“Daa-dam… daa-dam… dadadadadadam!”
Filmi her hatırladığımda aklıma gelen ilk şey bu iki nota ve sonrasında, siyah beyaz tüplü televizyonun karşısında korkudan taş kesilmiş, tuvalete bile gidemeyen bir çocuk… O çocuk bendim. Daha ufağız tabii, sanki köpekbalığı klozetten fırlayacak. Jaws’la tanışmam böyle oldu ve o günden sonra Spielberg (ki biz o zamanlar adını “Şipilberg” diye okurduk, kimse de düzeltmezdi) benim sinema hafızamın en kalabalık odasına yerleşti.
Sonra video kaset furyası patladı ve ustanın şahaneleri mahalledeki video kulübün raflarından evimize taşınmaya başladı. Duel’i yıllar sonra izledim mesela; adam kamyonla gerilim kuruyordu, kamyonla! Saving Private Ryan hayatımda aldığım ilk DVD’ydi, 5+1 ses sistemini öyle bir coşturmuştu ki kendimi İkinci Dünya Savaşı’na yedek kuvvet olarak çağrılmış gibi hissetmiştim. Jurassic Park’ı izlediğimde askerdeydim, acemi birliğinde. Hafta sonu çarşı iznine çıktığım gibi koşar adım sinemaya dalmıştım; postallarla T-Rex izlemek başka bir deneyim, tavsiye ederim. Schindler’s List hem sarstı hem ağlattı, A.I. ise hâlâ dönüp dönüp izlediğim, içimi burkan futurist bir Pinokyo masalıdır.
Bunları niye anlatıyorum? Şunun için: Spielberg benim için herhangi biri değil. Filmografisi hazine sandığı gibidir; açarsın, içinden çocukluk, korku, macera, savaş, vicdan, baba meselesi, Amerikan rüyası, Amerikan kabusu, ne ararsan çıkar. Yani aşağıda yazacaklarım ustaya saygısızlık sanılmasın.
Ama üzgünüm, Disclosure Day kötü film!
Bildiğin yorgun, bayat, naftalin kokulu bir uzaylı filmi. Afişten Spielberg’in adını silin, geriye 80’lerde video kulüplerin alt raflarında tozlanan, kapağı süper ama içi vasat bir kaset kalıyor. Hani kapağına kanıp alırsın da eve gidince “yuh artık” dersin, o hesap.
Filmin derdi şu: Kendisini çok önemli sanıyor. İnsanlık tarihinin en büyük sırrını açıklayacak, temas sinemasına yeni bir kapı aralayacak, bizi evrendeki yerimizle yüzleştirecek… E hadi o zaman? Perdede gördüğümüz şey, yüzlerce örneğini izlediğimiz standart “bizimkiler kaçar, hükümet kovalar” düzeni. Askerler gelir, helikopterler havalanır, biri “bunu halka açıklayamayız” der, birileri ormana doğru koşar, bilim insanı şaşırır, çocuk bir şeyler hisseder, yetkililer gerçeği saklar. Finalde büyük sır açıklanır gibi yapılır, dünya daha bilinçli bir yer olur vs.
CGI efektler de gerçekten kötü. Bunu bir Spielberg filmi için yazmak insanın içini acıtıyor ama durum bu; artık Asylum tezgâhından çıkan filmlerde bile zaman zaman daha eli yüzü düzgün efekt görüyoruz. Perdeye her dijital yaratık, her ışık huzmesi, her büyük “vay be” anı düştüğünde film biraz daha küçülüyor.
Bir de müzik meselesi var ki evlere şenlik. Spielberg neredeyse her sahnenin altına müzik döşemiş, film susmuyor kardeşim, bir an olsun nefes almıyor. Hüzün mü var? Müzik. Gerilim mi var? Müzik. Karakter kapıya mı baktı? Yine müzik! Oysa UFO sinemasında sessizlik altın değerinde, gökyüzündeki tek bir ışık, fonda gümbürdeyen koca orkestradan çok daha ürkütücüdür. Disclosure Day bunu unutmuş. IMAX için de kendinizi paralamayın derim; bazı filmler büyük perdede açılır, genişler, başka bir şeye dönüşür. Bu dönüşmüyor.
Filmdeki asıl dikkat çekici zıtlık ise şu: kocaman prodüksiyon, minicik hayal gücü. İyi yönetmen, kötü film: Spielberg vs. iyi pazarlama, kötü sinema: stüdyo…
Asıl tuhaflık da zaten filmin etrafında dönen övgü bulutu. ABD’deki ön gösterimlere katılan bazı eleştirmenler neredeyse aynı cümlelerle filmi göklere çıkarıyor, en çok duyduğumuz laf da “Spielberg’in en iyi filmi.” Gerçekten aynı filmi mi izledik arkadaş? Yoksa PR makinesi yine çalıştı da basın bülteni eleştiri kılığına mı girdi? Bizde hava bambaşka; ben dahil beğenen pek yok gibi. Cuma günü vizyona girdiğinde seyircinin ne diyeceğini çok merak ediyorum, çünkü Disclosure Day, Amerikan eleştirmeniyle seyircinin arasını fena açabilecek filmlerden.
İçimdeki küçük alüminyum folyo şapkalı adam da boş durmuyor tabii. Bu filmin tam Epstein dosyalarının yeniden konuşulduğu (ve unutturulmaya çalışıldığı) bir dönemde önümüze atılıp hep bir ağızdan övülmesini pek masum bulmuyor kendisi. “Uzaylı gerçeği açıklanıyor” hikâyesi, kamuoyunun dikkatini başka yere çekmek için fazla kullanışlı bir oyuncak değil mi? Bilmiyorum, belki de sadece kötü bir Spielberg filmi izledik. Belki de Hollywood’un en eski numarası yine iş başında: Gökyüzüne baktırıp yeryüzündeki pisliği unutturmak. Don’t Look Up!
Komployu bırakıp sinemaya dönelim. Benim UFO filmlerinden beklediğim şey gökte ışıklar, gizli dosyalar, hükümet komploları değil; bunlar artık türün hazır çorbası. Suyu koy, karıştır, ısıt.
Bu yüzden beni en çok sarsan UFO filmi hâlâ 1993 yapımı Fire in the Sky’dır. Orta bütçeli bir filmdi, gişede patlamadı ama video kasetlerde kendi seyircisini buldu; bizde de bir ara Star TV’de döner dururdu, yanlış hatırlıyor olabilirim ama sanki ben de ilk orada denk gelmiştim. Fire in the Sky, “uzaylı dostlarımız gelir, insanlığa bilgelik sunar” iyimserliğine yüz vermez. Uzaylıyı sevimli bir öğretmen, kozmik bir rehber, galaksiler arası bir Mevlânâ gibi sunmaz, meseleye çok daha rahatsız edici bir yerden bakar.
Çünkü evren gerçekten çok büyük ve o mesafeleri aşmak bildiğimiz canlı ömrüne sığacak iş değil. Okuduğum bir yazıda, bazı bilim kurgucuların “belki uzaylılarla değil, makineleriyle karşılaşacağız” dediği bilgisine ulaşmıştım. Von Neumann sondaları fikri bu yüzden ürkütücüdür. Karşımızda canlı bir varlık bile olmayabilir, sadece görevini sürdüren bir makine… Daha kötüsü, o görevin ne olduğunu da bilmiyoruz. Onca yolu aşıp galaksiler arası kültür sanat etkinliği mi düzenleyecekler? Tarih de bize pek iç açıcı şeyler söylemiyor: Üst medeniyetle alt medeniyet karşılaştığında sonuç çoğunlukla dostluk olmamış. Çöküş, sömürge, hastalık, yağma olmuş. Apocalypto’nun finalindeki gemiler bu yüzden tüylerimi diken diken eder. Ufukta görünen şey bazıları için keşif, bazıları için kıyamettir.
Disclosure Day’in asıl eksiği işte burada: Bu ağırlığı taşıyamıyor. Büyük laflar ediyor ama büyük düşünemiyor. İçinde Close Encounters’taki hayret, War of the Worlds’teki panik, A.I.’daki melankoli yok, Jurassic Park’taki “gördüğüne inanamazsın ama inanmak zorundasın” duygusu hiç yok.
“Disclosure Day” aslına bakarsanız tam bir tür artığı: biraz küllenmiş Close Encounters, biraz X-Files bölüm fazlası, biraz da eleştiri kılığına girmiş basın bülteni… Spielberg ve senarist David Koepp, sağlam bir kadro ve yüksek prodüksiyon değerleriyle sığ, şişirilmiş, hayal gücünden yoksun bir bilim kurgu paketi hazırlamışlar. Ben UFO sinemasında hâlâ Fire in the Sky’ın soğuk nefesini arıyorum; çünkü beni ilgilendiren şey uzaylıların var olup olmadığı değil, geldiklerinde bize nasıl bakacakları.
Yine de gidin izleyin derim, kendi kararınızı kendiniz verin. Spielberg yine Spielberg sonuçta ama büyük yönetmenlerin de kötü film çekme ihtimali vardır. Bu da o ihtimallerden biri olmuş işte, ne yapalım…

Murat bey, Fire in the sky filmini IMDBde aradaım, Richard Crenna 1978 ve Robert Patrick 1993 yapımı filmleri bulabildim. Sizin bahsettiğiniz bunlardan biri midir?
Merhaba, bu filmden bahsediyorum. https://en.wikipedia.org/wiki/Fire_in_the_Sky
İçinizdeki küçük alüminyum folyo şapkalı adam fena halde yanılıyor, onu baştan söyleyeyim. Mevcut yönetimin karşı blokunda yer alıyor çünkü. Genel yorumunuz da bence haksız. Ama siz zaten Nope (2022) filmine de benzer tepki vermiştiniz, o açıdan istikrarlısınız. Ne zaman bir Steven Spielberg filmi vizyona girse Türkiye’de gelen yorum belli: Spielberg’ün en kötü filmi!!! Bu yorum hiç değişmedi. Dış basınla sürekli ters düşme durumu. Olsun kutuplaştırıcı filmler olması harika, Spielberg daha önce de birkaç kez bölücü filmler yaptı: Indiana Jones and the Temple of Doom (1984), A.I. Artificial Intelligence (2001), War of the Worlds (2005), Indiana Jones and the Kingdom of the Crystal Skull (2008).
Indiana Jones and the Kingdom of the Crystal Skull (2008) iyi bir film mi :)
Indiana Jones and the Kingdom of the Crystal Skull (2008) merhum Roger Ebert filme notu: 3.5/4
https://www.rogerebert.com/reviews/indiana-jones-and-the-kingdom-of-the-crystal-skull-2008
Rotten 307 eleştirmen skoru: %77
Spielberg soyadı, Almanca kökenli olduğundan kelimeyi doğru telaffuz ediyormuşuz aslında.
Fire in The Sky’ın da gerçek bir hikayeden uyarlandığı iddia edildiğinden film, ilgi çekici gelmişti.
Işık demetiyle insan kaçıran, üzerlerinde deney yapan grileri ve uzaylı temasını konu edinen albümler yapan Hypocrisy’nin aynı isimli bir şarkısı da var.
Bu filme gitmeyi düşünüyordum aslında ama eleştirileriniz nedeniyle vazgeçtim.