Akrep Gibisin Kardeşim: Bir Zamanlar Anadolu’da (2011)

“Hatırlamak hep bu yana mı düşer usta: sretan rođendan”

“Tevekkül!
Kısmet!
Kafes, han, kervan
şadırvan
Gümüş tepsilerde rakseden sultan!
Mihrace, padişah,
bin bir yaşında bir şah…
Minarelerde sallanıyor sedef nalınlar,
burunları kınalı kadınlar
ayaklarıyla gergef dokuyor.
Rüzgârlarda,
Yeşil sarıklı imamlar ezan okuyor!
İşte
Frenk şairinin gördüğü şark!” (Nâzım Hikmet)

Batı’nın -teknik ancak bir o kadar da vahşi- ilerlemesi karşısında “geri” kaldığı düşüncesine kapılan Doğu, “onun” gibi olmak için “onun” gibi davranmak zorunda olduğunu kabul ettiği an, kendisi hakkında hüküm verme fırsatını da Batı’ya sunmuştur. Bu teslimiyetin sömürgeci, yağmacı ve talancı hareketlerine meşruiyet sağlayacağını bilen Batı, bu fırsatı iyi değerlendirmiş, cahil, eksik ve yetersiz olarak gördüğü Doğu’yu “kurtarma” misyonunu ortaya atmış, hatta buna “beyaz adamın yükü” gibi şairane bir isim vermeyi de başarmıştır. Oysa bu “kurtarmak” değil, küçümsemek, değersizleştirmek, alay etmek ve “kutsal” bir dokunuşla Doğu’ya yeni bir biçim vermekten başka bir şey değildir. Bunun böyle olduğu bilinmesine karşın bu topraklarda da “kendi çıkarını vatanın menfaatlerinden yüksek tutan alçaklar” türemiş ve hızla Batı’nın sözcülüğüne soyunmuştur. Tam bu noktada Aliya İzzetbegoviç’in “Savaş ölünce değil düşmana benzeyince kaybedilir” sözünü hatırlamak gerekir. Buradaki savaş sözünü Adorno’nun “Hiçbir kötülük, kötülük olarak tarif edilmekle düzeltilememiştir” sözündeki “kötülük” olarak gördüğümü söylemeliyim. Oysa Doğu’ya gerçek anlamda “savaş” ilan eden Batı ile mücadele etmek yerine ona “benzemek” marifet sayılınca ortada kazanılacak bir “savaş”, mücadele edilecek bir “kötülük” kalmamıştır. “Milletin bağımsızlığını, yine milletin azim ve kararının kurtaracağına” inanmayan ve bidon kafalı, kısa bacaklı, kıllı, koyun sürüsü vb. olarak gördüğü halkın dışında “kurtarıcı” bekleyen aşağılık ruh hali içinde ömür tüketenlere Atatürk’ün şu sözlerini anımsatarak devam etmek istiyorum.

“Avrupa’nın bütün ilerlemesine, yükselmesine ve medenileşmesine karşılık Türkiye tam tersine gerilemiş ve düşüş vadisine yuvarlanadurmuştur. Türk halkının nasılsa başına geçmiş olan birtakım insanlar, memleketin ve milletin çıkarlarının gerektiğini yapmakta korkak ve mütereddit idiler. Türkiye’de fikir adamları, adeta kendi kendilerine hakaret ediyorlar “Biz adam değiliz ve olamayız. Kendi kendimize adam olmamıza ihtimal yoktur” diyerek canımızı, tarihimizi, varlığımızı bize düşman olan ve düşman olduğundan hiç şüphe edilmeyen Avrupalılara, kayıtsız şartsız bırakmak istiyorlardı. Vaziyeti düzeltmek için mutlaka Avrupa’dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa’nın emellerine göre uygun yapmak, bütün dersleri Avrupa’dan almak gibi birtakım zihniyetler beliriyor ve “Onlar bizi idare etsin” diyorlardı.  Hâlbuki hangi istiklal vardır ki ecnebilerin nasihatiyle, ecnebilerin planlarıyla yükseltilebilsin? Tarih böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir.(Mustafa Kemal Atatürk, 1922)

Batı’nın “çağdaşlaştırma misyonu”, siyasetçilerden filozoflara, misyonerlerden romancılara, ressamlardan seyyahlara, reklamcılardan fundamentalistlere kadar hemen herkesi etkilemeyi başarmıştır. Örneğin Fransız romancı Andre Gide, Nobel Edebiyat Ödülü’nü alırken yaptığı konuşmasında, “Konstantiniyye bütün ön yargılarımı doğruluyor ve kişisel cehennemime dâhil oluyor. Kendimi şövenist bir şekilde mutlu ettiğim korkusundan ve belki de tevazudan dolayı uzun bir süre birden fazla medeniyet olduğunu düşünmüştüm. Oysa şimdi görüyorum ki bizim Batı medeniyetimiz sadece en güzel değil, aynı zamanda yegâne medeniyettir” diyebilmiştir. Sözünü ettiği medeniyet Tunuslu balıkçı oğlanları parayla baştan çıkarmayı hoş gören bir medeniyet olmalı. Bir başka Fransız Ernest Renan ise “Daha aşağı ve dejenere ırkların üstün ırklar tarafından rejenerasyonu insanlık için yaratılan ilahi düzenin bir parçasıdır ve bunu yapacak olan Avrupa ırkıdır” diyerek Batı ile dünyanın kalanı arasına kalın bir çizgi çekmiştir.

“Hıristiyanlığın üniversal bir din olduğu kanısı, Batı uluslarının Hıristiyan olmayan uluslar üzerine egemenliğini kurma aracı olan bir inançtır. Batı tarih yazımında Hıristiyan bencilliğinin yanında Avrupa’nın beyaz ırk bencilliği de kaybolmamıştır. Dünya tarihinin merkezi hala Avrupa ırkları ve Hıristiyanlık dinidir. Batı tarih yazımında her şey, ya ona bir şey katan bir hizmetçi ya da ona karşı gelen bir düşman olarak görülür.” (Niyazi Berkes, Batıcılık, Ulusçuluk ve Toplumsal Devrimler)

Batı, bir yandan Doğu üzerine hâkimiyetini kurarken diğer yandan onu bir tehdit olarak gördüğü için daima kötü bir şeye benzetme hatta çarpıtma ihtiyacı duyar. Gerçeklerin çarpıtmaya yer verilmeyecek kadar belirgin olduğu durumlarda ise seyahatname, roman, şiir, resim veya sinema vb. aracılığıyla hayal gücü devreye sokulur. Oryantalist söylemde Doğu, kargaşa, zulüm, şehvet, kendi kendini yönetemeyen, estetik kaygısı olmayan, gelenekçi, mistik, akılsız, tembel, düşüncesiz, hain, entrikacı, kurnaz, uyuşuk, ahlaksız, egzotik, kaderci, zayıf ve karanlık olarak tanımlanırken Batı bu niteliklerin tam karşıtı olan düzenli, demokratik, adil, kendini yönetebilen, yenilikçi, makul, aklı basında, mantıklı, doğru sözlü, güvenilir, çalışkan, erdemli, olgun, kaderci olmayan, güçlü ve aydınlık sıfatlarıyla temsil edilir.

“Hiçbir şeyin karanlıkta kalmayacağını iddia eden ve Doğu’dan söz açan bütün yazarlar önyargılarla yola çıkarlar, daima dayandıkları ve bütün referanslarına kaynak saydıkları tek ölçü hayalleridir.” (Edward Said, Oryantalizm)

Anadolu’da görev yapan bir doktorun, başından geçenleri yıllar sonra arkadaşlarına veya torunlarına anlatması gibi, film de seyirciye “geçmişteki” bir olayı anlatmaktadır. Arap karakterinin doktora, “bu gece yaşananları yıllar sonra, bir zamanlar Anadolu’da diyerek anlatırsın” demesi bunun kanıtı olarak görülebilir. Her şey olup bitmiştir ancak olayın üzerinden ne kadar zaman geçtiği belirsiz bırakılmıştır. Belki bir gün geçmiştir belki yirmi yıl, bilinmez. Film zamanı dert etmez çünkü Doğu’da zaman Batı’daki gibi “ileriye” akmadığı için yirmi yıl ile bir gün arasında hiçbir fark olmadığı iddia edilir. Doktor masal anlatır gibi birden anlatmaya başlar ve birden susar. “Bin yıl önce” diye anlatılmaya başlanan ancak belki de birkaç yıl önce yaşanan olaylar da zaten “masal” olarak görülmez mi?

“Oryantalizm aslında dış dünyaya daha çok değer vermektedir, daha açık bir deyimle şair veya bilgin olarak doğubilimci Doğu’dan söz açarken onun sırlarını Batı’ya yarar bir biçimde ele almakta ve Batı için konuşturmaktadır. Yazar daima Doğu’nun dışındadır, hem maddesi ve hem manası ile anlattığı dünyanın adadeğildir.” (Edward Said, Oryantalizm)

Masallar “Var varanın, sür sürenin, destursuz bağa girenin hâli budur padişahım. Yollar saçak pürçek, kimi yalan, kimi gerçek; hikâyedir bunun adı, söylemeyle çıkar tadı” gibi tekerlemelerle başlar. Filmin de Batılı seyirci için bir “şark masalı” işlevi gördüğünü, masallarda yer ve zaman kavramı olmadığından, olayın geçtiği yerin değil, Anadolu’nun temsil edilmesinin önemli olduğunu söylemeliyim. Masallara çoğu zaman “bir varmış, bir yokmuş” sözleriyle başlanması gibi filmin isminin de “bir zamanlar” ifadesiyle başlaması buna işaret eder. Filmin herhangi bir zamanı işaret etmemesi ve aldığı eğitim sebebiyle “Batılı” diyebileceğimiz doktorun hep olayların dışında kalması, Doğu-Batı karşıtlığını vurgular. Doktor, Anadolu topraklarında doğmuş olmasına karşın Batı “aklını” öğreten bir okulda eğitim gördüğünden Batı’ya ait sayılır çünkü sohbet edeceği bir arkadaş bulamayan hatta manda yoğurduna “peynir” diyebilecek kadar “bulunduğu” yere yabancıdır. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın zaman için söylediğini doktora uyarlarsak; “ne içindedir Anadolu’nun, ne de dışında.”

Edward Said’in vurguladığı gibi  “kapitalizmin bir parçası” ve “sömürgeciliğin keşif kolu” olan oryantalizm, “Doğu’ya ilişkin uçuk bir Avrupalı hülyası değil yüzyıllardır önemli parasal yatırımların yapıldığı” bir kuramdır. Batı insanı için “anlaşılamayan” bir dünyanın içyüzünü açıkladığı iddia edilen ve adım adım oluşturulan bu literatür, Doğu dendiğinde herkesin işine yarayanı alıp kullanabileceği bir imgeler yığını oluşturur. Böylece Doğu’dan söz açıldığında, bu “yığında” yer alan imgeler arasından en kullanışlı olanlar oradan çekilip alınır. İşin daha ilginci, Attila İlhan’ın “Türkiye’ye Batı’dan girilir” sözündeki acı gerçekliği hatırlatırcasına, kendi halkını tanımayanların da aynı yolu izlemesidir. Filmin açılış sahnesinde, kirli cam görüntüsünün ekrana getirilmesiyle hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı Anadolu’nun bütün gizeminin yavaş yavaş çözüleceği ima edilirken, film boyunca oryantalist literatürde yer alan imgelerden sıklıkla yararlanılacaktır.

“Türk imparatorluğunda her insanın içine doğduğu şartları değiştirme ve kaderini tayin etme imkânı vardır. Sultanın altındaki en yüksek mevkilere sahip kimseler genelde sığırtmaçların oğullarıdır. Böyle doğmuş olmaktan utanç duymak şöyle dursun, bununla övünürler ve meziyetlerin doğum veya miras yoluyla soydan geçtiğini kabul etmezler. Türkler arasında itibar, hizmet ve idari mevkiler kabiliyet ve faziletin mükâfatı olmakta, kişi tembel ve sahtekâr ise hiçbir zaman yükselememekte ve küçümsenip hakir görülmektedir. Bizim usullerimiz ise çok farklı. Bizde meziyete yer yoktur. Her şey doğuma dayanır ve yüksek mevkilerin yolunu açan sadece soylu olmaktır.” (Busbecq – Türk Mektupları)

Busbecq’in aksine İngiliz seyyah Julia Pardoe, “Şark’ın ihtişamında hiçbir tutarlılık, hiçbir süreklilik yoktur. Göğsünde elmaslar taşıyan bir paşaya genellikle pasaklı bir uşak hizmet eder” diye yazmıştır. Filmin de Pardoe’nun izinden gittiği, bürokrasiyi saran yetersiz insanların öne çıkarıldığı görülür. Savcı dâhil bütün tipler bu amaca hizmet etmesi için kurgulanmıştır. Toplumsal yapının nasıl olup da liyakate dayalı bir sistemden çıkarak yetenekli olanın değil de “arkası” olanın makam sahibi olduğu veya akıllı olanın değil de parası çok olanın en iyi okullara girebildiği bir yapıya dönüştüğünü sorgulamak yerine inisiyatif almaktan korkan, aciz ve beceriksiz insanların bir Anadolu gerçeği olarak sunulmasının tercih edilmesinin içler acısı olduğunu söylemeliyim.

blank

Atatürk’ün ölümüyle birlikte “muasır medeniyet” hedefinden salt “Batılaşma” çizgisine indirgenen garabetin toplumu nasıl yozlaştırdığına bakılmaksızın ve sebeplerine değinmeksizin sonuçları öne çıkarmak hangi anlayışın ürünüdür, bilemiyorum. Anadolu’yu dolaşan Batılıların “izlenimlerini” içeren yazılarda, Doğu’ya ait pek çok şey kötülenirken, güzel olanlar “Avrupa’ya özgü” veya “Avrupa güzelliğinde” denilerek aktarılmıştır. Bütün bu ön yargılara karşın Türklerin hayvan sevgisi ve sokak hayvanlarının gördüğü ilgi hiçbir şekilde inkâr edilememiştir. Buna karşın günümüz köylüsüne yaptıracak sohbet konusunun “eşekçilik” olmasının hangi duygunun dışavurumu olduğunu anlamakta zorlandığımı üzülerek söylemeliyim.

“Bu evde kadın diye bir şey görmeden bir hayli gün geçirdim. Önce pek de insanı baştan çıkaracak hali olmayan ihtiyar Bayan M. göründü. Ondan sonra, ancak hatırlı bir misafir olduğum için, güzel kızlar birbiri ardı sıra meydana çıktı. Bir Avrupalıya, evin kızları tarafından ağırlanmak bir acayip geliyor.” (Moltke, Türkiye Mektupları)

Cesedi arayan savcı ve ekibi, misafir oldukları köy evinde yedikleri yemeğin ardından kendilerine çay ikram eden muhtarın kızının güzelliği karşısında şaşkınlığa düşer. Ailesine, evine, köyüne kısaca Anadolu’ya yakıştırılamayan bu güzel kız hakkında hayallere dalan doktor, kızın köyde kalırsa “kaybolacağını” düşünür hatta dile getirmekten çekinmez. Doktor, kızın yalnızca yüz güzelliğini esas alarak hareket ettiğine göre bir kadının “kaybolması” veya “kaybolmaması” ne anlama gelmektedir? Hadi “hatırlı misafir” olduğu için Türk kızlarının kendisine “hizmet” etmeleri için ortaya çıkarıldığını düşünen ve bir misafir olarak değişik şeyler “uman” Moltke’ye bir şey demeyelim ancak benzer hislerle hareket ettiği görülen savcı ve ekibinin ahlaksızlığına ne demeliyiz peki? Yalnızca Moltke de değil tabii, Canetti’nin de bir somun ekmekten ne anlamlar çıkarmaya çalıştığı, Doğu kadını deyince Batı erkeğinin fantezilerinin sınır tanımadığı görülecektir. Bütün erkeklerin hayallerini süsleyecek şekilde gösterilen kızın, köyde kaldığı sürece kendisini “sevebilecek” birinin olmayacağını iddia etmek halkına düşmanlık etmek ve onu aşağılamak değil midir? 80’li yıllarda “sanatçı” olduklarını iddia eden ancak rejisörlerin “yatağından” çıkmayanlar, ortaya “gecekonduda seks” diye bir kavram atmışlardı. Handiyse her gün, gecekonduda seks olabilir mi diye soran bu “sanatçılarla”, eğer bu kız köyde kalırsa kaybolur diyen filmin tezi arasında özdeşlik kurmak mümkündür.

“Bazen aralarında genç bir kadın ilişiyordu gözüme. Satışa sunduğu ekmekler kadına göre fazlasıyla yuvarlak bir izlenim uyandırıyordu. Sanki asla onun kendi yaptığı ekmekler değildi bunlar. “Bakışları” da bir başka türlüydü. Zaman zaman sepetin üzerinden bir somunu sağ eliyle alıyor, hafifçe havaya atıp kapıyor, teraziye vurur gibi elinde biraz indirip kaldırıyor, işitilebilir bir sesle birkaç kez sevecen pat pat vuruyor ürerine. Bu okşamaların ardından onu yine öteki ekmeklerin yanına bırakıyordu. Bu yoldan somunun kendisi, tazeliği, ağırlığı, rayihası kendi kendini satışa sunuyordu. Bu ekmeklerde üryan ve baştan çıkarıcı bir şeyler saklıydı. Gözlerinden başka bir yeri seçilmeyen kadınların boş durmayan elleri, ilgili özelliği kendilerinden ekmeklere aktarıyordu. “Al senin olsun! Benim elimdeydi, al senin elinde dursun!” (Elias Canetti, Marakeş’te Sesler)

Doğu kadınları ya fuhuş için yaratılmış ya da cinselliğe hiç bulaşmamış olarak hayal edilir. Film, her iki kadın tipine de yer verir. Bir yanda kocasını aldatan ve âşığıyla birlikte onu öldüren vefasız ve şehvetli kadın, diğer yanda muhtarın güzeller güzeli masum ve “bakire” kızı. Ayrıca oryantalist literatürde kadınlar hangi kategoriden olursa olsun “güzel” olarak betimlenirken erkekler çirkin, pis ve itici olarak yansıtılır. Filmdeki erkeklere bakıldığında aynı çizginin izlendiği görülecektir. Kadının güzel olması aslında “kaderinden” kaçması için bir fırsattır çünkü “erkek” ondan çok aşağıdır. Bu güzel ve masum kadınlar, orada kaldıkları sürece “kaybolacaktır.” Bu yaklaşım aynı zamanda Batılı erkeğin fantezilerini de okşamakta ve kendini romantik bir kahraman gibi hissetmesini sağlamaktadır.

blank

Sabah olup yeniden yola koyulduklarında Arap karakterinin ağzından “muhtarın kızı” sözü çıkar. Kızın ismini Arap’ın ağzından duyan ve “varoluşun yüce zincirine” dâhil edilmese de kendisini “romantik bir kahraman” olarak gören doktor irkilir. Hayalleri paramparça olmuştur. Müslümanlar oryantalist literatürde genellikle “Arap” olarak temsil edilir ve “beyaz kadının” Müslüman’dan kurtarılması fantezisi işlenir. Bu açıdan bakıldığında, muhtarın kızının Arap’ın elinden kurtulması gereken “beyaz güzel kadın” olarak görülmesi hiç de şaşırtıcı değildir. Burası, doktorun “kurtarmak” istediği ancak hiçbir zaman başaramayacağını bildiği bu masum güzelliğin Arap gibi bir adamın karısı olmak zorunda kalacağının iddia edildiği iğrenç bir sahnedir. Arap’ın karısının aynı köyden olduğunun vurgulanması, karısının belki de bu kız olabileceği ihtimalini seyircinin hissetmesini sağlamak içindir.

“Falih Rıfkı bir yazısında Yugoslavya içlerine yaptığı bir yolculuğunu anlatır. Uzaktan kuleleri, sis arasından seçilen görkemli binaları, sağlam ve oturaklı haliyle, alafranga bir şehir ufak ufak belirmektedir. Müslüman çoğunluğun bulunduğu bir Bosna şehridir bu; Falih Rıfkı, “İşte,” diye düşünür, “Avrupalı Türk’ün şehri böyle olmalı.” Şehre girince, gördüklerinin Hıristiyan mahalleleri olduğunu fark edecek, Müslümanların Anadolu işi köhne evlere benzer evlerde yaşadığını görüp üzülecektir. O ki, o kadronun en akıllılarındandır ve gerçekte Türkçüyüm der, o bile Türk şehrini kendi özellikleri içerisinde düşünemez de, Avrupa’nın kendine bulduğu üslup içinde düşünür, aksi çıkınca da dertlenir.” (Attila İlhan, Hangi Atatürk)

Yönetmenin “Kış Uykusu” (2014) filminde de Attila İlhan’ın sözünü ettiği izlek üzerinden gidilmiştir. Filmin kahramanı Aydın karakteri, içinde yaşadığı Türk köylerini beğenmez ancak “Batılı” turistlere doğal görünmesi için işlettiği otelin yolunu çamura bulamaktan çekinmez. Oysa aynı çamura basan imamın, evin dışında bıraktığı ayakkabılarından bile iğrenirken o ayakkabılarla içeri giren turistleri memnuniyetle karşılar. Savcının muhtarın evinde tuvalete gitme sahnesi de benzer şekilde yorumlanabilir. İki adımlık yolda yürüyemez, ayağını birkaç kez sertçe yere vurur, kapıdan girerken iki büklüm olur hatta yürüyüşü bozulur. Anadolu insanının böylesine pis bir yerde yaşadığı öne çıkarılırken savcının sanki bir “pisliğe” basmış gibi ayağını yere vurması manidardır. Bir şeyleri temizlemek istiyor gibidir. Bir köyü kendi özellikleri içinde düşünememenin hatalı sonucudur bu.

blank

Filmdeki Anadolu, elektriğin ve suyun ulaşmadığı, hemen her şeyin ilkel, bozuk veya kirli olduğu, yer sofrasında tek bir tabaktan yemek yenilen ve içinde yaşanılması imkânsız karanlık evlerden ibarettir. Bir an için Luis Bunuel’in 1933 tarihli “Las Hurdes” isimli filmini mi izliyorum diye düşündüm. Arada fark var tabii. Köylerin sefaletini bütün çıplaklığıyla filme alan ve üstünden onlara yıl geçmesine karşın o dönemden çok daha kötü koşullar altında yaşamaya çalışan milyarlarca insanın bulunduğu Batı’nın kapitalist dünya düzeninin “insanlığın” bütün zenginliklerini salt kendisi için yağmaladığını ve insan olanı nasıl sefalet içerisinde bıraktığını, Bunuel sayesinde görebilmek mümkün hale gelmiştir. “Las Hurdes” güçsüze çektirilen acıyı ve yaşatılan aşağılanmayı kınamak ve reddetmek için çekilmişken “Bir Zamanlar Anadolu’da” olan biteni onaylamak için çekilmiştir. Hamamdan çıkan doktorun yürüdüğü pis sokaklar, hiç bitmeyen bir bağırış çağırış, handiyse yolun bir parçası haline gelmesine karşın kaldırılmak yerine etrafı süpürülen moloz yığını vb. filmin kahramanı olan doktora, “benim burada ne işim var” dedirten şeylerden birkaçıdır. Zaten komiser de “topla pılıyı pırtıyı git” diyor, “git, nereye olursa.” Burada sorulacak asıl soru, insanda kaçma isteği uyandıran böyle bir yeri anlatmak için niçin bunca zahmete girildiği ve böyle bir Anadolu imgesinin kimlerin işine yaradığıdır.

Bunuel demişken Tarık Ali bir yazısında Doğu’nun yani Müslümanların Bunuel’e borçlu olduğunu söylemiştir. Bu konuda aynı şekilde düşündüğümü ve birkaç istisnayı saymazsak bu büyük borcun halen ödenmediğini düşünüyorum. Ezen ile ezilen, zalim ile mazlum, sömüren ile sömürülen ilişkisi göz önüne alındığında doğal olarak bir araya gelmesi ve kapitalizme karşı koyması gerekenlerin birbirine düşmeleri, kapitalizmin mutlak başarısına dönüşmüştür. Böylece gelir adaletsizliği muazzam boyutlara varmış, obeziteden ölenlerin sayısı açlıktan ölenlerin sayısını geçmiş, doğanın sömürülmesi son haddine ulaşmış, okyanuslarda binlerce metrelik çöp dağları oluşmuş ve yüz milyonlarca insan içecek bir bardak temiz su bulamaz hale gelmiştir. Bir avuç azınlığın yeryüzünün bütün kaynaklarını kendisi için sömürdüğü ve medeniyet olarak tanımladığı böylesine aşağılık bir düzenin varlığını sürdürmesinde hepimizin azımsanamayacak derecede suçlu olduğunu söylemeliyim. Ne var ki hatalı olduğunun farkına varamayanların değil böyle bir borcu ödemesi, varlığından bile haberdar olması pek olası değildir.

“Beyoğlu’nda büyük bir kalabalık vardı ki, muharebeye hiç olmazsa görünüşte pek kayıtsız bulunuyordu. Sinematografların, çalgılı kahvelerle tiyatroların geçen senelerden bir farkları yoktu. Duvarlara asılan ilanlarda savaşla ilgili hiçbir konu ve işaret bulunmayıp konu tamamen Sefiller, Magda ve Aşk Mahsulü gibi tiyatro oyunlarıyla ilgiliydi. Hâlbuki düşman, karadan ve denizden başkentin kapılarına kadar gelmiş, kolera ve tifo gibi bulaşıcı hastalıklar etkisini göstermeye başlamıştı. Sevinç ve neşe gösterilerinde bulunanlar da bu zavallı milletin halkındandı.” (Georges Remond, Mağluplarla Beraber)

Moltke 1830’lu yıllarda “Kentin dar caddeleri ve sokakları pislik içindedir; döküntü evler onarım beklemektedir. Köylerde hiçbir şey bulunmamaktadır ve yoksulluk hayal edilemeyecek boyutlardadır” diye yazmıştır. Film handiyse Moltke’nin tespitlerini doğrular ve zihinlere kazır. Peki, bunun sorumlusu kimdir? Buna değinilmez. Doğan Avcıoğlu, Türk süvarisi İzmir’e girinceye kadar zenginlerin bir savaşın yaşandığından haberdar olmadıklarını, Balkan Savaşları’nı izleyen Fransız gazeteci Georges Remond ise insanlar savaş,  açlık veya koleradan kırılırken Beyoğlu’nda eğlencenin durmaksızın sürdüğünü yazmıştır. Bütün bunlara değinilmeden yüzyıllardır bedel ödeyen ve Nazım Hikmet’in dizeleriyle “Ve kavga bittiği zaman/ne çiftlik sahibi oldu, ne apartıman/Kavgadan önce Kartal’da bahçıvandı/kavgadan sonra Kartal’da bahçıvan” olarak kalmaya devam eden Anadolu insanını bu denli aşağılamak neyin ürünüdür, bilemiyorum.

“Sabah serinliğinde yola çıktık ve bir önceki gün yemek yediğimiz camiye ulaştık. Yemeklerimizle birlikte bir tulum şarap getirttik ve yiyip içmeye başladık. Henüz ilk lokmalarımızı yerken, iki yüz adım ileride üç-dört Türk gördüm ve hemen şarap tulumunu sakladım, çünkü o sırada Türklerin Ramazan ayında olduklarını ve bu ayda şarap içmenin çok daha sıkı yasaklandığını gözden kaçırmamak gerekiyor. Hıristiyan köpekleri” diye bağırdılar bize yaklaşırken ve “saygısızlar, caminin içinde yiyip içseydiniz bari” diye devam ettiler. “Hayır, asla şarap içmiyoruz.” Dedim ve hemen aralarında en kötü davranana kaş göz işareti yaptım. Türk kendisine özel bir şey vaat ettiğimi hemen anladı ve arkadaşlarına dönerek “Valla doğru söylüyorlar, içtikleri hiç de şarap değil” dedi. Yine de bizi kadı efendinin karşısına çıkarmak için emir aldıklarından, onları izlemek zorunda kaldık. Kadı, yeniçeriler hep bir ağızdan hiç şarabımızın olmadığını söyleyince çok şaşırdı, çok kızdı; bizimle anlaştıklarından kuşkulanarak buna inanmak istemedi. Aslında, yolda ustaca bir hareketle göz işareti yaptığım Türk’ün cebine sekiz duka altını koymuştum. Bu kadar yüksek bir armağan beklemediği için kendinden geçen Türk, arkadaşlarını mantıklı davranarak bizim aleyhimize bir şey söylememeleri konusunda kandırmıştı. Kadı, hoşuna gitmeyen bu rapor üzerine, ülke göreneklerini uygulamadı ve bize kahve ikram etmedi. Ancak İzmirli tüccarlardan ve konsoloslardan küçük rüşvetler alan yardımcısı bizi çok iyi karşıladı ve hemen sofra kurdurdu. Kadı efendinin yeni geldiğini, göreve yeni başladığı için her şeye gereksinim duyduğunu ve küçük bir şeyin bile onu mutlu edeceğini söyledi. İşi kapatmak için yardımcıya yirmi beş duka altını verdik; görünüşe göre yardımcı kadıyla ilişkiyi yoluna koydu.” (Jean-Baptiste Tavernier, Tavernier Seyahatnamesi)

Yazılarına “Anadolu’da isminden söz etmeye değer bir tek şehir bile yok” diyecek kadar ön yargılı başladığı yetmiyormuş gibi cami bahçesinde şarap içen bu zavallı, içki içtiklerini ve saygısız davrandıklarını gizlemeye gerek bile duymuyor çünkü kendisinin Doğu’da istediği her şeyi yapma hakkı olduğunu düşünüyor. Gelenler hakkında “kavga etmeye geliyorlardı” diyor ancak herhangi bir kavgadan söz etmiyor. Türklerin, bir yabancının göz kırpmasıyla arkadaşlarını sattığını, kadı dâhil herkesin rüşvet aldığını iddia ediyor ve suçlu olarak yargı önüne çıkarıldığı halde “kendisine” kahve ikram etmemiş olmasını garip karşılayabiliyor. Nasıl olur da Batılı bir “efendiye” hürmet edilmez, gerçekten şaşırıyor. Kendisi bir dinin kutsal mekânında içki içiyor, yalan söylüyor, iftira atıyor, rüşvet veriyor ama suçlu hep Türkler oluyor. Yaklaşık yirmi yıl önce yolum Romanya’ya düşmüştü. Gezmekten yorulunca bir bira almış ve bir banka oturarak içmeye başlamıştım. Bulunduğum yer, sessiz sakin ve yeşillikler içinde güzel bir yerdi. Bir süre sonra oturduğum yerin tam karşısında, caddenin ötesinde bir Kilise olduğunu fark ettim. Kapı açıktı ve yanılmıyorsam, içerde bir düğün töreni yapılıyordu. Elimde bira olduğunu unutarak, izlemek için içeriye doğru hamle yaptım. Kibar bir adamın beni ikaz etmesi üzerine yaşadığım utancı halen unutamıyorum. Yine de hiçbir utanma duygusu bulunmayan Tavernier ve zavallı arkadaşları filmi görebilmiş olsaydı mutlu olurdu diye düşünüyorum çünkü burada da hep Anadolu insanının suçlandığını görmek mümkün.

“Ressamın arkadaşlarından biri, o zamana kadar hiç bilinmeyen bir fotoğraf makinesi sayesinde para kazanmak için Paris’ten İstanbul’a gelmiş ve başından geçen macerayı şöyle anlatmış: Bir ara gözüm çimenler üzerinde oynayan şirin bir çocuğa takıldı. Hemen makinemi ayarladım ve çocuğun çok güzel bir fotoğrafını çektim. Çocuğun annesi fotoğrafı görünce şaşırdı. Bunu belki de bir büyücü marifeti zannetti. Ben Türkçe bilmiyordum. Hanımın yanındaki zenci kadının bana bir işaret yaptığını gördüm. Biraz sonra hanım, çocuğu ve zenci kadın ile birlikte bir arabaya bindiler. Ben zenci kadının işaretinden cesaret almıştım. Taşınması hayli güç olan makinemi koltuğumun altına alarak onları takibe koyuldum ve bir süre sonra denize bakan bir köşke girdiklerini gördüm. Bu sırada zenci kadın bana saklanmamı ve beklememi belirten bir işaret verdi. Karanlık iyice basıncaya kadar bekledim. Bir süre sonra kapı aralandı ve ben içeriye alındım. Çocuğun annesi beni salonda karşıladı. Fotoğrafının çekilmesini istiyordu. Allah’tan kadın dulmuş. Bu yüzden şeriatın müsamahakâr bir kaidesinden yararlanabildi. Yoksa taşa tutularak öldürülecekti. Bu evde üç gece geçirdim ama bıkmaya başlamıştım. Türk kadınları genellikle yeknesak bir şekilde konuşurlar. Bir de konuştukları dil bilinmiyorsa onlarla uzunca bir zaman geçirmek çok zordur. Hanımın resmini çekmeyi nihayet başarmıştım. Artık gidebilirdim ama kadın buna yanaşır görünmüyordu. Bu arada fotoğraf makinemin saklanmış olduğunu fark ettim. İstanbul’da bir eşi daha bulunamayacak olan bu kıymetli makineyi almadan bu evden nasıl çıkabilirdim? Üsküdar’ın kadınları duygusal ilişkilerinde hayli cüretkâr oluyorlar. Bu derece tedirgin edici hissi rabıta sabrımı sonuna getirdi. Bu sebeple hanımın uyuduğu bir sırada, makinemi de bırakarak pencereden kaçmayı başardım. Bu Müslüman toplum içinde, kadın yüzünden olan rekabetler, kıskançlıklar, kinler, zaman zaman cinayetlere sebep oluyor.” (Gerard de Nerval, Doğu’ya Seyahat)

Biraz uzun bir alıntı oldu ama Nerval’den yıllar sonra filmde de aynı izlek etrafında dolaşılıyor ve “Müslüman toplum içinde işlenen cinayetlerin kadın yüzünden olduğu” dile getiriliyor. Komiserin “nerede bir olay varsa kadına bakacaksın” sözleri de, bu vurguyu güçlendirmeye imkân sağlıyor. Cinayete kurban giden adamın, evliliğinin ilk gününden itibaren aldatıldığı yetmiyormuş gibi kendisinin zannettiği çocuğun babası olmadığının anlaşılmasının konu edilmesinin mantığını anlamanın hayli güç olduğunu söylemeliyim. Türkiye’de son on, elli veya yüz yılda, filmde anlatıldığı gibi kaç cinayet vakası yaşanmıştır? Böyle bir konunun işlenmesinin, egemen güçlerin bu topluma reva gördüğü magazin paçavraları, ucuz TV programları, kültür endüstrisi ürünü dergiler, filmler vb. aracılığıyla her an pompaladığı rezilliklerden ne farkı var, bilemiyorum. Kitlelerin televizyonlar, ucuz romanlar, beş para etmez filmler, tuvalet kâğıdından öte değeri olmayan gazetelerle uyuşturulduğu ve geriletildiği bir düzende “gerçekler” istenen amaca hizmet ettiği sürece gerçektir. Bir kadının kocasını aldatması hatta aşığından çocuk yapması “İslam’a rağmen Doğu’da her türlü rezillik yaşanır ve gizli fanteziler gerçekleştirilir” diyen oryantalist literatüre katkı sağlamak anlamına gelmiyor mu? Bunlar tabii ki vardır ve olacaktır oysa sanatçı bir magazin programı gibi yaşananları değil yaşanmasına yol açan etkenleri konu edinmelidir, düşüncesindeyim.

“Niçin adalet timsali olarak dünyaya örnek göstereceğimiz bir İslam ülkesi yok? Neden ırk, dil, din ayrımı yapılmadan insan haklarının el üstünde tutulduğu bir ülkemiz yok? Neden kadınların en fazla şiddete uğradığı, gelir uçurumunun en fazla olduğu, rüşvet ve yolsuzluğun en yaygın olduğu, eğitimde kalitesizliğin, fakirliğin en ağır olduğu ülkeler İslam dünyasında? Neden dünyada işçi ölümleri en fazla İslam ülkelerinde? Verimliliğimiz neden dünya ortalamasının yarısı kadar? En az gelişmiş ülkelerin yarısı neden İslam dünyasında? Müslüman yönetimler niçin hep kaos ve diktatörlük arasında gidip geliyor? Niye adam gibi demokratik bir İslam ülkesi yok? Estetiği ile örnek gösterilecek bir şehrimiz var mı? İslam’ın şekil şartlarını iyi kötü yerine getirsek de ahlak, adalet ve demokrasi değerleri açısından halimiz pek feci. İnsan hakları, adalet, hayat hakkı, çevreye saygı, yargının bağımsızlığı, kadının durumu gibi İslam’ın da öngördüğü değerler açısından 208 ülkeyi karşılaştıran bir araştırmaya göre en İslamî ülkeler Yeni Zelanda, Lüksemburg ve İrlanda. Türkiye 103, Suudi Arabistan 131, İran 163’üncü sırada.” (Gazeteler)

Bu yazıyı hazırlamaya başladığım günlerde birçok gazetede yukarıdaki iddiaları içeren çeşitli yazılar okudum. Sözü edilen aksaklıkları düzeltmek için çaba göstermek değil de öyle olduğunu kabullenerek boyun eğmek Batı’nın çizdiği çerçeveyi en başından kabul etmek demektir. Batı’nın ve egemenlerin bu yozlaşmadaki rolünün göz ardı edilerek topluma salt Batı’nın gözleriyle ve değer yargılarıyla bakmanın ve onu sürekli aşağılamanın kimlerin ekmeğine yağ sürdüğü unutulmamalıdır. Kapitalizmin her geçen gün köşeye sıkıştırdığı, yoksulluğa hatta açlığa sürükleyerek bir dilim ekmeğe muhtaç ettiği ve kendini temsil etme fırsatı bulamayan kitlelerin Batı’nın “üstün ve yüce” değerlerini benimsemeyince aşağılanması kimlerin işine gelmektedir mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır.

“Avrupa ülkeleri gibi dört başı mamur toplumlara yeni sözler söylemeyi düşünmeden önce ekonomik, bilimsel ve toplumsal gelişmemizi tamamlamak gerektiğini ileri sürmek gülünçtür. Zaten konuşmamda da özellikle belirttim: Ekonomik ve toplumsal başarılar alanında Rusya’yı Batılı milletlerle kıyaslamaya kalkışmıyorum, sadece diyorum ki kendine özgü sağduyusu ve ağırbaşlılığıyla Rus halkının dehası, evrensel insanlık ülküsünden yana çıkmaya bütün milletler arasında belki de en yatkın olanıdır; çünkü Rus halkının tutumu karşıtlıkları affeden, birbirine benzemezliklere hayat hakkı tanıyan, aykırılıkları hoş gören bir tutumdur; çelişmeleri yumuşatmaya, insanlar arasında kardeşlik bağlarını canlı tutmaya eğilimlidir. Ekonomik bir özellik değil, ahlaki bir özelliktir bu. Rus halkının bu yanını inkâr edebilir miyiz? Rus Milleti kendini halktan ayırmış, Avrupalılaşmış aydınların yan gelip yatmaları, gelişmeleri, güç kazanmaları için emek vermeye mahkûm bilinçsiz bir sürü müdür? Kim söyleyebilir öyle olduğunu? Halkın çoğunluğunun kendi başına ölü bir durağanlığı temsil ettiğini, bu halktan hiçbir şey beklenemeyeceğini, bu halka hiçbir şekilde bel bağlanamayacağını kim iddia edebilir?” (Dostoyevski, Puşkin Üzerine Konuşma)

“Rus Milleti, kendini halkından ayırmış aydınların yan gelip yatmaları için çalışmaya mahkûm bir sürü müdür’’ diyen Dostoyevski’nin bu sözleri çok rahat bir şekilde “Türk aydını” için de söylenebilir, hatta söylenmelidir de. Anne-babalarının isimlerini beğenmeyen, örf ve geleneklerini küçümseyen, atalarının dininden nefret eden ve kendi halkını Batı’nın gösterdiği kadar tanıyan “aydınlar”, milyonlarca hatta milyarlarca insan açlık sınırında yaşarken hep kendi hezeyanlarını öne çıkarmaktan hiç de utanmaz. Dostoyevski’nin sözlerini yeterli bulmayanlar için çok uzaklardan bir sese, Gabo’nun sesine kulak verelim. Gabriel Garcia Marquez’in “Bizim gerçeğimizin, bizim dışımızdaki modeller ile yorumlanması, yalnızca bizi daha da yabancı, daha az özgür ve yalnız kılmaya hizmet etmektedir”  sözlerinin canını acıtmadığı bir insanın, kendi halkına tamamen yabancılaşmış olduğunu söyleyebilmek mümkündür.

Batılı seyyahların metinlerindeki Doğu betimlemeleriyle ortak özellikler paylaştığı görülen film, pis, düzensiz, ilkel ve karanlık; hayatın tesadüfî yaşandığı, medeniyetten uzak ve mahrumiyetler içinde bir Anadolu anlatmakta ve sinsi, korkak, ikiyüzlü, dalavereci ahlaksız, açgözlü, sadakatsiz, güvenilmez, yalancı, dalkavuk, cahil, kaderci ve batıl inançlara sahip insanları filmin her yerine yerleştirmektedir. Filmdeki bu karakterlerden biri olan polis, hasta olan öz oğlunu görmeye katlanamadığı için evine uğramamakta ve karısını bu zorlu mücadelede yapayalnız bırakmaktadır. Korkak olduğu kadar ikiyüzlüdür de. Savcının yanında kibar olmaya çalışır ancak arkasından küfretmekten çekinmez. Otoritenin önünde esas duruşta beklerken astlarını ezmeyi, aşağılamayı ve fikirlerine saygı duymamayı doğal sayar çünkü amirleri de kendisine aynı şekilde davranmaktadır.

Jandarmanın ise başına dert açılmadığı müddetçe kenarda bekleyen, gereksiz işlerle uğraşan, film boyunca gösterilen yerlere ışık tutmaktan, polisin bozulan arabasını itmekten, kâtibin üzerine bilgisayar koyduğu tabureyi taşımaktan başka bir rolü yoktur. Avare olduğundan kilometreleri tek tek sayar, yedek benzin veya atıştırmalık bisküvi almayı unutmaz ama cinayetin işlendiği yerin adını koyamaz. Savcının ve doktorun sohbet etmek için muhatap kabul etmediği, inisiyatif alamayan bu aciz karakter niçin polisin soruşturduğu bir olayın peşine takılmıştır, hem de savcı olay yerindeyken, anlamak güç.

Olay yerindeki en büyük otorite olan savcının önünde iki şoförün ağız dalaşına girmesi, birbirlerini suçlaması ve tartışmaları, Doğu’da hiyerarşi ve düzen yoktur, işler rastgele yürür, başıbozukluk her yere egemendir tezini vurgulamak içindir. Ceset aramaya gitmelerine karşın ceset torbasının unutulması, tek işi kazma-kürek getirmek olan adamların ikisinin de yalnızca kürek getirmesi, sorumlusu olmayan işlerin hep kötü gitmesi ve kimselerin işini düzgün yapmaması film boyunca ısrarla işlenir.

Elma yuvarlanır, poşet uçuşur, bidon devrilir. Bu imgeler Doğu’da kimse kendi yaşamına sahip değildir ve herkes rüzgârın önündeki çöp poşeti gibi savrulur mesajını vermeye yarar. Cesedin bulunduğu yere hemen herkes girer ve ortalığı darmadağın eder. Delil toplanması düşünülmez zaten. Acemilik ve başıboşluk diz boyudur. Şoför, amele, polis, jandarma, muhtar vb. başta olmak üzere hiç kimse kendi işini düzgün yapmadığı halde başkasının işine burnunu sokmaktan çekinmez. Beceriksiz, yeteneksiz, liyakatsiz, hatır gönülle işe girmiş insanlar yığını her yerdedir. Muhtar köylünün, savcı polisin, polis jandarmanın, şoför kâtibin, hastabakıcı başhekimin hemen herkes birbirinin arkasından konuşur ve kusurlar her zaman başkasının üzerine atılır.

Sadece doktor kimsenin arkasından konuşmaz çünkü o Batı’yı temsil etmektedir. Zaten konuşacağı kimse de yoktur. Atandığı bozkırda sıkışıp kalmıştır. Herkes yaşayıp gitmekte, doktor ise her geçen gün ölmektedir. Bir sohbet esnasında, eşinden ayrıldığını söyledikten sonra “çocuk var mıydı” diye soran savcıya “çocuk istemedim” yanıtını vermesi üzerine savcının “iyi olmuş” demesini bile anlayamaz. Bu temenninin “boşanmış” olmasından dolayı söylendiğini zanneder. Anadolu’da bunu doktorun anladığı gibi anlayacak başka birisi daha var mıdır, bilemiyorum. Bakkala gidip “ekmek var mı” diye sormak kadar doğal bir konuşmadır. Bu soru kişinin merakını gidermek için sorulmayacağına göre iki kişinin konuşmasında da böyle saçma bir temennide bulunulmayacağı açıktır. Ölüm sebebini kesinleştirecek yegâne şeyin otopsi olduğu iddiasındaki doktor, kendisinin yaptığı otopside ölüm sebebini gizlemeyi tercih eder. Burası büyük bir sapmadır. Doktor niçin böyle davranmıştır, bilinmez ancak bu davranışının cezasını hemen çeker. Vücuttaki kan her yerde aynı olmasına karşın ölünün bağırsakları çıkartılırken doktorun yüzüne kan sıçraması “eğer yakınlık gösterirsen Doğu seni de kirletir” mesajının verilmesinden başka bir şey değildir.

Savcının karısının “ben şu tarihte öleceğim” demesi ve o gün geldiğinde de ölmesi bu masal filmdeki olağanüstü unsurlardan bir tanesidir. Kanunları uygulamakla görevli bir savcının hatta bunu anlattığı insanların böylesine saçma bir şeye inanmış olmaları hayret vericidir. Cesedi aranan “ölü adamın” birkaç gün önce yürürken görüldüğünün iddia edilmesi ve insanların buna inanmaları Doğu’nun akıl dışılığına gönderme yapan sahnelerden biridir. Ne var ki, Doğu’da öyle şeylere inanılmış olsa da, bu olağanüstülükler “Batılı” doktor karşısında tutunamaz ve hızla çökmeye başlar çünkü doktorun da deyişiyle “kimse durduk yere ölmez.”

Fırsatını bulduğu her yerden elma, kavun, bazlama vb. çalmayı alışkanlık haline getiren ve “şoför maaşıyla” iki katlı ev yapan arkadaşını kıskanmaktan gözleri kör olmuş hasis Arap karakterinin Anadolu’yu temsil edecek şekilde işlenmesine tahammül etmenin kolay olmadığını söylemeliyim. Yüzündeki şark çıbanıyla kendisini Clark Gable’a benzetmeye cüret edebilen savcı ise kendini komik duruma düşürdüğünün farkında bile değil. Yıllar önce Amerika’dan Elvis Presley’in bir posterini alırken –şimdi değerini benden çok daha iyi bilen birisinde- Türkiye’den geldiğimi öğrenen siyahi satıcının ilk sorusu “Elvis’i gerçekten tanıyor musun” olmuştu. Türkiye gibi bir “Arap” ülkesinde Elvis dinleyen birinin olduğuna o kadar çok şaşırmıştı ki, az kalsın satmaktan vazgeçiyordu, kendisiyle alay ettiğimi zannederek. Bu küçücük olaylar, herkesin kendisine çizilen sınırlar içinde davranması gerektiğinin göstergesidir. Yüzünde şark çıbanı varken Batılı bir jöne özenmemek de bunlardan biridir.

Kola reklamlarında bile kısmet, hayırlısı, canın sağolsun, hayırdır inşallah, kolay gelsin, helal olsun denilirken umut, mutluluk, iyimserlik, fedakârlık, dayanışma gibi kavramlar bu toplumun baskın bir özelliği olarak görülüp bu yönde bir “satış” tekniği benimsenirken filmde Ercan Kesal’ın müthiş bir başarıyla can verdiği muhtar karakterinin elektrikler kesilince besmele çekmesi ve Arap karakterinin cesedi kaldırırken ağız alışkanlığıyla “bismillah” demesi dışında din ile toplumsal ilişkiyi gösteren hiçbir ayrıntıya yer verilmiyor. Bunun, gelebilecek tepkileri önlemek için yapılan bilinçli bir tercih olduğunu düşünüyorum. “Kış Uykusu” filminde de, Aydın karakterinin, topluma önderlik etmesi gereken din adamlarının pisliği, yetersizliği, üçkâğıtçılığı üzerine yazı yazdıktan sonra, tepki gösterilmesi üzerine, kız kardeşinin “bilmediğin şeylere niye bulaşıyorsun” itirazına “ama ben dinin kendisine bir şey demedim ki” diyerek korkması bu görüşü güçlendirir mahiyettedir. Zaten bu açıdan bakıldığında evine ekmek götürmeye çalışan sıradan insanları kıyasıya eleştiren ancak insanların bu duruma düşmesine yol açanlara bir şey demekten kaçınan filmin hayli korkak davrandığını görmek mümkün.

Sabahattin Ali’nin katili, karakoldaki ifadesinde, cesedi “top gibi bir ağacın altına” gömdüğünü söylemiş ve polisleri arazide bir hayli dolaştırmış. Tabii ki hiçbir şey bulunamamış. Filmde de cinayet yerini tarif eden katilin aynı ifadeyi kullanması üzerine, Sabahattin Ali’nin mücadelesi üzerinden İkinci Paylaşım Savaşı sonrası başımıza bela edilen Amerikan hegemonyasına ilişkin bir hikâye mi izleyeceğiz diye düşünsem de, yönetmenin o taraklarda bezi olmadığını “bildiğimden” bu beklentimden çabuk sıyrıldım. Ne var ki, beklentimin tam zıddı bir filmle karşılaşacağımı hiç tahmin etmemiştim.

“Kendi menfaatlerini milletlerin menfaatinden üstün tutanlara, kendi hak edilmemiş ekmeklerini yiyebilmekte devam etmek için milletlerini kölelik zincirleri, cehalet karanlığı, korku uyuşukluğu içinde bırakmaya çabalayanlara lanet olsun. Üzerinde yaşadıkları toprakları, boş lakırdı ve gösterişten ileri geçmeyen akılsız, bilgisiz tedbirler ve tedbirsizliklerle günden güne bakımsız, verimsiz, perişan bir toprak yığını haline getirenlere, o toprağın üstünde yaşayanları, oralarda eskiden insan gibi yaşamış olan milletin hatırası için yüz karası olacak kadar düşük seviyelere indirenlere lanet olsun.” (Sabahattin Ali)

Filmin daha ne kadar ileri gidebileceğini düşünürken doktorun hamamda görülmesiyle oryantalist dizgenin son noktasının da konduğunu söylemeliyim. Doğu’dan söz eden bir eser olacak ve içinde hamam sahnesi olmayacak, ne mümkün… Harem kavramıyla birlikte Doğu’nun “sınırsız” cinsel yaşamına gönderme yapan hamam, Batı zihniyeti için şehevi zevklerin tatmin edildiği mekânlardır. Doğu’ya ilişkin resimlerin çoğunluğunun hareme ilişkin olması gibi Yeşilçam filmlerinde de, köylü kadınlarının leğende yıkanırken gösterilmeleri veya yoksul kadınların temizlik yaparken bacaklarının sere serpe açılmaları benzer zihniyetin ürünüdür.

blank

Doktorun kalabalıktan sıyrılabilmek için telefonuyla konuşuyormuş gibi yapması, komiserin zanlıları sorgularken diğer polisin basit ve sıradan işler için gizlice cep telefonuna bakması, otopsi esnasında bahçede oyun oynayan çocukların gösterilerek hayatın devam ettiğinin vurgulanması, hastane aşçısının öldürülen adamın çocuğuna yemek vermesi veya lokantanın aşçısının doktorun çorbasına tuz koyması gibi içtenlikli ve samimi sahneler nedense filmin bütünüyle çelişen hassas dokunuşlar olarak kalmaktan ileri gidemiyor. Kimselere haksızlık etmek istemiyorum ancak bu dokunaklı sahnelerin ardında Ercan Kesal’ın etkisi olduğunu düşündüğümü söylemeliyim.

Anadolu’nun küçük bir şehrinde evli bir adam, karısının aşığı tarafından öldürülüyor ve duyduğu son sözler kendisinin zannettiği oğlunun başkasından olduğu oluyor. Adamın diri diri gömüldüğüne ilişkin ciddi emareler varken, cinayeti araştıran polisin, savcının, jandarmanın yani istisnasız herkesin beceriksiz oluşu, en basit şeylere bir açıklık getirilememesi ve Anadolu insanının korkak, sinsi, başkalarının ardından konuşmaktan çekinmeyen, estetik kaygısı gelişmemiş, pislik içinde yaşayan insanlardan ibaret gösterilmesinin ne anlama geldiğini kavrayamadığımı söylemeliyim.

Kırık ahizesi bantla yapıştırılmış ucuz telefon makinesi, kenarı yırtık makam koltuğu, askıdaki kravat vb. gibi birçok ayrıntı hiçbir şekilde unutulmamışken, topluma ilişkin meselelerin “unutulması” hayli tuhaf, değil mi? Hurafelere inanan cahil ve tembel savcının yüzündeki şark çıbanı, memurların yüzündeki kirli sakal, pejmürde kıyafetler, kirli, boyasız ve kötü aydınlatılmış koridorlar, düzen bilmeyen, sürekli bir itiş kakış içerisindeki insan kalabalığı, bakımsız odalar, eski arabalar, morgdaki kırık ayna, katilin “benim çocuğum” dediği çocuğun yüzündeki yetersiz beslenmenin göstergesi beyaz lekeler Anadolu’nun göstergesi oluyor.

Bir film “yalnız ve güzel” ülkesini anlatırken, toplumu incelikle gözlemleyip bütün tercihlerini hep olumsuz yönde kullanıyorsa, Doğu’da kirli, çirkin, tembel ve asalak insanların yaşadığını söylüyorsa ve pek çoğu hastalıklı kapitalizmin etkisiyle meydana gelmiş yozlaşmanın nedenlerini sorgulamaksızın sonuç olarak sunuyorsa, söyleyecek pek bir şey kalmıyor ve yazımı bir Bektaşi fıkrasıyla bitirmek istiyorum.

Dilencinin biri, bir Bektaşi dervişine; “On para ver, sana dua edeyim” der. Bektaşi onluğu verir ancak “Duanı istemem” der. Şaşıran dilenci; “Hayır duamı niçin istemiyorsun?” deyince, “Senin duan Allah katında makbul olsaydı, kendine dua ederdin de dilencilikten kurtulurdun” der.

Öteki Sinema için yazan: Salim Olcay

SEVDİYSEN PAYLAŞ BAŞKALARI DA OKUSUN
Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir