Disclosure Day (2026) – Modası Geçmiş bir Uzaylı Filmi!

Steven Spielberg filmlerini çok severim. Bunu baştan söyleyeyim ki aşağıda yazacaklarım ustaya saygısızlık sanılmasın. Aksine, Spielberg benim sinema hafızamın en kalabalık odalarından birinde oturur.

Jaws’ı siyah beyaz televizyonda izleyip korkudan tuvalete bile gidemediğimi hatırlıyorum. Daha çocuğuz tabii, sanki köpekbalığı banyodan çıkacak. Video kaset furyası başladığında da ustanın bir sürü şahanesiyle karşılaştım. Duel’i yıllar sonra izledim, yine de gözümü ekrandan alamadım. Adam kamyonla gerilim kuruyor, kamyonla! Saving Private Ryan benim aldığım ilk DVD’ydi. 5+1 ses sistemimi öyle bir coşturmuştu ki, kendimi 2. Dünya Savaşı’na yedek kuvvet olarak çağrılmış gibi hissetmiştim.

Jurassic Park’ı izlediğimde askerde, acemi birliğindeydim. Hafta sonu çarşı iznine çıktığım gibi koşa koşa sinemaya gittim. Schindler’s List hem sarstı hem ağlattı. A.I. ise hâlâ dönüp dönüp izlediğim, içimi burkan futurist bir Pinokyo masalıdır.

Yani Spielberg benim için herhangi biri değil. Sineması büyüleyiciydi. Hatta çoğu zaman hâlâ öyledir. Filmografisi hazine sandığı gibi. Açıyorsun, içinden çocukluk, korku, macera, savaş, vicdan, baba meselesi, Amerikan rüyası, Amerikan kabusu ne ararsan çıkıyor.

Ama üzgünüm, Disclosure Day kötü film!

Bildiğin yorgun, bayat, naftalin kokulu bir uzaylı filmi. Spielberg’in adını afişten sil, geriye 80’lerde video kulüplerin alt raflarında duran, kapağı iyi ama içi pek parlak olmayan bir film kalıyor.

Disclosure Day’in en büyük problemi şu: Film kendisini çok önemli sanıyor. Sanki insanlık tarihinin en büyük sırrını açıklayacak, temas sinemasına yeni bir kapı açacak, bizi evrendeki yerimizle yüzleştirecek ama perdede gördüğümüz şey, yıllardır izlemekten bıktığımız “bizimkiler kaçar, hükümet kovalar” düzeni. Askerler gelir, helikopterler kalkar, biri “bunu halka açıklayamayız” der, birileri ormana doğru koşar, bilim insanı şaşırır, çocuk bir şey hisseder, yetkililer gerçeği saklar. Daha önce kaç kere izledik bunu?

blank

CGI efektler gerçekten kötü. Bunu Spielberg filmi için yazmak insanın içini acıtıyor ama durum bu. Artık Asylum filmlerinde bile zaman zaman daha eli yüzü düzgün efekt görüyoruz. Burada ise perdeye her dijital yaratık, her ışık, her büyük “vay be” anı düştüğünde film biraz daha küçülüyor.

Bir de müzik meselesi var. Spielberg neredeyse her sahnenin altına müzik döşemiş. Film susmuyor. Bir an olsun nefes almıyor. Hüzün mü var? Müzik. Gerilim mi var? Müzik. Gizem mi var? Müzik. Karakter kapıya mı baktı? Yine müzik. Seyirciye alan bırakılmamış oysa UFO hikâyelerinde sessizlik çok değerlidir. Bazen gökyüzündeki tek bir ışık, fonda çalan büyük orkestradan daha ürkütücüdür. Disclosure Day bunu unutmuş.

IMAX için de kendinizi paralamanıza gerek yok. Büyük perde bu filmi büyütmüyor. Bazı filmler IMAX’ta açılır, genişler, başka bir şeye dönüşür. Bu dönüşmüyor.

Asıl tuhaflık ise filmin etrafında dönen övgü bulutu. ABD’deki ön gösterimlere katılan bazı yabancı eleştirmenler neredeyse aynı cümlelerle filmi göklere çıkarıyor. En çok duyduğumuz laf da şu: “Spielberg’in en iyi filmi.”

Gerçekten aynı filmi mi izledik? Yoksa yine PR makinesi çalıştı, basın bülteni eleştiri kılığına mı girdi? Bizde ise hava bambaşka. Ben dahil filmi beğenen pek yok gibi. Cuma günü vizyona girdiğinde seyircinin ne diyeceğini çok merak ediyorum. Çünkü Disclosure Day, Amerikan eleştirmeniyle seyircinin arasını açabilecek filmlerden.

blank

İçimdeki küçük alüminyum folyo şapkalı adam, bu filmin tam da Epstein dosyalarının yeniden konuşulduğu (ve unutturulmaya çalışıldığı) bir dönemde önümüze atılmasını ve hep bir ağızdan övülmesini pek masum bulmuyor. “Uzaylı gerçeği açıklanıyor” hikâyesi, kamuoyunun dikkatini başka yere çekmek için fazla kullanışlı bir oyuncak değil mi? Bilmiyorum. Belki de sadece kötü bir Spielberg filmi izledik. Belki de Hollywood’un eski numarası yine çalışıyor: Gökyüzüne bakmamızı sağlayıp yeryüzündeki pisliği unutturmak. Don’t Look Up!

Film, gerçekten büyük bir sırrı açıklıyormuş gibi davranıyor ama perdede gördüğümüz şey, eski komploların, hükümet paranoyalarının, UFO klişelerinin yeniden paketlenmiş hali. Epstein skandalı gibi dünyanın bütün seçkinlerini rahatsız edebilecek karanlık bir dosya dururken, “aa bakın uzaylılar!” demek fazla tanıdık bir sis bombası kokusu taşıyor. Bu yüzden film sadece sinemasal olarak değil, zamanlamasıyla da tuhaf.

Komplodan uzaklaşıp sinemaya geri dönelim. Benim UFO filmlerinden beklediğim şey, sadece gökte ışıklar, gizli dosyalar, hükümet komploları değil. Bunlar artık türün hazır çorbası. Suyu koy, karıştır, ısıt.

Bu yüzden beni en çok sarsan UFO filmi hâlâ 1993 yapımı Fire in the Sky’dır. Orta bütçeli bir filmdi. Gişede patlamadı ama video kasetlerde, televizyon gösterimlerinde, ev sineması dolaşımında kendi seyircisini buldu. Bizde de bir ara Star TV’de döner dururdu.

Fire in the Sky, “uzaylı dostlarımız gelir, insanlığa bilgelik sunar” iyimserliğine pek yüz vermez. Temas fikrini romantikleştirmeden, uzaylıyı sevimli bir öğretmen, kozmik bir rehber, galaksiler arası Mevlânâ gibi sunmadan, daha rahatsız edici bir yerden bakar meseleye.

Çünkü evren gerçekten çok büyük. O mesafeleri aşmak, bildiğimiz anlamda bir canlı ömrüne sığacak iş değil. Zaten bazı bilim kurgucular da bunu söyler: Belki uzaylılarla değil, onların makineleriyle karşılaşacağız. Robotlarıyla, sondalarıyla, kendi kendini çoğaltan sistemleriyle. Von Neumann sondaları fikri bu yüzden ürkütücüdür. Karşımızda canlı bir varlık bile olmayabilir. Sadece görevini sürdüren bir makine… Daha kötüsü, o görevin ne olduğunu da bilmiyoruz. Onca yolu aşıp galaksiler arası kültür sanat etkinliği mi düzenleyecekler?

Tarih bize daha acımasız bir şey söylüyor. Üst medeniyet ile alt medeniyet karşılaştığında sonuç çoğunlukla dostluk olmamıştır. Çöküş, sömürgeleştirme ve kültürel imha, hastalık, yağma, aşağılanma ve asimilasyon olmuştur. Apocalypto’nun finalindeki gemiler bu yüzden çok ürkütücüdür. Ufukta görünen şey bazıları için keşif, bazıları için kıyamet.

blank

Disclosure Day’in asıl eksikliği burada. Film bu ağırlığı taşıyamıyor. Büyük laflar ediyor ama büyük düşünemiyor. Disclosure Day’de, Close Encounters of the Third Kind’deki hayret, War of the Worlds’teki panik, A.I.’daki melankoli, Jurassic Park’taki “gördüğüne inanamazsın ama inanmak zorundasın” duygusu yok.

Sonuçta Spielberg yine Spielberg. Bunu tartışacak değilim. Sinema tarihine adını kazımış, birkaç kuşağın hayal gücünü formatlamış bir yönetmenden söz ediyoruz ama büyük yönetmenlerin de kötü film çekme ihtimali vardır. Disclosure Day de o ihtimallerden biri olmuş. Steven Spielberg ve senarist David Koepp, sağlam bir oyuncu kadrosu ve yüksek prodüksiyon değerleriyle sığ, şişirilmiş, hayal gücünden yoksun ve sıkıcı bir bilim kurgu gerilim filmi yapmışlar.

Ben UFO sinemasında hâlâ Fire in the Sky’ın soğuk nefesini arıyorum. Çünkü beni ilgilendiren şey uzaylıların var olup olmadığı değil. Geldiklerinde bize nasıl bakacakları. Disclosure Day bazı sorular sormaya niyetleniyor gibi yapıyor ama cevabın kapısına bile varamıyor. Yine de gidin izleyin derim, kendi kararınızı kendiniz verin?

Murat Tolga Şen

Murat Tolga Şen

Murat Tolga Şen

Murat Tolga Şen, sinema eleştirmeni, senarist, oyuncu ve Öteki Sinema’nın kurucusudur. OFCS (Online Film Critics Society) üyesidir. Sinema yazılarına 2001 yılında DivxTR, ardından Divx Planet’te başlamış, 2005 sonunda Öteki Sinema'yı kurmuştur.

Yayıncılık kariyerine 90’lar radyo çılgınlığında Gölcük Mega FM ve Radyo Paradise başlamıştır. Salçalı Makarna adlı radyo şovunun yaratıcısıdır. İzmit Sabancı Kültür Tiyatrosu üyesidir.

2012-2023 yılları arasında Medyaradar’da televizyon sektörüne dair eleştiriler kaleme almış, 2014-2016 sezonunda Okan Bayülgen’in Dada Dandinista programında yazı grubunu yönetmiştir. 2017-2019 yılları arasında Antalya Sinema Derneği’ne danışmanlık yapmış, 2014-2023 döneminde Eğlenceli Cinayetler Kumpanyası’nda oyuncu olarak yer almıştır.

“Bir Notanın Hikayesi” belgeselinin senaristi, “Bir İz – Madımak” belgeselinin danışmanı ve “Agatha’da Cinayet” adlı tiyatro oyununun yazarıdır. Sinema yazılarına Öteki Sinema’da devam etmektedir.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

blank

Öteki'den Haber Al

Buna da Bir Bak!

blank

Chronicle (2012)

Chronicle, ciddiye almadan izlenecek oyalayıcı bir fantezi ancak Found footage’ın
blank

The Thing (2011)

Öncelikle korktuğumuzun aksine The Thing bir yeniden çevrim değil, 1982'de