Münih Film Festivali, bu yıl da Cannes’ın ardından uluslararası festival yolculuğuna devam eden Pedro Almodovar’ın Amarga Navidad’ı, Pawel Pawlikowski’nin Fatherland’i, Valentina Maurel’in Siempre Soy Tu Animal Materno’su gibi pek çok filmi bir araya getiriyor. Cannes’ın ardından Münih’e gelen bu filmlerin arasında benim için en büyük keşif, Eleştirmenler Haftası’nda dünya prömiyerini yapan Çinli yönetmen Zou Jing’in ilk uzun metrajlı filmi A Girl Unknown oldu.
Film, 1980’lerde altı yaşındaki Wang Juan’ın (Cao Ruofan) sıradan ve huzurlu taşradaki çocukluğuna açılıyor. Babasının ölümünün ardından annesi Ah Hui (Luna Kwok) yeni bir hayat kuruyor ve sevgilisinden hamile kaldıktan sonra kızı Juan’ı, kendi çocuklarını henüz kaybetmiş olan Ding Meishuang (Shen Jiani) ve eşi Wang Weiqiang’un (Zu Feng) yanına kentte büyümek üzere veriyor. Film boyunca Juan’ın adı her yeni evde değişir. Her yeni isim, geride bırakılan hayatın da işaretidir. Filmin ismindeki Unknown sürekli yerinden edilmiş, kök salamamış bir yaşamı çağrıştırır. Yeni evler Juan’a yeni başlangıçlar vaat ediyor ancak bu başlangıçların hiçbiri ona kalıcı bir aidiyet duygusu kazandırmaz. Film boyunca mekanlarla birlikte Juan’ın kendisini dünyaya yerleştirme biçimi de farklılaşır.
Juan’ın hikayesi aynı zamanda Çin’in yakın tarihine de açılır. 1979’da yürürlüğe giren tek çocuk politikası, özellikle 1980’ler ve 1990’larda çok sayıda kız çocuğunun ailelerinden ayrılmasına, evlat edinilmesine ya da farklı bakım ilişkileri içinde büyümesine yol açtı. Zou Jing bu tarihsel arka planı doğrudan anlatmaz; onun gündelik hayatta bıraktığı izleri sürer. Film boyunca Juan’ın yer değiştirmesi ve hiçbir yere bütünüyle ait olamaması, tek bir çocuğun yaşadığı kişisel bir kırılmanın ötesinde, aynı dönemde benzer deneyimleri yaşamış binlerce kız çocuğunun hikayesiyle de kesişir.
Filmin en güçlü taraflarından biri, bu ağır meseleyi melodrama teslim etmemesi. Zou Jing, Juan’ın hayatındaki kırılmaları tek tek büyütmek yerine, onların zaman içinde nasıl biriktiğini anlatır. Babasının ölümüyle başlayan kayıp duygusu, annesinden ayrılması, koruyucu ailesi içinde büyümesi ve yetişkinliğe geçerken karşılaştığı yeni yaraların tamamı karakteri şekillendirir.
Juan’ın bu zorlu hikayesini anlatırken Zou Jing’in sinema dili incelikli, ölçülü, sabırlı ve dikkatli. Zou Jing, kamerayı çoğu zaman çocuğun göz hizasında konumlandırarak seyirciyi onun deneyimine yaklaştırır. Işık, ritim ve kadraj da Juan’ın söyleyemediklerini açıklamaz, sadece ona eşlik eder. Film, Juan’ın değişen yaşlarını farklı sorunlarla gösterirken, her yeni deneyimin onun sessizliğini biraz daha derinleştirdiğini hissettirir. Juan, okulda uğradığı zorbalığı annesine anlatmaz, tacize uğradığında sessiz kalır, fabrikada tanık olduğu intiharın ardından da aynı sessizliği sürdürür. Sözcükler geri çekildikçe Juan’ın bedeni konuşmaya başlar. Odasındaki perdeleri keser, dans etmeyi bırakır, sonunda bileklerini keser. Kamera, bu süreçte izleyiciyi bakışların, bekleyişlerin ve küçük jestlerin içinde kalmaya davet eder. Böylece Juan’ın acısı ve suskunluğu, izleyici ile paylaşılabilir ortak bir duyguya dönüşür.
Mekan kullanımı da Juan’ın ruh halini taşıyan unsurlardan bir diğeri. Uzun koridorlar, yarı açık kapılar, ahşap pervazlar, camdaki yansımalar ve eşikler, onun hayatındaki geçici aidiyetlerin görsel karşılığı olarak filmde sunulur. Juan çoğu kez kapı aralıklarında, yetişkinlerin yanında ama onların dünyasına tam olarak dahil olamayan bir mesafede kalır. Kamera onu ne bütünüyle içeri alır ne de tamamen dışarıda bırakır. Bu arada kalma hali, filmin görsel dünyasında sakin ama ısrarlı biçimde yerini alır. Juan’ın öz ailesinin evinde, kalabalık bir aile fotoğrafının içinde bile kenarda ve iğreti görünmesi, dramatik olduğu kadar filmin bütün düşüncesini özetleyen bir imgeye dönüşür.
Bu anlatımda renkler ve ışık da ustalıkla kullanılır. Ahşabın sıcaklığı, soluk yeşiller ve gün ışığının yumuşak tonu, filmi duygusal olarak yormayan ama içten içe hüzün taşıyan bir atmosferle kuşatır. Dış mekanlarda yaprakların arasından süzülen ışık, çocukluğun kısa ve kırılgan doğasını hissettirirken, iç mekanlarda koridorların, kapıların ve duvarların sert geometrisi daha kapalı bir dünya kurar. Açık hava Juan’a zaman zaman nefes alma imkanı sunarken, evlerin içindeki dar ve keskin hatlar onun bu evlerde duyduğu yabancılığı iyice belirginleştirir.
A Girl Unknown, bir çocuğun kuramadığı aidiyet bağını Juan’ın yaşadığı bir yara olarak ele alırken, film boyunca anneliği de yeniden tanımlar. Juan’ın biyolojik annesi ile koruyucu annesi birbirinin yerine geçmez ama ikisi de eksik kalan bir ilişkinin içinde var olmaya çalışır. Koruyucu anne Juan’a büyük bir özenle yaklaşır, fakat bu yakınlığın içinde kaybettiği kızının izi de hep varlığını korur. Juan ise öz annesini geride bırakamaz. Yıllar sonra onun yanına, yeniden eve döndüğünde ise bu kez kendi çocukluğunun yerinde olmadığını görür. Onun gözünde “anne” ve “yuva” kavramları da kesinliğini kaybeder. Film, aidiyetin tek başına biyolojik bağlardan ya da bakım vermekten doğmadığını, bunların her zaman birbirini tamamlamaya yetmeyebileceğini gösterir.
Finalde film, başından beri biriktirdiği duygusal yükü büyük bir yüzleşme sahnesi ile açığa çıkarır. Genç kızın intiharı sonucu, koruyucu annenin patlayan çığlığı, film boyunca taşıdığı acıyı ilk kez dışarıdan duyulur kılar. Filmin son karesinde ise Juan’ı yanına alan koruyucu annenin, yıllar önce kendi çocuğunu kaybettiği deniz kıyısında bu kez Juan’la yan yana durması, iki ayrı yasın aynı manzarada buluştuğu bir an yaratır. Bu karşılaşma geçmişi onarmaz, kaybı ortadan kaldırmaz, karakterlere kolay bir katharsis sunmaz. Yalnızca, iki kadının aynı acının kıyısında birlikte durabilmesini sağlar. Film iyileşmeyi aynı sessizliği paylaşabilme ihtimaliyle kurar.
Bu sinema dili, bazı seyirciler için mesafeli görünebilir ancak benim için A Girl Unknown, bir bakışın, bir bekleyişin, kapı aralığında kurulan bir kadrajın ya da söylenmeden bırakılmış bir cümlenin, büyük ve sarsıcı dışavurumlardan daha kalıcı olabileceğini hatırlatıyor. İlk uzun metrajında kurduğu bu sakin ama son derece kendinden emin sinema dili, Zou Jing’i yalnızca umut vadeden bir yönetmen değil, bugünden itibaren takip edilmesi gereken önemli seslerden biri haline getiriyor.
