Alkan Avcıoğlu’nun tamamı yapay zekâ ile kotarılan ilk uzun metrajlı belgesel olma özelliği taşıyan filmi Gerçek Ötesi (Post Truth, 2025), Herzog’un “esrik hakikat” anlayışını benimseyen fevkalade özgün bir belgesel.
Yeşilçam’ın seks furyasına baktığımızda, sadece müstehcenliği değil; bir toplumun modernleşme sancılarını, köyden kente göçün travmalarını, sınıfsal öfkenin mizaha ve cinselliğe bürünmüş hâlini görürüz. O filmler, perdeye yansıyan bedenlerden ibaret değildi; bastırılmış bir toplumun kendini görme biçimidir. Her erotik diyalog, aslında politik bir
Parçalı Yıllar, Yeşilçam’ın lanetlenmiş sayfalarına cesurca bakan bir film. Bu toprakların sinema tarihine sızmış ama hep halının altına süpürülmüş bir dönemi, yoksul bir tiyatrocunun gözünden yeniden okumaya çalışıyor.
Sahibinden Rahmet, güçlü bir fikirden doğmuş, samimi bir çabanın ürünü. Ne tamamen başarılı ne de başarısız; daha çok “yolda bir film.” İlk yarısındaki sahicilik, oyunculuklardaki doğallık ve özellikle Cem Yiğit Üzümoğlu’nun derinlikli performansı filmi yukarı taşıyor.
Tayfun Belet’i bu girişiminden dolayı kutlarım. Çünkü bu ülkede Sabiha Sertel gibi kadınları anlatmak hâlâ cesaret istiyor. Belgeseli mükemmel değil ama samimi. Eksikleriyle, aceleleriyle, sade diliyle bile bir şey başarıyor: Sabiha Sertel’in adını yeniden dolaşıma sokuyor.
“Kanto”, ilk bakışta klasik bir gelin–kayınvalide çatışması gibi açılıyor. Ancak hikâye derinleştikçe, mesele kadınların birbirine miras bıraktığı sessiz suçluluk duygusuna dönüşüyor. Kayınvalide ortadan kaybolduğunda, film bir tür psikolojik çözülmeye evriliyor.
“Tavşan İmparatorluğu”, çocukluğun hayal gücüyle devletin bürokratik gerçekliği arasında sıkışan bir isyan hikâyesi. Büyümeden önceki son çığlık belki de.
Antalya Altın Portakal’ın sessiz ama sarsıcı filmlerinden biri: Şeyhmus Altun’un ilk uzun metrajı Aldığımız Nefes. Türkiye-Danimarka ortak yapımı olan film, bir kimya fabrikasındaki patlamayla açılıyor. Duman, alev, panik… Sonra sessizlik.
Dehşet Bey, biçim olarak modern, ruh olarak anımsız. Murat Menteş’in edebi mizahını ve Kutlukhan Perker’in grafik zekâsını sinemaya çevirmeye çalışan film, “Türk John Wick’i” etiketiyle pazarlansa da aslında ulusal aksiyon sinemasının neden köksüzleştiğini göstermesi bakımından sosyolojik bir vaka niteliğinde.
Gülten Taranç’ın Dedemin Evi belgeseli, ilk bakışta kişisel bir aile hikâyesi gibi görünse de, derinlemesine incelendiğinde Türkiye’nin toplumsal belleğine açılan çok katmanlı bir kapıya dönüşüyor. Bir evin duvarları arasında yankılanan sesler yalnızca bireysel geçmişi değil, kolektif hafızanın da kodlarını taşıyor.
Eşkıya, popüler melodramın (sadakat/ihanet/özveri) nabzını, 90’ların neo-noir kent şiddeti ve endüstriyel ölçekte parlatılmış görsel-işitsel estetikle alaşımlar. Bu sayede Yeşilçam’ın duygusal arketipleri, çağdaş biçimle yeniden dolaşıma girer; seyirciyi salona çeken, tam da bu “tanıdık duygunun modern kabuğu”dur.
Çiçek Abbas filmi alternatif bir etik önermez; yer değiştirmeyi ödüllendirir. Abbas başka türlü davranabilir miydi? Evet—ama bunun için filmin evrenine “yer değiştirme” yerine “kurum değiştirme” hamlesi girmeliydi: Kollektif işletme, hat kooperatifi, emek rejimi dönüşümü… Romantik değil, zahmetli. Yeşilçam buna pek hevesli değildir; çünkü
Sevdiğim sinemacılardan Pelin Esmer'in son filmi O da Bir Şey mi'yi 32. Adana Altın Koza Film Festivali'nde izledim. Her zamanki gibi, iyi yazılmış, hassasiyetlerle dolu zarif bir film.
Bu hikâyeden bir tekno-gerilim çıkar mıydı? Evet. Ama Algoritmaya Biat Et bunu beceremiyor. Çünkü meseleye yaklaşımı yüzeysel. Filmin yarısı yapay performanslarla, diğer yarısı da internette rastlayabileceğiniz komplo videolarının yeniden çevrimi gibi akıyor. Bir süre sonra sıkıcı bir YouTube tüneline düşmüşsünüz gibi hissediyorsunuz.
“Ev” filmi üzerine düşündüğümde, bana ilk çarpan şey şuydu: sinema burada yalnızca bir sanat formu değil, bir tanıklık biçimi. Orhan Eskiköy’ün kamerası Karasu ailesinin çadırına girdiğinde, aslında bir evin ne olduğunu, ne olmadığını ve ne olabileceğini sorgulatıyor.
Türk sineması, taşranın dar sokaklarında, küçük insanların büyük hayallerinde defalarca gezindi. Ama bu kez elimizde daha tuhaf, daha “uçuk” bir hikâye var: seyyar köfteci Kadir’in gökyüzü tutkusunu anlatan Uçan Köfteci.
Tayfun Pirselimoğlu, bir zamanlar Türkiye sinemasında farklı bir sesin temsilcisiydi. İdea ise bu sesin artık kendi yankısında boğulduğunu gösteriyor. Bu yüzden film, yalnızca bir başarısızlık değil, aynı zamanda Pirselimoğlu sinemasının geleceğine dair de kaygı verici bir işaret.
Cinema Jazireh, hem biçimsel tercihlerinde hem de anlatısında “eksik bırakılmış” hissi uyandırıyor. Elindeki güçlü malzeme –Afgan çocukların bedel ödeyen hayatları– tek başına çok daha sarsıcı bir film yaratabilirdi.
Gündüz Apollon Gece Athena, 1980 sonrası “travma sineması”nın bir devamı sayılabilir; ancak mitolojik öğeleri aktif biçimde kullanması, filmi klasik politik sinema çizgisinden ayırıyor. Yaşadığımız ülkedeki politik hafıza aynı zamanda acı hafızamız. Onlardan gayrı bir şey anlatmak çok mümkün değil. Gözaltında kaybolanlar, Gezi