Şerif Gören’in 80’li yılların ikinci yarısında Almanya’da olduğu dönemde, Hüseyin Kuzu’nun yazdığı senaryo ile çektiği Polizei filmi, Almanya’ya göç etmiş bir ailenin oğlu olan Ali Ekber’in (Kemal Sunal) şahsında Almanya’da yaşayan Türklerin yabancılaşmışlığını ve arada kalmışlığını anlatıyor. Ben Almanya’daki Türkler diyeyim, siz dünya üzerinde aynı durumda olan bütün insan evlatları diye okuyun. Muhtemelen Türkiye’de doğup Almanya’da büyümüş 2. nesil bir “gurbetçi” olan Ali Ekber, Berlin’de çöpçülük yapar, Türklerden oluşan ve gurbetçilerin ironik bir biçimde Berlinistan diye adlandırdığı bir fanusta Almanlar ile neredeyse hiç teması olmadan yaşar ve babasının eziklemelerine, arkadaşlarının alaylarına göğüs germeye çalışır. Ali Ekber Berlin’deki fanusun dışına iki istisna sayesinde çıkar: Bir pubda çalışan ve abayı yaktığı Babett (Claudia Hackermesser), bir de boş zamanlarında gidip temizlik ve bazen de figüranlık yaptığı Türk tiyatrosundaki Alman yönetmen. Tiyatrodaki küçük rolü dolayısıyla giydiği polis üniforması ile markete alışverişe giden Ali Ekber tanınmadığını ve herkes tarafından saygı gördüğünü fark edince bu durumdan faydalanmaya karar verir.
Ali Ekber karakterinin esin kaynağı, gerçek bir kişilik olan Wilhelm Voigt’tir. Voigt, Carl Zuckmayer’in Köpenickli Yüzbaşı(1) adlı oyununa da ilham vermiştir. Filmdeki Türk tiyatrosunda, çeşitli bölümleri prova edildiğini gördüğümüz oyundur bu. Voigt şimdi Berlin’in bir parçası olan Köpenick beldesinde 1906 yılında gerçekleşen trajikomik bir olayın kahramanıdır. Berlin’de oturma izni alıp kalıcı bir işte çalışma şansı bulamayan eski bir sabıkalı olan Wilhelm Voigt bitpazarından aldığı yüzbaşı üniformasını sırtına geçirerek dolaşmaya başlar. Kimsenin şüphelenmediğine kanaat getirince yoldan geçen bir muhafız birliğini çevirip askerleri emrine alır. Köpenick belediye binasına giderek belediye başkanını tutuklar. Sonra da belediyenin kasasında bulunan yaklaşık 3600 Marka el koyarak kayıplara karışır. Birkaç gün sonra ev arkadaşının ihbarı üzerine tutuklanan ve sonrasında mahkûm edilen Voigt kısa sürede halkın kahramanı olur. 2 yıllık mahkûmiyetin ardından Kaiser 2. Wilhelm tarafından affedilir. Cezaevinden çıktıktan sonra dürüst ve göreceli olarak rahat bir hayat sürmeye başlayan Voigt ömrünün son demlerinde yine parasız kalır ve 1922 yılında Lüksemburg’da hayata gözlerini yumar.
1930’lu yılların başında henüz beklediği çıkışı yapamayan bir oyun yazarı olan Carl Zuckmayer Voigt’in hikâyesini oyunlaştırmaya karar verir. Hauptmann von Köpenick / Köpenickli Yüzbaşı adı ile 1931 yılında sergilenmeye başlanan oyun çok beğenilir. Gençliğinde bir sosyal demokrat ve sonraki yıllarda da liberal demokrat olan Zuckmayer milliyetçilik ve militarizm ile ayranı kabaran Hitler arifesi Weimar Cumhuriyeti dönemini Voigt’in yaşadığı döneme benzetir ve Almanya’nın koşar adım faşizme gidişini tarihselleştirme ile izleyiciye aktarır. Nazizm, Weimar Cumhuriyeti’nin şefkatli kollarında palazlanır. 1919’da Spartakist Devrim girişiminin başarısızlığa uğramasının ardından Freikorps milisleri tarafından öldürülen Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht’in cesedinin atıldığı Landwehr Kanalı Hitler faşizminin değirmenine su taşır. Köpenickli Yüzbaşı oyununun yazılmasından 2 yıl sonra, yani 1933’te iktidara gelen Naziler başta bu oyun olmak üzere Zuckmayer’in tüm oyunlarını yasaklar. Köpenickli Yüzbaşı bugün hala onun başyapıtı olarak kabul edilir. Alman İmparatorluğunun 1800’li yılların sonunda ve 1900’lerin başında içinden geçtiği süreci sadece bir otoriterlik, militarizm ve militarizm hayranlığı sorunu olarak aktarıp, aslında bu iki olgunun bir sermaye birikimi modelinin belirtisi ve yöntemi olduğu gerçeğine değinmese de Zuckmayer’in eleştirisi hala güncel ve değerlidir. Ali Ekber karakterinin tarihsel arka planı budur. Ali Ekber’in 2. nesil bir gurbetçi için oldukça köylü işi görünen bıyıkları, Voigt’in pos bıyıklarına ve yaşadığı dönemdeki tarihsel arka plana bir göndermedir.
Yazının başlarında Ali Ekber’in yabancılaşmış ve arada kalmış bir karakter olduğunu söylemiştim. Yabancılaşan öznenin bir özü bir de şekli vardır ve bunlar artık birbirinden kopmuştur. Roman sanatında, sinema ve tiyatroda yabancılaşma vurgusunu güçlendirmek için birbiriyle çelişen bu parçaları ayrı ayrı karakterler olarak işlemek sık rastlanan bir yöntemdir. Köpenickli Yüzbaşı oyununun en parlak kısımlarından biri olan 14. bölümünü hatırlayalım: Voigt bu bölümde eniştesi Friedrich Hoprecht ile tartışır. Voigt, sıfırı tüketmiş eski bir sabıkalı olarak muhalif saftan düzene saldırırken sınava girerek çavuş olmaya çalışan bir memur olan eniştesi Hoprecht iyimser bir şekilde düzeni savunur. Hoprecht aslında Voigt’in her şeye rağmen düzen ile uzlaşmaya çalışan parçası, ikizi olarak var olur. Buradan hareketle, filmin baş karakteri olan Ali Ekber ile en önemli yan karakterlerinden biri olan babası Hamza yabancılaşmış kişiliklerdir ve ikizleriyle birlikte gezerler. Ali Ekber’in ikizi, gözü sürekli mültecilerde ve Ekber’in üzerinde olan Alman polisidir. Polis, yabancılaşmış Ali Ekber’in düzene ayak uydurmaya çalışan ve kendini hor gören bakışıdır. Kendine bir yabancının gözüyle dışarıdan bakmak, kendi kültürünün, kendi toplumunun ve kendi kendinin gardiyanı olmak patolojik bir durumdur. Bu durum ile ilgili ikinci tespitimi de daha sonra aktaracağım. Hamza’nın ikizi de Türkiye’den ziyarete gelen hemşehrisidir. Aşağı yukarı aynı boyda olan ve aynı renk takım elbise giyen ve üstüne üstlük aynı isme sahip olan bu adam Hamza’nın ikinci yüzüdür. Almanya’nın günlük hayatına şu veya bu şekilde uyum sağlamış muhafazakar bir Türk olan Hamza’nın köylü tarafıdır ve kafası sürekli cinsellikle meşguldür. Bu mahcup ve ergenlikte takılı kalmış adaşın tek derdi sex shop’un yerini öğrenmektir.
Ali Ekber’in benzer konularda ve durumlarda birbirine zıt düşünce ve tavırlara sahip olması yabancılaşma semptomlarından biridir. Değer yargılarında çifte standarda sahip olmak, iki farklı yaşama sahip olmaktan kaynaklanır ve aslında kendini ikiye bölmek demektir. Vedat Günyol’un 50’li yıllarda Nurullah Ataç ve Yaşar Nabi Nayır ile polemiğe girmesine neden olan bir makalesindeki deyişiyle “bölmeli kafalara”(2) sahip olmak demektir. Ali Ekber’in birbirine benzer iki durumdaki farklı tavır ve düşünceleri izleyiciye ifşa edilir: Evden ayrılıp tek başına ev tutan Türk kızı Fatma ile Ekber’in abayı yaktığı Alman Babett’in durumu birbirine çok benzer. Lakin Babett’in tek başına bir evde kaldığı Ali Ekber tarafından net bir şekilde bilinse de kafasının birinci bölmesine göre Fatma “kötü kız”dır. İkinci bölmeye göre Babett Alman hasletiyle böyle bir hakka doğal olarak sahiptir. Babett’in durumu Ekber tarafından sorgulanmaz bile!
Bölünmüşlük / yabancılaşma vurgusu filmin tüm baş karakterlerine olduğu gibi mekana da damgasını vurur. Film O yıllarda henüz biri Demokratik Alman Cumhuriyeti’ne, diğeri de Federal Alman Cumhuriyeti’ne ait olan ve birbirinden meşhur Berlin Duvarı ile ayrılmış Berlin’de geçer. Hamza’nın merdivenli bir platforma çıkarak duvarın üstünden bakış attığı yer Doğu Berlin’dir.
Ali Ekber’in sırtında, oyunda oynadığı karakterin polis üniforması olduğu halde bakkaldan bir şeyler almak üzere dışarı çıkması, o görkemli Voigt tarzı bıyığına rağmen tanınmaması, Berlin’deki Türk çevresi tarafından âlây-ı vâlâ ile karşılanması ve bu durumdan faydalanarak eski arkadaşlarına eziyet edip onlardan intikam almaya başlaması izleyiciye bir tür arınma (katharsis) hissi verir. Burada naçizane bir eleştirimi belirteyim: Ben Ekber’in, ortalık yerde onu tokatlayıp rezil eden babası Hamza’dan da intikam almasını beklerdim. Babasından da intikam alsa arınma duygusu daha güçlü hale gelmez miydi?
Ali Ekber’in intikamı aynı zamanda bir alegoridir. Yönetmen hiçbir röportajında böyle bir şeyden bahsetmediği için ispatlayamayacağım bir iddia olarak kalacak olsa bile bu alegori bana hem ülkemizin yabancılaşmış aydınlarına yönelmiş çok parlak bir “kendine oryantalizm” eleştirisi gibi geldi. Konuyu açayım…
Ali Ekber eskilerin “mukallit” dediği tarz bir tiplemedir. Mukallit en yalın anlamı ile taklitçi demektir. Bir din bilgininin öğretilerini, onların özünü anlamadan benimseyen müritler için de kullanılır. Bunu felsefe ve siyasete uyarlamak da mümkün. Mukallit, yan anlam olarak, konuşmasını espri ve taklitlerle dinlenebilir hale getirmeyi başaran neşeli ve hoş sohbet kişiler için de kullanılan bir sıfattır. Ali Ekber, temeliyle, yanıyla bu sıfatın tüm anlamlarını başarıyla taşır. Berlin’in hayatına uyum sağlamış gibidir ama müritler için kullanılan “mukallit” sözcüğünün işaret ettiği gibi bunu sadece görünüşte yapar. Çünkü kafasında “bölmeler” vardır.
İyi bir taklitçidir. Hem Türk tiyatrosunun Alman yönetmenini hem Filinta’nın eşinin sesini mükemmel bir biçimde taklit eder. Ama çok iyi taklit ettiği başka birisi daha vardır: İkizi olan Alman polisi. Polis kılığında tanınmadığını ve üstüne üstlük el üstünde tutulduğunu gören Ali Ekber özünü temsil eden Voigt tarzı bıyığını da keser. Artık “Sivaslı” gibi görünmemektedir! Sonra da mahalledeki arkadaşlarının zaaflarını ve kaçak Türk göçmenlerin durumunu kullanarak onlardan para sızdırmaya başlar ve böylece kendisiyle dalga geçen Türk dostlarından intikamını alır. Bu alegori bana bir aydın tiplemesini fena halde hatırlatıyor; “kendine oryantalizm” eleştirisi deyince koltuğa modernist, kemalist ve sosyalist aydın tiplemesini oturtup bayıltıncaya kadar dövmek adet olmuş. Ben ise farklı bir bakış açısına sahibim. Modernizm konusunda yapılacak bu tarz bir eleştirinin geçerliliğinin en az 150 yıl önce geçtiğini düşünüyorum. Belki Tanzimat döneminde geçerli olabilecek bu eleştiri tarzını sonraki seküler ve ilerici düşünce akımlarına uygulamak, düşünce zeminini Tanzimat eleştirisi üstüne kurmuş ittihatçılık, kemalizm ve sosyalizmi “kendine oryantalizm” ile suçlayarak onlara “Şatırzade Şöhret Bey” muamelesi yapmak(3) haksız, isabetsiz ve komiktir. Bu geçerliliği kalmamış eleştiriler geçtiğimiz 40-45 yıl boyunca çok yapıldı. Yanlıştı. Bıktırdı. Artık yetsin!
Kendine oryantalizm deyince aklıma bu ülkede 70’li yıllarda solcuyken 12 Eylül’den sonra dışarıya çıkmak zorunda kalmış, Bonn, Berlin, Stockholm ve Oslo gibi şehirlerde liberal stajını tamamladıktan sonra Türkiye’ye geri dönmüş ve eski sol değerlerini ve ülkenin olağan şartlarından doğmuş ilericiliği Avrupalı sağcı bir bakış açısıyla hedef tahtasının önüne koymuş ve muhafazakarlığın değirmenine tanker tanker su taşımış bir liberal aydın tiplemesi geliyor. Bu aydın tiplemesi, eleştirdiği çevrenin içinden geldiği için onların zaaflarını da çok iyi biliyor ve yeri geldikçe bunları kullanmaktan çekinmiyor. Sizce de oldukça “Polizei” değil mi?
Kendi kültürüne düşman olmak, çok sık ve haksız bir biçimde ittihatçılığa, kemalizme, sosyalizme ve bu ülkenin kendi şartlarından doğmuş ilericiliğe atfedilir. Bu atıfta yanlış olan şey şudur: Kültür belli bir noktada gökten indirilmiş ve bu haliyle dondurulmuş ve sabit bir şey değildir. Yaşar, nefes alır ve değişir. Hayat neyse onunla şekillenir. Kabul, sürekli kendi kültürüyle, kendisiyle hesaplaşma ve kendi bünyesiyle savaşma hali patolojik bir durumdur. Fakat ülkenin kültürü deyince buna ülkenin kendi şartlarından doğan ilericilik de dahildir ve ilericilik ile uğraşmak da patolojik bir haldir. İlericilik, hayatı tüm insanlık adına yaşanılır hale getirmek için hayat gerektirdikçe yeni ile temasta bulunmak, değişmektir. Bilinç denen şey insanın bir dış etken ile karşılaşması sonucu doğar. Yani bilinç insanın ötekiyle etkileşiminden doğar, dışarıdan gelir. Gerçek aydının görevi insanın kendini unutmadan sağlıklı bir şekilde dünya ile bütünleşmesinin yollarını araştırmaktır. İnsanın benliğindeki, dünya ile bir bütün olmaya yarayan evrensel değerleri damıtarak ortaya koymak ve insanın kendine, insanın doğaya ve insanın insana yabancılaşmasına neden olan engelleri ortadan kaldırmaktır.
Tutarlılık pek önem verdiğimiz bir erdem. İnsan bir şeye bugün ak diyorken yarın kara diyorsa elbette bu sıkıntılı bir durumdur. Lakin aynı tutarlılığı 10 yıl, 20 yıl, hatta 50 yıl sonra beklemek, mantıklı ve gerçekçi midir? 20 yıl önce sevmediğimiz bir şeyde bugün yeni cevherler keşfetmek, tutarlılık erdeminden yoksun olmak anlamına gelir mi? Elbette hayır. Bir eser hakkındaki yargımızın 20 yıl sonra da geçerli olması nadir görülen bir durumdur. Ancak ve ancak şu iki şarttan birinin gerçekleşmesi durumunda mümkün olur:
- Eserin tartışmasız bir şekilde, apaçık, hatta sığ olması.
- Bilgimize, görgümüze ve yaşam tarzımıza 20 yıl boyunca hiçbir şey eklememiş olmamız.
İlki sıkça karşılaşılan bir durumdur. İkincisi gerçekleşmeyecek kadar zayıf bir olasılıktır. Gerçekleşmişse bu, yargı sahibi açısından sıkıntılı bir duruma işaret eder. İlk izleyişimden neredeyse 30 sene sonra yeniden izlediğim Şerif Gören’in Polizei filmi, bana bu tarz bir tutarlılığa -iyi ki- sahip olmadığımı hatırlattı. Polizei, Kemal Sunal’ı toplumsal sorunları daha derinlikli olarak işleyen filmlerde ve alışılmış güldürü tiplemelerinin dışında kalan rollerde izlediğimiz, Şerif Gören’in Almanya’da olduğu ve yeni sanatsal yaklaşımlara gönül indirdiği bir dönemde yapılmış ve geri planı bilindiğinde yerli yerine oturup gücü artan bir film. 30 yıl önce pek ilgimi çekmemişti, yeniden yeniden izleyince beğenmenin ötesinde, beni yukarıya çektiğini hissetim.
Öteki Sinema için yazan: S. Özgür Ilgın
Dipnotlar:
- (1) Köpenickli Yüzbaşı, Carl Zuckmayer, YKY, 1993
- (2) Yeni Türkiye Ardında, Vedat Günyol, sf:55-61, Çan Yayınları, 1966
- (3) Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Tanzimat Batıcılığı ile dalgasını geçtiği Şık adlı romanının taklitçi, gösteriş düşkünü, bohem ve sahte entelektüel kahramanı. (Şık, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)