Film festivallerine film izlemek için gidiyorum. İzlediğim filmleri de yazıyorum. Bu kadar basit, bu kadar dürüst bir motivasyon… Ama artık safça görünüyor olmalı ki, organizasyonlarda eleştirmen varlığı giderek sınırlandırılıyor. Eleştirmenin akreditasyonu, konaklaması, hatta oturacağı sandalye bile sorgulanır hale geldi.
“Oyunculuk kutsal değildir” diyen aslında günah çıkarıyor. Çünkü devletin dijital platformuna iş yaptığı için linç yiyeceğini biliyor. Lafı “biz de paramızdayız, kutsal iş yapmıyoruz”a getirip kendini temize çekmeye çalışıyor.
Bir oyuncu ne kadar “iyi” olduğuyla değil, ne kadar “görünür” kaldığıyla ölçülüyor. Takipçi sayısı, PR ajansı gücü, giydiği markalar, katıldığı davetler, paylaştığı story’ler — bunlar oyunculuğun yerini alan yeni yetenek ölçütleri.
Bugün Türkiye’deki büyük festivallere dikkatle bakın: danışman listelerinde hep aynı isimler döner durur. Bir festivalde “danışman” olan ertesi yıl öbüründe “seçici kurul üyesi” olur, bir sonrakinde “jüri koordinatörü.” Bu iş, liyakat değil, network işidir.
Lego’ya karşı bir nefretim yok, hatta saygım var. Ama bu Lego filmlerinden... işte onlardan hiç hazzetmiyorum! Çünkü bu filmler, çocukların hayal gücünü değil, tüketim refleksini büyütüyor. O çocuğun yüzündeki heyecanı görünce seviniyorum; ama aynı anda içimde bir sıkıntı beliriyor. Çünkü o artık
2000’li yıllardan itibaren Türk korku sineması kendi içinden doğan bir alt kültür yaratmak yerine, sürekli aynı karanlık tünelde dönüp duruyor. Evet, artık “korku filmi” denince aklımıza tek bir şey geliyor: gözleri dönmüş bir kadın, fonda dualar, loş bir ev ve “muska.” Bu
Bugün beni hâlâ sinemaya götürebilen tek şey varsa, o da bir IMAX salonunda film izleme ihtimali. Çünkü IMAX, bana çocukluğumun sinema mabedini hatırlatıyor. İşte o zaman yeniden o his geliyor: koltuğa gömülmüş, ağzı açık, gözleri parlayan, zamanı unutan bir çocuk.
Görsel çağda söze yer kalmadı. Sinema gibi bir görsel sanatı kelimelerle çözümlemeye çalışan film eleştirmeni, bugünün hız ekonomisinde neredeyse anakronik bir figür. Eskiden eleştiri, bir düşünsel pratikti; bir filmi izlemek kadar onu anlamlandırmak da seyir deneyiminin parçasıydı. Bugün bu süreç “paylaşım”a indirgenmiş
Artık sinemaya gitmiyoruz. Bunun bir sürü sebebi var. “Pandemide insanlar sinemada film izleme alışkanlığını kaybetti” diyenler var mesela, katılmıyorum ama katıldığım şeyler de var. Bana göre en önemli iki sebep; seyredecek film yok ve olsa bile bilet ücretleri pahalı. Bir de yan
Ayşe Barım dün “ev hapsi şartıyla” serbest bırakıldı. Haberlerde yüzündeki sevinci gördüm; bir anlığına derin bir nefes almış gibiydi. Ama o nefes daha boğazına varmadan, savcılığın itirazıyla yeniden tutuklandı. Bu, onun başına ilk kez gelen bir durum da değil. 17 Şubat’ta ilk
Festivaller yalnızca filmlerden ibaret değildir. Yapımcılar, yönetmenler, oyuncular, jüriler, sinema yazarları, kısa filmciler, belgeselciler… Festival, konuklarını kollar ama dikkatle bakınca göze batan o çapak vardır: Bazı konuklar hep daha konuktur!
Reyting sistemi hâlâ sektörün tek pusulası. Ama bu pusula çoktan manyetik alanını kaybetti. Dijital çağda, milyonların izleyici alışkanlıklarını birkaç bin kutuya indirgemek, gerçeği değil, bir illüzyonu ölçmektir.
Zeydan Karalar’ı ve Muhittin Böcek’i savunmak, Altın Portakal'ı, Altın Koza'yı, sinemayı, ifade özgürlüğünü, "hayal kurma hakkımızı" savunmaktır. Eğer bu başkanlar “sistem dışı” bırakılır, yerlerine kayyum (ya da kayyım artık her ne haltsa) atanırsa festivaller de fiilen sona erdirilmiş olur.
Modern prensesler, artık kendi hikayelerinin öznesi olup, çok katmanlı ve karmaşık kişiliklere sahip bireyler olarak çiziliyorlar ve erkeklere ihtiyaç duymuyorlar. Peki Türkiye’nin prensesleri kimler? Sizce onlar da modern prensesler kadar kendi hikayelerini yazıyorlar mı?
Hatırlıyor musunuz, 2015’te interneti yıkan o 30 dakikalık kısa filmi? Hani bir polis vardı, Miami sokaklarında Lamborghini’yle drift atıyor, Hitler’e tekme tokat girişiyordu. Triceratops kafalı polisler, bilgisayarla zaman yolculuğu yapan hackerlar, koca memeli Viking kadınlar… Evet, o film. Kung Fury. Aşırı dozda
Sinema salonlarında tuhaf şeyler oluyor. Bazı eleştirmen dostlar dikkat çekmişler; yıl 2025 ama 70'ler sinemasından örnekler gösterimde! Salonlar yeni filmlerle seyirci çekemeyince nostaljiden medet umuyor.
Türk sinemasının gişe sarmalında yine benzer bir noktaya gelmiş olması düşündürücü. 1970'lerde seks furyasının sonu, Yeşilçam'ı neredeyse batma noktasına getirmiş ve 1980'lerde uzun süre salonlar boş kalmıştı. Bugün de bitirim komedilerine dayalı tekdüze formül bir yere kadar gidebilir; izleyici doygunluk noktasına ulaştığında
Ayşe Barım’ın dizi dünyasındaki konumu yıllardır tartışılıyor. Kimi yapımcılar ve senaristler, Barım’ın arka planda yürüttüğü bağlantılarla dizilerin yayına alınmasından oyuncu seçimlerine kadar birçok alanda belirleyici olduğunu öne sürdü. Ben de bu konuda pek çok yazı yazdım. Bu iddialar önceki yıllarda ufak çaplı
Geçtiğimiz akşam, Can Evrenol son filmi Sayara’yı Kadıköy Sineması’nda gösterdi. “Kadıköy Sineması Sayara’yı gösterdi” demek isterdim ama böyle olmadığı için cümleyi bu şekilde kurdum. Sebebini ilerleyen satırlarda okuyacaksınız. Filmin sonunda da ekibini sahneye davet edip seyircilerle sohbet ettiler. Koca salonun tek bir
Sinemaseverlerin fark etmeye başladığı tatsız bir gerçek var: Dijital platformlardan kalıcı bir film arşivi oluşturmak mümkün değil! Netflix, Amazon Prime, Mubi... Hangisini seçerseniz seçin, hepsinde aynı sorun: Lisans anlaşmaları bittiğinde filmler uçup gidiyor.