Murat Kızılca

1971 İstanbul doğumlu. Aylık online sinema dergisi CineDergi ve aylık kültür sanat dergisi kargamecmua için sinema yazıları kaleme alıyor. 2008 yılından beri katkı sağladığı Öteki Sinema’da bir yandan da editörlük görevini sürdürüyor.

Bak bunu da seversin...

Boğaziçi’nin Uluslararası Jüri Başkanı Belli Oldu

7. Boğaziçi Film Festivali’nin uluslararası jüri başkanlığını Cannes duayenlerinden Filipinli yönetmen Brillante Mendoza üstlenecek.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir