Dağ Fare Doğurdu: Death By Metal (2016)

Uzun zamandır beklediğim, çok şeyler umduğum Death/Chuck Schuldiner belgeseli Death by Metal’i izleme ve en nihayetinde yazma fırsatı buldum. Belgeseli yazan ve yöneten Felipe Belalcazar. Death By Metal, prömiyerini 2016 yılında yapmış. 2018 yılında ise DVD olarak piyasaya çıkmış.(1) Belalcazar’ın sert müzik tarihini anlatan Metal Evolution adlı bir belgesel serisi daha var.

Bir yazıya “Dağ Fare Doğurdu” diye başlık atınca o yazıda incelediğiniz şeyden pek memnun kalmadığınızı herkes anlar. Peki böyle bir başlık attıktan sonra yazıya devam etmenin mantığı ne? İtiraf edeyim: Ben yalnızca bu belgeselin nasıl olduğunu anlatmak istemiyorum. Death ve Chuck Schuldiner’in benim için ne ifade ettiğini anlatarak bu vasat belgeseli yerden yere vurmak istiyorum.

Hüzünlü Bir Çocuk, Bir Virtüöz, Bir Müzik Türü

Death/thrash dünyasının gördüğü en muhteşem gitaristlerden biri olan Charles Michael Schuldiner ya da nam-ı diğer Chuck Schuldiner, 13 Mayıs 1967 yılında Long Island’da (New York) dünyaya geldi. Soyadından anlaşılabileceği gibi babası 2. Dünya Savaşı sırasında Avusturya’dan Amerika’ya göç eden bir aileye mensuptu. Schuldiner’in ailesi 1968 yılında Florida’ya taşındı. Chuck’ın Frank adında bir abisi ve Bethann adında bir ablası vardı. Chuck’ın abisi Frank’in 1976 yılında bir kazada ölmesi onun ruhunda derin yaralar açtı. Ailesi avunması için ona bir klasik gitar hediye etti. Birkaç saat ders alan Chuck, gitar öğretmeninin kendine öğrettiği parçaları hiç sevmedi ve gitarı bir kenara attı.

Bir kermeste gördüğü elektro gitar Chuck’ın hayatını değiştirecekti. Gitarı satın alan Chuck, daha sonra da bir amfi ayarlayarak evin garajında deli gibi çalışmaya başladı. Tatillerde günde 8-9 saat çalışan Chuck, okulun olduğu günlerde yalnızca(!) 3 saat çalışabiliyordu. Gitar çalma konusundaki hızlı ilerleyişi ailesini şaşırtıyordu. Annesi Jane, oğlu Chuck’ın ne yaptığını anlamasa da onu müzik konusunda hep destekledi. Kiss, Exciter, Iron Maiden, Billy Idol, Sortilege gibi klasik hard rock, heavy metal ve NWOBHM gruplarını çok seven Chuck, 80’li yıllarda Metallica, Slayer, Venom, Celtic Frost, Hirax, Diamond Head, Possessed ve Mercyful Fate gibi daha sert grupları da dinlemeye başladı. Chuck ileriki yıllarda müziğe fazla yoğunlaşınca okulu bırakmak zorunda kaldı.

80’lerin başında henüz thrash, death ve black metal gibi ayrımlar yoktu. Kiss, Deep Purple, Black Sabbath ve Judas Priest gibi gruplardan fena halde etkilen ve bunları punk’ın hızı ile harmanlayan Venom; black metal, thrash ve death metal adına her şeyin fitilini ateşleyen ilk gruptu. Ayrıca Diamond Head ve Anvil gibi grupların kısmi (ama o yıllara göre şaşırtıcı olan) sertliğinden bahsetmeden geçmek olmaz. Daha sonra Metallica, Slayer, Anthrax, Destruction ve Sodom gibi thrash grupları sahneye çıkacaktı. Venom’un gaza getirdiği thrash dalgası içinde özellikle Slayer, Celtic Frost, Destruction, Kreator ve Sodom gibi gruplar hızlı, tuhaf, şeytani müzikleriyle Metallica gibi anaakım thrash gruplarından oldukça farklı bir yerde duruyordu ve bu ayrık eğilimin bir sonraki kuşak tarafından death metal’e dönüştürülmesi çok da sürpriz olmayacaktı.

Chuck, Metallica’nın ilk albümünü çıkardığı 1983 yılında gitarist Frederick DeLillo (Rick Rozz) ve davulcu Barney Kamalani Lee (Kam Lee) ile birlikte ilk grubu olan Mantas‘ı kurdu. Hasta bir Venom hayranı olan Rick Rozz, Venom’un gitaristi olan Mantas’ı (Jeffrey Dunn) grup adı olarak seçmişti. Kam Lee ise daha çok karanlık eğilimli punk/hardcore gruplarını dinleyen birisi idi.

O yıllarda oldukça genç (16 yaşında) olan Charles eski korku filmlerine ilgi duyuyordu. Genelde Kiss gibi makyajlı (en azından siyah göz boyası ile) sahneye çıkan grup Slayer/Possessed/Celtic Frost/Venom gibi hızlı ve vahşi bir thrash grubu olmaya çalışıyordu. Müziklerinde avuç içi susturmalı 16’lıklara ve tremololara önem verilerek çalınmış yoğun ve hızlı riffler ve oldukça yüksek bpm’li sololar vardı. Kam Lee’nin vokalleri ise Celtic Frost’un Tom Warrior’u ile Possessed’in Jeff Becerra’sının bir karışımı gibiydi. Sözler ise Evil Dead (ve sonraki yıllarda Re-Animator) gibi korku filmlerinin etkisiyle korku/vahşet temalarını içeriyordu. 1984 yılında 4 parçalık ilk prova kayıtlarını adını hatırlamadıkları “Emotional” lakaplı geçici bir basçı ile yaptılar. Daha sonra bunu 2 prova kaydı ve 5 konser kaydı daha izledi. Aynı yıl içinde death metal’in başlatıcısı olan Possessed grubu “Death Metal” demosunu yayınladı. Mantas da ilk demosu olan ve belgesele de ismini veren “Death by Metal” demosunu bu yıl içinde yayınladı. Demo evdeki panasonic marka teyp ile kaydedilmişti.

Death Metal (Possessed) ve Death by Metal (Mantas) demolarından hangisinin ilk olduğunu belirlemek zor  ve death metal’i ilk bilmem kim icat etti diye bir yumurta tokuşturma işine girişmek oldukça saçma bir şey olsa da Possessed’in ilk zamanlar Chuck ve Mantas grubu üzerinde etkili olduğunu söylemek yanlış olmaz. Chuck daha sonraki yıllarda Possessed’in demosu konusundaki beğenisini “Posssessed’in demosu adeta aklımızı başımızdan almıştı” diye ifade edecekti. Bir başka röportajda da; “Possessed bizden önce yapmıştı bu işi, Slayer da bizden önceydi, hatta her şeyden önce Venom vardı” diyerek bu görüşü perçinlemişti. Daha sonra Chuck grubun ismini değiştirerek DEATH yaptı. Mantas adıyla yayınlanan “Death by Metal” demosunu da kapağını değiştirerek Death logosuyla dağıtmaya devam ettiler. İsim değişikliğinden sonra “Reign of Terror” adında 5 parçalık bir demo daha çıkardılar. Death’in 1987 yılında çıkaracağı ilk albümde yer alacak parçalardan bazıları ile sonradan ayrılacak olan Kam Lee ve Rick Rozz’un kuracağı MASSACRE’ın ilk albümünde yer alacak olan efsanevi “Corpsegrinder” hiti bu demoda boy gösterdi.

1985 yılında 3 parçalık “Infernal Death” adlı demoyu yayınladılar. Daha sonra Rick Rozz gruptan ayrıldı. Kam Lee ile yoluna devam eden Chuck, “Rigor Mortis” adlı demoyu yayınladı. Davulcu Kam Lee de ayrılınca Chuck tek başına kalarak hiç sevmediği vokalistlik işini de üstüne almak zorunda kalacaktı. Kam Lee, daha sonraki röportajlarında Chuck’ın egosunun ikisinin de grupta kalması için fazla büyük olduğunu söyleyecekti. Genocide grubunun basçısı Scott Carlson ve gitaristi Matt Olivio gruba dahil oldu. (Genocide, daha sonra “Repulsion” adını alacak ve death/grind tarihinde çok önemli bir yeri olan 1986 tarihli “Slaughter of the Innocent” demosunu yayınlayacaktı.) Genocide üyeleri ile olan birliktelik uzun sürmedi. Carlson ve Olivio ayrıldı. San Fransisco’ya taşınarak davulcu Eric Brecht (D.R.I., Hirax) ve basçı Erik Meade ile çalışmaya başlayan Chuck, bu kadro ile 7 parçalık “Back From the Dead” demosunu yayınladı. Yıl sonunda Brecht ve Meade gruptan ayrılınca Chuck yeniden tek başına kaldı.

1985 senesinde Possessed, death metal türünün ilk resmi albümü olan muhteşem “Seven Churches”ü yayınlayarak ortalığın altını üstüne getirdi. Becerra’nın iblis vokalleri, bol tremololu hızlı thrash riffleri ve Dave Lombardo tarzı bol ataklı çalan hızlı bir davul satanik sosa bulanınca bu albüm bir kült haline geldi. Possessed sert ve teknik müziğe devam etse de maalesef daha sonraki albümlerinde thrash dinleyicisinin anlaşılmaz ilgisizliği sayesinde death metal furyasını göremeden dağılmak zorunda kaldı.

1986 yılında Chuck kısa bir süreliğine Kanadalı proto-death/thrash grubu Slaughter’da çalmak üzere Kanada’ya gitti. (Aman bu Slaughter’ı “bütün gece uyumadım” saçlı Amerikan glam grubu Slaughter ile karıştırmayalım.) Schuldiner bu grubun bir parçasının kaydında çaldı. Slaughter, bu yıl “Strappado” isimli kült albümünü çıkardı. Possessed/Celtic Frost çizgisindeki yontulmamış thrash/death tarzı ile dikkati çeken grup daha sonra dağılacaktı. San Fransisco’ya dönen Chuck, davulcu Chris Reifert (Autopsy, Ravenous) ile yoluna devam etti. Sadus grubu ile aynı yerde prova yapan Death’in bazı kayıtlarındaki basları bu grubun efsanevi basçısı Steve DiGiorgio çaldı. (Digiorgio daha sonra Death, Autopsy ve Control Denied albümlerinde de çalacaktı.) Bu yıl içinde 3 parçalık “Mutilation” demosunu çıkaran Death, Combat Records ile anlaşma imzaladı. Combat çatısı altında ilk albümünün yayınlamak üzere çalışmalara başlayan Death, ikinci gitarist olarak John Hand ile anlaşsa da Hand, Schuldiner’a ayak uyduramayarak gruptan ayrıldı. 1987 yılında çıkacak olan “Scream Bloody Gore” albümünde resmi gözükse de Hand hiçbir parçanın kaydında yer alamamıştı.

1987 yılında ilk albüm olan “Scream Bloody Gore” yayınlandı. Chuck albümde gitar ve bass adına her şeyi çalarken Chris Reifert ise oldukça profesyonel bir iş çıkarmıştı. İki kişilik dev kadronun çıkardığı albüm kısa zamanda büyük ilgi topladı. Zaten konserleri ve demo kayıtları ile yeraltı piyasasında oldukça popüler olsalar da bu albüm onların yer üstüne çıkmasını sağlayacaktı. Zaten Death’in 3 senedir çıkarmakta olduğu demolarda bulunan parçalar bu sefer birinci sınıf müzisyenlik, yontulmamış sertlik ve iyi sayılabilecek bir firmanın kayıt teknolojisi ile birleşince “Scream Bloody Gore” death metal’in sembol albümlerinden biri haline geldi. Normalde grupların ilk albümlerinde müzisyenliğin yetersizliğinden kaynaklanan pürüzler görülse de Scream Bloody Gore şaşırtıcı derecede düzgün icra edilmiş bir albümdü. Death metal’in alameti farikası olan kaotik soloların yerine melodik solo kompozisyonları kullanan Chuck, hem tonu hem de melodileriyle bir marka olduğunu ispatlıyordu. Denial of Life, Evil Dead ve Scream Bloody Gore gibi parçalar klasik oldu. Bu albümden sonra Chuck San Fransisco’dan ayrılarak Florida’ya geri döndü. Burada artık Massacre grubunu kurmuş olan Rick Rozz, Terry Butler ve Bill Andrews ile yeniden bir araya gelerek Death’in yeni albümü üstünde çalışmaya başladı. Bu arada grubunun dörtte üçü Death’e katılan Kam Lee tek başına kalırken Massacre macerası da 1991’e kadar akamete uğramış olacaktı.

1988 yılında bu kadro ile yeni albüm olan “Leprosy” yayınlandı. Leprosy, Chuck’ın müzisyenliğininin daha da gelişmeye başladığının işaretlerini veriyordu. Sadece hızlı tremolo/alternate pick ile çalınmış hızlı ritmler yerine melodik riffler üzerine yoğunlaşmaya başlayan Chuck grubun ritm kısmını eski arkadaşı Rick Rozz ile paylaşıyordu. (Chuck’ın ilk parçanın kırılma noktasında attığı iç gıcıklayıcı solo müthiştir.) Hız olarak da ilk albüme göre biraz daha yavaş bir albüm olan Leprosy’de Venom’u andıran d-beat ritmleri bol bol kullanılmıştı. Netice itibarı ile Scream Bloody Gore ayarında olan ama biraz daha az hit parça içeren bir albüm ile yollarına devam ediyorlardı. Albümden sonra Avrupa’da turlayan grupta tekrar sıkıntılar baş göstermeye başladı. Müzikal doğrultu konusunda anlaşamadığı Rick Rozz’u gruptan atan Chuck onun yerine James Murphy’yi aldı. Artık bu yeni devrede Chuck’ın lider kişiliği daha baskın hale geliyordu. Müziksel doğrultunun yanı sıra yaşam tarzı yönünden de eski dostları ile ters düşmeye başlayan Chuck, tek tek hepsiyle kavga ederek yalnız kalacaktı.

Death 1990 yılında Murphy’li kadro ile “Spiritual Healing” albümünü çıkardı. Leprosy’nin soundunu daha estetik bir hale getirmeye çalışsa da artık grubun geri kalanı ile arasındaki müzikal farklar çok açıktı. Özellikle Coroner etkisinin açık olarak görüldüğü ilk albüm buydu. Chuck, ilk iki albümdeki tarzı tekrar ederse bu işin sonunun parlak olmayacağını ve artık kendini yenilemesi gerektiğini sezmişti. Chuck’ın grubu taşımak istediği teknik ve estetik doğrultu diğerlerine biraz tuhaf ve zorlayıcı geliyor olmalıydı. Gene de çok yetenekli bir gitarist olan ve bu albümde çok iyi çalan James Murphy’yi bu sözlerden muaf tutmak isterim. Çünkü gruptaki asıl gerginlik Chuck ile eski Massacre üyeleri arasında yaşanıyordu. 80’li yılların 2. yarısında Coroner, Queensryche ve Watchtower gibi progressive metal gruplarını dinlemeye başlayan Chuck müziğini bu doğrultuda değiştirmek isterken 16 yaşında yaptığı gibi fotoğraf makinesine bok gibi bakarak kan revan içinde pozlar vermekten hoşlanmıyordu artık. Grubun geri kalanı ile arası iyice açılan Chuck, bu albümden sonra çıkmaları gereken Avrupa turuna karşı çıktı. Bunun üzerine buldukları takviye elemanlar ile tura çıkma kararı alan grup elemanları Chuck’ı çok sinirlendirmişti ve Chuck DEATH adı ile Avrupa’da turlayan grubu mahkemeye verdi. Daha sonra da bu işe ön ayak olan menajeri Eric Greif’la çalışmayı bıraktı. Artık gitmek istediği doğrultuya yalnız gitmesi gerektiğini anlayan Chuck bundan sonraki albümlerde devamlı grup elemanları ile çalışmama kararı aldı. Artık albüm kayıtlarında stüdyo müzisyenleri ile çalışacaktı. Daha sonra da menajeri Eric Greif ile yeniden çalışmaya başlayan Chuck, yeni albüm için Cynic’in davulcusu Sean Reinert, Cynic’in gitaristi Paul Masvidal ve bas gitar virtüözü Steve DiGiorgio ile anlaştı.

1991 yılında gruptan attığı eski arkadaşlarının kendisi hakkında müzik piyasasında yaydığı “Chuck kafayı yedi ve tımarhaneye yattı” veya “Chuck bundan sonra glam metal yapacakmış” şeklinde asılsız haberler eşliğinde çalışmayı sürdüren Chuck kariyerinin en önemli albümlerinden biri olan Human‘ı çıkardı. İlk albüm ayarında bir ham sertlik ile çok sağlam melodileri, üst düzey teknik karmaşa ile akıcılığı aynı kaba sokmaya başaran Death, belki de death metal’in o tarihe kadar çıkmış en iyi albümünü yayınlamıştı. Chuck’ın virtüözlüğünün yanı sıra Death’in de bir numara payesini tescilleyen bu albümün başarısında tabi ki perdesiz bası ile Steve DiGiorgio ile Cynic’in Masvidal ve Reinert’ının payı büyüktü. Bugüne kadar sıradan bir thrash davulundan çok daha iyisini hak eden Death’in aradığı kan Reinert tarafından sağlanmıştı. Teknik death metal çalan gruplar çeşitli röportajlarda Human albümünün onların üzerinde ne kadar büyük etkisinin olduğunu sürekli dile getirecekti.

1980’li yılların sonunda thrash grupları zirveye çıkarken death metal türü de yavaş yavaş yaygınlaşmaya başlamıştır. Önceleri genelde San Fransisco ve Florida’da yerleşmiş ve Combat/Relativity Records dolaylarında yuvalanmış, yalnızca sevenin bildiği ve tanıdığı gruplardan ibaret olan death metal sahnesi 80’li yılların sonuna doğru genişlemeye başlar. Slayer’ın, Exodus’ın, Destruction’ın, Venom’un, Kreator’un, Sodom’un ve Metallica’nın yanısıra death metal’in yaygınlaşmasını göremeden dağılan Possessed, Slaughter ve Repulsion gibi öncü death metal gruplarını dinleyerek büyümüş yeni bir nesil gayet güçlü bir şekilde çalışmaya koyulmuştur. Massacre, Autopsy, Morbid Angel, Deicide, Obituary, Cannibal Corpse, Cancer, Suffocation, Malevolent Creation, Immolation, Napalm Death, Sinister, Altar, Unleashed, Carcass, Bolt Thrower ve ismini sayamayacağımız nice grup, 90’ların ortasına kadar çıkardıkları muhteşem albümlerle dinleyicilerine saatler sürecek müzik ziyafeti yaşattı. Death metal’in yaygınlaşmaya başladığı 90’lı yılların başı, Chuck’ın müzik olarak olmasa bile kafaca bu sahneden kopuşunun başladığı tarihtir. Müziğini daha da teknik ve estetik bir hale getirme konusunda gösterdiği mükemmeliyetçi yaklaşım onu hırçınlaştırıp eski grup arkadaşları ile arasını açsa da Chuck bundan sonraki devreyi, düşünerek, bazen pişman olarak ve tabi ki yaşadıklarından ders alarak geçirir. 90’lı yıllarda gördüğümüz Chuck, bir virtüöz olmanın yanı sıra eskisinden çok daha oturaklı ve olgun bir insandır artık. Grubunu paylaşmayı bir türlü öğrenemese de ve her zaman için beraber çalışılması zor bir müzisyen olarak tanınsa da artık istediği performansı grup arkadaşlarından mümkün olan en az sürtüşme ile almanın yollarını öğrenmeye başlamıştır.

1993 yılında basta Steve DiGiorgio, davulda yüce insan Gene Hoglan ve gitarda Andy LaRocque’tan oluşan ve kısaca “Death Metal All Star” kadrosu diye adlandırabileceğimiz bir kadro ile yeni albümün kayıtlarına başlar. Chuck’ın hayatının zor bir devresine denk gelen albüm bu yüzden hızlı, asabi, hüzünlü ve muhteşemdir. Aslında yıldızlar topluluğu şeklindeki kadrolar her zaman oldukça fazla “zıçıp sıvama” tehlikesi taşır. Bu kadroyu birbirini gölgelemeyecek bir şekilde bir araya getirmenin yanı sıra onlara çok muhteşem bir malzeme vermek de çok önemlidir. İşte Chuck 1993 yılında çıkan “Individual Thought Patterns” albümünde bunu başarır. Yeni çıkan albümle birlikte zaten kendinde olan “death metal’in en iyi albümü” ünvanını bir kere daha egale eder. Bir önceki albümün soundunu iyice rafine hale getiren Chuck artık iyice kompetan hale geldiği hız ile melodiyi, sertlikle duyguyu, teknik karmaşa ile akıcılığı bir araya getirme işinin doruğundadır. Adamı duvardan duvara çarpan melodiler, bir Chuck’ın bir de LaRocque’un patlattığı tokat gibi sololar, perdesiz basıyla sanki bir death metal grubunda değil de bir jazz veya progressive rock grubunda çalar gibi kendini aşan DiGiorgio, sıradışı zaman kalıplarıyla klasik metal ritmlerini harmanlayarak ayrı bir cumhuriyet gibi takılan ve bu albümde vurduğu her snare’i, her tom’u, her crash’i, her ride’ı ezberlediğim Hoglan falan… Bu albüm anlatılmaz, dinlenir, hissedilir.

1994 yılı, Chuck’ın konuk gitarist olarak destek verdiği Dave Lombardo’nun grubu Voodoocult’ın “Jesus Killing Machine” albümündeki katılımı dışında sakin geçer. (Zıçıp sıvama işine verebileceğimiz en güzel örnek, yıldızlar topluluğu olan Voodoocult’tır.)

1995 yılı geldiğinde artık death metal furyası bitmek üzeredir. Bir zamanlar yılda 2 albüm çıkaracak kadar üretken olan gruplar aradan 5 yıl bile geçmeden oldukça standart ve sıkıcı işler otaya koymaya başlamıştır. Grupların bir çoğu da death metal’i gidecekleri diğer istasyona varana kadar seyahat edebilecekleri bir tren olarak görmüş ve piyasada tutulan plastik metal türlerine hızla çark etmiştir. Bu arada plak firmaları da bir zamanlar sırtlarından iyi paralar kaldırdıkları metal gruplarını birer birer kapı önüne koymaya başlamıştır. Bu yıl içinde Relativity Records (Sony’nin eski Combat Records’u satın alan alt şirketi) ile yollarını ayıran Chuck, Warner’ın alt şirketi Roadrunner ile anlaşma imzalar. Davulda Gene Hoglan, gitarda Bobby Koelble, basta Kelly Conlon ile çalışmalara başlayan Death yeni albümü olan “Symbolic” i çıkarır. Bir önceki albüme göre daha melodik ve yavaş olan ve klasik heavy metal etkileri taşıyan bu albüm gene güzel melodileri ve manyak soloları ile Death hayranlarını mest etmeye başarır. Özellikle Testament ve Overkill gibi grupların umut veren sert albümleri ile birlikte 1995 yılında böyle bir albümü dinleyebilmek ne büyük keyiftir anlatamam. Chuck, daha sonraki röportajlarında Roadrunner’ın albümün tanıtımını yeterince yapmadığından yakınmıştır.

1996 yılına geldiğimizde Chuck artık Death macerasına nokta olmasa bile bir virgül atma gereği duymuştur. Daha temiz vokallerle metal müzik yapabileceği bir grup peşinde olan Chuck, yeni bir grup kurar: Control Denied. Bir geçmişi ve tarzı olan Death’i bu iş için kullanmak istememesinin nedeni Death dinleyicilerine olan saygısıdır. Önce gitarist Shannon Hamm, basçı Scott Clendinin ve davulcu Chris Williams ile bir araya gelir. Bir süre sonra Chris Williams ayrılır, yerine Richard Christy gelir. Bu yıl içinde 4 parçalık bir demo kaydı yaparlar. Chuck clean vokalleri kendi yapmak istese de demo kayıtlarından pek memnun kalmaz ve iyi bir vokalist arayışına girer. Clendinin de bilmediğim bir sebepten dolayı demo kaydında bas çalmamıştır.

1997 yılında Chuck’ın yeni grubu Control Denied, metal müzik gruplarını barındıran majör şirketlerden Nuclear Blast ile albüm anlaşması imzalar. Fakat Nuclear Blast, Control Denied albümünden önce bir Death albümü yayınlamak istemektedir. Control Denied albümünü bundan sonra yayınlayabilecektir. Death için fazla kadro arayışına girmeyen Chuck, Control Denied’dan grup arkadaşları olan Shannon Hamm, Richard Christy ve Scott Clendinin ile yeni Death albümü için çalışmalara başlar.

1998’de yeni Death albümü “Sound of Perseverance” yayınlanır. Albümün 5 parçası aslında Control Denied albümü için yazılmış parçalardır. Yeni albüm inanılmaz başarılıdır ve bir önceki albüme göre daha serttir. Bir sürü hit parçanın yanı sıra Judas Priest’in Painkiller cover’ını içeren albüm, sadece yeni Control Denied albümünün önünü açmak için çıkarılmış bir formalite albümü olmak şöyle dursun, dinleyicilerine verebileceğinin en iyisini dürüst bir şekilde sunan muhteşem bir müzisyenin klasiklerinden biri olarak Death albümleri arasında yerini almıştır.

Bu albümden sonra Death’i eksiksiz yerine getirilmiş bir son görev ile toprağa vererek Control Denied’a ağırlık veren Chuck, ayrılan Scott Clendinin’in yerine eski dostu Steve DiGiorgio’yu, vokale de Tim Aymar’ı alarak kayıt çalışmalarına başlar. 1999 yılında Control Denied’ın “The Fragile Art of Existence” albümü piyasaya çıkar. Control Denied’ın Death’ten temel farkı Tim Aymar’ın temiz vokalleri ve orta tempoda dolaşan hızlardır. Geriye kalan her şey, solalar, riffler falan bildiğimiz kaya gibi Schuldiner işi şeylerdir. Eh, bu albümün de çok başarılı olduğunu, her Death/Schuldiner severin arşivinde bulunduğunu ve henüz dinlemediyseniz kabahatin sizden başka kimsede olmadığını söylemeye gerek yok.

Bu yıl içinde şiddetli boyun ağrılarından şikayet eden Chuck, bunun bir sinir sıkışması olabileceğini düşünerek bir masaj uzmanına gider. Masaj uzmanı ise bunun basit bir sinir sıkışması olmadığını anlayarak Chuck’a bir beyin cerrahına görünmesini tavsiye eder. Beyin cerrahına giden Chuck tam da doğum gününde boynundaki ağrıların sinirleri sıkıştıran kötü huylu bir beyin sapı tümöründen kaynaklandığını öğrenir. Radyoterapi ile tümör yok edilir. 2000 yılında tümörün kalıntılarının alınması için ameliyat edilmesi gereken Chuck, yaklaşık 70.000 dolar tutan masraflar yüzünden büyük sıkıntılar yaşamaktadır. Sağlık sigortası olmadığı için masrafları cebinden karşılamak zorundadır. Chuck’ın annesinin yardım çağrısı üzerine düzenlenen kampanyalar ve müzayedeler sonucu ameliyat parası karşılanır. Bu arada Chuck sağlık sigortası yaptırır. Ameliyattan sonra Chuck hızla iyileşir.

2001 yılında kanser yeniden nükseder.  Yeniden ameliyat olması gereken Chuck maddi olarak zaten sıfırı tüketmiş durumdadır. Kendini yormaması gereken Chuck, Control Denied’ın yeni albümü “When Men Collides Machine”in kayıtları ile uğraşmaktadır. Bir süre sonra sol kolunu kullanamaz hale gelir.

Sigorta şirketi poliçenin imzalandığı tarihte tümörün var olduğunu bahane ederek ameliyat masraflarını karşılamaz. Sigorta masrafları karşılasa bile belki de Chuck hastalığın bu safhasında kurtulamayacaktır ama sistemin onun gibi bir dehaya reva gördüğü muamele içler acısıdır. Bu durumda Chuck ameliyat olmayı reddederek sağlık sistemine karşı son ve en yiğitçe duruşunu sergiler. Metal dünyasından ve metal dünyası dışından pek çok sanatçı parayı toplamak için yeniden seferber olur. Aldığı kemoterapi ilaçları yüzünden iyice hırpalan ve zayıf düşen Chuck Ekim ayında zatürre olur. 13 Aralık 2001 tarihinde, artık umut kalmadığı için hastaneden çıkıp evine gelir. 1 saat sonra hayata gözlerini yumar. Gencecik bir adam, bir müzisyen, yeni bir müzik türü yaratmış ve iyi albüm üzerine iyi albüm çıkartmış olan bir deha, piyasadaki çoğu gitaristi gitar niyetine çalabilecek bir virtüoz, Combat/Relativity, Roadrunner ve Nuclear Blast gibi plak şirketlerine kazandırdığı paraların küçücük bir yüzdesi bile etmeyecek ameliyat masrafları yüzünden ölüp gider.

Üstün müzik anlayışı, her seferinde yakıcı, dağlayıcı hüzne bağlanan soloları, harika melodileri ile tanınan Chuck’ın bunlara eklenmesi gereken bir diğer meziyeti de müzik anlayışını ne şekilde yenileyeceğini çok iyi bilmesidir. Hep aynı şeyi yapıp kendini tekrar etmek ile değişeceğim derken dinleyicisini afallatmak arasında ikileme düşmeden  kendi özelliklerini koruyarak değişmeyi bilmiştir. Bunun için de radarları yeni şeyler bulmak için hep sonuna kadar açık kalmıştır. Chuck’ın diskografisini ilk albümünden son albümüne kadar tek tek dinlerseniz birbirinin aynısı olan iki albüm bulamazsınız. Ama hepsini dinleyince de bunların Chuck Schuldiner işi olduğundan zerre kadar şüpheniz yoktur. Önceleri B.C. Rich Mockingbird sonraları B.C. Rich Stealth marka gitarlarla özdeşleşen Chuck Schuldiner, 34 yıllık kısacık hayatına sığdırdığı 8 muhteşem albüm ile eline gitar alan her metal müzik dinleyicisinin olmak istediği adamdır.

Death by Metal Neden Kötü?

Tanıyan zaten bilir ama bu uzun girizgahtan sonra Death’in neden önemli bir grup olduğunu, Schuldiner’in neden yeri doldurulamayan muhteşem bir gitarist olduğu umarım onu tanımayanlara anlatabilmişimdir. Peki Schuldiner’in ne olduğu Felipe Belalcazar tarafından anlaşılabilmiş mi? Veya şöyle soralım: Anlaşılmışsa böyle vasat bir iş ortaya koymak neye delalet eder? Başarısız bir yönetmen ve metin yazarı olmaya tabi ki. Her yerinden yetersizlik akan bu belgeselde gözüme çarpan en büyük eksiklikleri şöyle sıraladım:

1) Belgeselin izleyiciye sunduğu bilgi altyapısı, sıradan bir Death hayranının kendi çabaları ile erişebileceği bilgilerden çok daha az. Bazı önemli noktalara şöyle bir değinilip geçilmiş, bazılarının adı bile anılmamış. Chuck nasıl gitar çalmaya başlamış? Etkilendiği gruplar kimlermiş? Mantas döneminde vokalleri yapan kimmiş? Chuck 1987’ye kadar olan dönemde hangi önemli müzisyenlerle çalışmış? Death hangi grupları etkilemiş?… Ara ki bulasın. Bu konuda Death ve Control Denied’ın resmi sitesinde(2) oldukça doyurucu bilgiler bulmak mümkünken bu belgeseli izlemenin mantıklı bir sebebi olabilir mi?

2) Death metal’i sosyal ve ekonomik olgulardan, Death grubunu death metal’den, Chuck’ı da Death’ten yalıtmak, bağını koparmak düşünülebilir mi? Felipe Belalcazar bunu başarmış. Her şey birbirinden bağımsız bir şekilde havada uçuşuyor. Çünkü bütün bu olguların arasındaki bağlar kurulmamış.

3) Tabi ki Death’e emek vermiş muhteşem müzisyenlerin hakkını yeme taraftarı değilim ama Death ve Chuck birbirinden ayrılmaz iki şey. Daha doğrusu Death, Chuck’ın doğrudan eylemlerinin bir sonucu. Öyküyü anlatırken bu bağı iyi anlamak lazım. Doğal olarak biri olmayınca diğeri de olmuyor. Birine odaklanırken diğerini ne kadar gözardı edebilirsin? Belalcazar’ın bu işin altından alnının akıyla(!) kalktığını söylemeye bile gerek duymuyorum. Her seferinde odak noktasını yanlış seçerek bir sürü önemli ayrıntıyı belgesel dışı bırakabilmek her babayiğidin harcı değil.

4) Belgesele konuk olan müzisyenler konusunda da iyi bir iş çıkarıldığı kanaatinde değilim. Tamam, Chris Reifert’ı, Sean Reinert’ı, Rick Rozz’u, Bill Andrews’u görmek güzel, hatta davul tanrısı Gene Hoglan’ı, bas virtüözü Steve DiGiorgio’yu görmek coşturucu. Peki ya Kam Lee, James Murphy, Andy LaRocque? Chuck’ın bir şekilde temas kurduğu ve birlikte çaldığı gruplar olan Repulsion, Slaughter, D.R.I ? Neresinden tutsan elinde kalıyor…

5) Belgesel görsel malzeme konusunda (resim, fotoğraf, video, vs.) çok fakir. Ama boşluğu başka tür bir şeyle, işlevsiz hatta ilgi dağıtıcı bir görsellikle doldurmayı deniyor. Örneğin anlatıcı, grubun ilk yıllarında demoları nasıl postaladığını anlatıyorsa sen de sarı zarfın içine giren fotokopi kapaklı bir demo kasetinin animasyonunu koyarsın olur biter. Zaten hedef kitlemiz de kasetin zarfa nasıl konulacağını bilmeyen embesiller, öyle değil mi?

6) Chuck’ın hayatının belki de en dokunaklı devresi olan kanser tanısının konulmasından ölümüne kadar olan kısım inanılmaz bir soğukkanlılık içinde geçiştirilmiş. Hele Chuck’ın sağlık sistemi ile olan didişmesi tamamen görmezden gelinmiş. Düzenlenen yardım kampanyaları, mezatlar, Chuck için gitarını satılığa çıkaran Rick Rozz (ki kendisi bir vakitler Chuck tarafından gruptan atılmıştı) es geçilmiş. Suya sabuna dokunmamak işte budur.

Velhasıl Death By Metal, Chuck’ı yeteneği ölçeğinde anlatmaktan çok yönetmenin sınırlı yetenekleri ölçüsünde el yordamı ile anlatmaya çalışan trajik bir belgesel ama Trajikliği yalnızca Chuck’ın hayatının genç yaşta son bulmasından kaynaklanmıyor. Chuck gibi bir efsaneyi anlatmakta gösterilen sakillik ve özensizlik içimi ziyadesiyle burkuyor.

Yazar hakkında: S. Özgür Ilgın

1977 Yılında Aydın'da doğdu. Üniversitede bir elin parmakları kadar üyesi olan Felsefe Topluluğunun çıkardığı, iki elin parmakları kadar “tirajı” olan Yitik adlı fotokopi fanzinde öykü ve albüm tanıtımları yazdı. Blues, Heavy/Rock, Doom, Thrash, Death, Jazz ve Proggressive müziğe bayılıyor. Sergio Leone'yi David Lynch'i, Stanley Kubrick'i, Metin Erksan'ı, Ertem Eğilmez'i, Nuri Bilge Ceylan'ı, Zeki Demirkubuz'u ve Yılmaz Atadeniz'i çok seviyor, sinema ve müzik gibi eğitiminin olmadığı konularda ukalalık etmekten çok hoşlanıyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir