Sonu belirsiz bırakılmış pek çok film gibi, Picnic at Hanging Rock da sayısız fikrin gizemi çözmeye çalıştığı bir tartışma alanı oluşturmuştur. 20. yüzyılın başında Avustralya’daki sömürge kolonisine ait bir kız kolejindeki üç öğrenci ve bir öğretmenin okul pikniği sırasında kaybolmasını anlatan hikayede, onlara ne olduğu üzerine çeşitli teoriler üretilmiştir. Bunlar, kaçırılıp öldürülme gibi daha olası olanlardan uzaylılar tarafından alınma, bir boyut kapısından başka evrene geçme gibi fantastik açıklamalara kadar uzanır.
Filmin uyarlandığı kitabın yazarı Joan Lindsay’in o öldükten sonra yayınlanan, hikayenin asıl finali de bu fantastik açıklamalara bir dayanak oluşturmuştur. Buna göre kaybolan kızlar bir süre sonra kaybolan öğretmenleriyle buluşur ve birlikte bir kaya yarığından içeri girerek yok olurlar. Orada zaman bükülür ve başka canlılara dönüşürler. Filmin, yaşamın “rüya içinde bir rüya” olduğuna dair bir söylemle açılması ve baştan sona Russell Boyd’un enfes görüntüleriyle Gheorghe Zamfir’in büyülü pan flütünün bir rüya atmosferi yaratması, açıklama çeşitliliğini artırır.
Matematik öğretmeni Greta McGraw’un kaybolmadan önce okumakta olduğu kitapta özellikle gösterilen maksimum açı teoremi, Irma’nın bir hafta sonra bedeninde hiçbir çizik olmadan havadan oraya bırakılmış gibi bulunması ve bir hafta boyunca geçirdiği zamanı hatırlamaması, en başta sanki bir tabutun içinde yatıyormuş gibi gösterilen Miranda’nın kaybolacağını önceden hissetmesi, kalp şeklindeki pastayı ikiye bölüp bırakması, Müdür’ün odasında Sara’yı andıran kadın portresi ve daha saymakla bitmez ayrıntıyla donatılmış senaryo ile yönetmen Peter Weir bunların hiçbirine cevap vermeyen ve seyirciyi soru işaretlerine boğan bir yapım ortaya çıkarmıştır.
Irma bulunduktan sonra onu muayene eden doktorun “Orada ne olduğunu öğrenmek için başımı verirdim” diyerek seyircinin hislerine tercüman olması aslında açıkça bu bilinmezlerin, cevaplanması için değil topluca yorumlanması için var olduğunu gösterir. Yine de açıklamalar arayabilir ya da umursamadan filmin bütüne yayılmış tuhaf çekiciliğinin keyfiyle yetinebilirsiniz. Bununla birlikte film, ilk gösterildiğinde nerdeyse hiç üzerinde durulmayan ve çok sonraları yapılan değerlendirmelerle kabul görmeye başlayan kolonyal anlatımlar da dahil olmak üzere kuşku götürmez bir netliğe sahiptir.
VİKTORYEN DÜZENİN KORSELERİ
Filmde ilk başta en göze çarpan şey kızlara yapılan bir takım baskı ve dayatmalardır. Giyim kuşamdan davranışlara, ses tonundan dakikliğe, kızlar belli ve katı bir disiplin içinde eğitilirler. Sabah hazırlanırken birbirlerinin korselerini sıkı sıkı bağladıkları sahne, kızlardan birinin bir çiçeği, presleyici içine koyup hapsettiği an gibi, bu kızların da presleyici bir eğitim içinde bulunduklarını gösterir. Okulun amacı iyi aile kızı yetiştirmektir. Fransızca, piyano, dans, görgü kuralları, dikiş ve din eğitimi önceliklidir. Asıl olarak hanım hanımcık olmanın öğretildiği bu okulda güzel gözüken ama asla değişmeyen bir kuruluk takdir edilir.
Kızlar merdivenlerden inerken koşturmamaları ve gürültü yapmamaları için uyarılırlar, askeri bir nizam beklenir onlardan. Eldivenlerini bile ne zaman çıkarabilecekleri izne ve bulundukları bölgeye bağlıdır. Bu kuralları sık sık ihlal ettiği anlaşılan Sara’nın pikniğe götürülmeyip okulda hapis bırakılmasından, sonradan sınıfta arkadaşlarının önünde kemerlerle duvara bağlanmasına varan cezalandırmalara tanık oluruz.
Piknik sırasında Hanging Rock’a keşfe çıkan kızların yukarılara tırmandıkça giysilerinden korselerinden kurtulmaları, eldiven, ayakkabı ve çoraplar çıkınca yüklerinden arınmış gibi hafiflemeleri gösterilir. Ama elbiselerden kurtulma okul yönetiminin temsil ettiği anlayış tarafından bir rezillik olarak görülür. Kaybolan öğrencilerin yalnızca tecavüze uğramasından yani kızlıklarının bozulmasından endişe edilir. Geri dönen kızlar kontrol edilip bozulmadıkları görülünce rahat bir nefes alınır. Diğerleriyle kayaya çıkıp seyirciye gösterilmeyen korkunç olayın ardından kaçan Edith, orda ne yaşandığını, neden korktuğunu hatırlamaz ama koşarak geri dönerken kaybolan öğretmenini, eteğini çıkarmış olarak gördüğünü anlatır. Bayan McGraw’un eteksiz halde kayayı tırmanması bir başka utanç kaynağıdır.
Aileler çocuklarını okuldan çekmeye başlamışlardır ve bu “iğrenç” olayın haberleri okul için çok kötü bir reklam olmaktadır. Kızların canları değil de bekaretlerinin kaybolmasından doğan korku daha büyüktür. Beyaz kumaşlarda sıradışılık kabul edilemez bir lekedir. Düzen bozulmamalıdır. Müzik öğretmeni derste kızar öğrencilere: “Kızlar, ritmi kaçırıyorsunuz!”
Müdür ayrıca aidatları ödenmeyen bir öğrenci olan Sara’ya okuldan yetimhaneye gönderileceğini haber verir. Sara yemeden içmeden kesilir önce. Müdür Appleyard, Sara’nın intiharına neden olan hatta doğrudan pencereden atıp öldürmüş olabileceği ima edilen kişidir ve finalde vicdan azabı gösterilir. Daha öldüğü haberi gelmeden matem giysileri içinde bekler odasında. Sonda onun da Hanging Rock’a çıkmaya çalışırken öldüğü bilgisi verilir.
ASILI KAYA, ELMA BAHÇESİNE KARŞI
Filmin ilk karesi, sislerin arasında ortaya çıkan Hanging Rock-Asılı Kaya’dır. Ardından sis aşağıya çöker ve sanki havada asılı duruyormuş gibi gözüken kayalığa neden bu ismin verildiği anlaşılır. Bu ilk görseli yanlardan biraz çekiştirilmiş bir Avustralya haritasına bile benzetebilirsiniz.
Appleyard Koleji aslında Avustralya’da İngiltere’nin yeniden üretilmeye çalışıldığı bir yerdir. Filmin başında sararmış otların ilerisinden birden başlayan yeşillik bir alanın ortasındaki okul binası görülür. Sanki okul o toprağa bahçesiyle birlikte yapıştırılıvermiş gibidir. Buraya yamanmış yabancı bir görüntüdür. Okulun adı da (Appleyard – Elma Bahçesi) bu kıtaya ait olmayan elmanın sömürgeci İngilizlerce getirilmesini yansıtır. 1800’lerde oluşturulmaya başlayan, yerlilerin zorla çalıştırıldığı elma bahçelerinde üretim giderek artmış ve filmin geçtiği dönemde elma Avustralya’dan Avrupa’ya gönderilen en önemli ihraç ürünlerinden biri haline gelmişti.
İngiliz İmparatorluğu’nun Avustralya’da kendi kültürel düzenini oluşturma girişiminin küçük bir modeli olan Appleyard Koleji’nin karşısında ise milyon yıldır orada olan Hanging Rock vardır. Film bu iki yer arasındaki gerilimle şekillenir.
1900 yılının, Aziz Valentin’e adanmış Sevgililer Günü’nde pikniğe götürülen kızlar, okuldan bir günlüğüne ayrılacakları için çok heyecanlıdırlar. Kızları götüren arabacı kayanın binlerce yıl yaşında olduğunu söyleyince Bayan Greta “bir milyon yaşında” diye düzeltir. Onlardan önce burada binlerce yıl bulunmuş yerlilerin tanık olduğu bilgiye aşinadır. Kızlardan birinin “Bir milyon yıldır orada, yalnızca bizim için!” demesi, öğretmenin küçümseyen ve biraz da acıyan bakışlarıyla karşılık bulur.
Hanging Rock’n asıl sahipleri olan Dja Dja Wurrung, Wurundjeri ve Taungurong halkları, Avrupalı yerleşimcilerden çok önce burada geleneksel dans ve ergenlik törenleri düzenlerdi. Appleyard Koleji’nin tornasından geçmekte olan kızlar ise bu tornaya direnişin bir simgesi olarak kendilerince pagan bir ritüel düzenler. Aziz Valentin ikonasını kutsal bir varlık gibi taşırlar ellerinde. Aşk ve sevgi dolu yürekleri ile ergenliklerini yaşamakta olan kızlar, yüzyıllarca ergenlik ritüellerinin yapılageldiği bu yerde bir geleneği sürdürür gibi Valentin için kaldırırlar bardaklarını.
“Aptal gibi, zehirli yılan ve karıncaların göbeğine, onların insafına kalmaya” gitmişlerdir. Pikniğe getirilmiş pastanın üzerinde gezinen karıncalar da bu idealize edilmiş, pürüzsüz rüya atmosferinin zeminindekileri göstermeye başlar ve giderek kaplar o pastoral resmi. İçlerinden dört öğrenci Hanging Rock’a tırmanıp keşfetmek isterler. Kızlar kayalığın tepesine vardıklarında aşağıdaki kafileye bakıp onları karıncalara benzetirler. Dikkatli olmaları gereken karıncalar, kendilerine dönüşmüştür.
Amerikan hayaletli ev, hayalet kasaba, kırsal bölgeyle ilgili efsane, dini korkular, tuhaf köydeki korkunç gelenek veya orman içindeki eve dadanan lanetler ile ilgili filmlerin önemli bir kısmı yerli halka karşı işlenen suçlar nedeniyle topraktan gelecek bir misilleme korkusu içerirler. Picnic at Hanging Rock’ta özgürlüklerinde kaybolan kızlardan yola çıkarak onları kaybedenlerin yaşadığı korku ve paranoya öne çıkar. Belirledikleri ahlaka göre yetiştirdikleri evlatları bu topraklar tarafından çalınmış, yutulmuşlardır. Gidenlerden yalnızca birinin geri dönmesiyle Hanging Rock pikniğin diyetini gösterir onlara.
ABORJİN KATLİAMI
Hanging Rock’ta çığlık benzeri sesler duyulur. Kayaların içinden gelir bunlar. Toprağın hafızası Britanya’nın Avustralya kıtasını istilaya başlamasından sonra yaşananları da saklamıştır.
1788’den itibaren İngiliz askerlerinden, gönüllü maceracılardan ve haydutlardan oluşan ilk yerleşimciler insan olarak görmedikleri yerlileri evlerinden sürdüler. Bir saldırı görmeksizin doğrudan yerli bölgelerini talan ettiler ve yerlileri vahşi hayvanlarmış gibi avladılar. Kadın ve çocukları kaçırıp tecavüz ederek köleleştirdiler. Yerlilerin çok büyük bir kısmı zaten o güne kadar tanımadıkları ve bağışıklıkları olmayan çiçek, kızamık gibi hastalıklara kapılıp öldüler.
Yerliler sömürgen Batılılara karşı direnişe geçtiğinde çatışmalar yarım asır sürdü. Yerli nüfusu bu sürede nerdeyse yok olma noktasına geldi. Tasmanya’daki halkın ise tamamı imha edildi. Sömürgeci İngiliz asker ve haydutlar, avlama partileri düzenleyerek ormandaki her köşe bucağı tarayıp son yerli aileyi yok edene kadar durmadılar.
Batı talancılığının dayattığı Viktoryen ahlakın Doğu’yu da zehirlemesi yetmemiş gibi ondan üstün olduğunu söylemiş ve yarım yüzyıl içinde bu topraklarda yaşanmış korkunç katliamların üstünlüklerinin hakkı olduğuna inanmışlardır. Picnic at Hanging Rock, tüm bunlardan bahsetmeyip yerlileri hiç doğrudan anmadığı için eleştirilmiştir. Ama film geçmişin, şimdinin ve geleceğin tek bir rüya düzleminde birleştiği Aborjinlerin Düş Zamanı düşüncesi içinde yer alır. Yalnızca bu soykırımdan da öte vahşeti anlatmayıp, onu rüya içindeki rüyada yaşananların bir parçası olarak kullanır.
Hikaye, özgürleşmek kanında olan insanları doğayla bütünleştirir. Kızlar huşu içinde ve istekle Hanging Rock’da kaybolurken geriye kalanlarda endişe, kayıp ve hüzün duygusu ile sözde ahlaklarında oluşan deliği nasıl kapatacaklarına dair hesaplar yaptıkları aşağılık uğraşlar bırakır. Topraktaki kan göğe yansır ve kırmızı bulutlar olarak görünür hale gelir. Saatler 12’de durarak bu laneti sonsuza dek taşıyacaklarını haber verir.
Picnic at Hanging Rock, “her şey başlar ve biter” ve “gördüklerimizi sandığımız rüya içinde bir rüya” diyerek sonu olan yaşamın hüznünü duyumsatır süresi boyunca. Yaşam içinde bir şeyler keşfetmek, aşkı beklemek, sevgiyi paylaşmak, öğrenmek ve bir de birbirimizi yok etme uğraşları içinde, insanlığımızdaki kayıpların verdiği şokun üzerinden gelmek üzere umutsuz çabalarımızı hatırlatır. Kayıp duygusu, çaresizlik, ürperten bir başka dünyaya, çocukluktan yetişkinliğe geçişi kutsayan mistik atmosfer, rüya ve kabus arasında gidip gelen bir döngü benzeri, tarifi zor ama bağımlılık yapan puslu bir hüzün oluşturur. Yüreğe oturan bir yumruk gibi gittikçe ağırlaşan bir ağıt etkisi kalır geriye.
