Filmde her şey mevcuttur, fakat hiçbir şey tehlikeli değildir. Evet, Hayır, Belki, tekil bir başarısızlık örneğinden çok, platform çağının romantik komedi anlayışının tipik bir
Gündüz Apollon Gece Athena, 1980 sonrası “travma sineması”nın bir devamı sayılabilir; ancak mitolojik öğeleri aktif biçimde kullanması, filmi klasik politik sinema çizgisinden ayırıyor. Yaşadığımız ülkedeki politik hafıza aynı zamanda acı hafızamız. Onlardan gayrı bir şey anlatmak çok mümkün değil. Gözaltında kaybolanlar, Gezi
Abuzer Kadayıf (2000) da benim nazarımda ilginç bir fikirle başlayan, umut vaat eden ama bu ilginç konuyu yeterince incelikli olarak işleyemeyen, keçiboynuzu gibi bir film.
Türk sinemasında tür filmi çekmek hâlâ cesaret işi. Hele ki kısıtlı bütçeyle, seyircinin gözü yabancı yapımlara alışmışken, bilimkurgu-aksiyon karışımı bir proje kotarmak ciddi bir meydan okuma. İşte Tehlikeli Bölge, tam da böyle bir denemenin ürünü.
Atıf Yılmaz’ın yönettiği 1969 yapımı Menekşe Gözler, yerleşik Yeşilçam melodram kalıplarına bilinçli bir meydan okuma sergiler. Safa Önal’ın ödüllü senaryosuna sahip film, tipik bir “kötü adam” barındırmaz; hikâyede belirgin bir antagonist yoktur.
Aşk Dediğin Laf Değildir, güldürmeyen ama düşündüren bir “mutlu son” ile biter: Sınıflar yerli yerinde, hayat kaldığı yerden devam eder. Film, bize sınıf gerçeğinin kalıcı, aşkın ise bu gerçek karşısında kırılgan olduğunu anlatır. Yeşilçam’ın toz pembe hayallerinden uyanmak belki keyifsizdir, ama bazen
Başka Tren Gıdı Gıdı, bir manevra lokomotifinin çektiği birkaç vagondan ibaret işçi servis trenini anlatır gibi görünse de asıl hikaye Gıdı Gıdı treninden Sümerbank’a, Sümerbank’tan Devletçiliğe, Devletçilik’ten Cumhuriyet ve Atatürk’e doğru akarak yatağını buluyor.
Evcilik, Antalya’da, Altın Portakal'da izlemekten en keyif aldığım film oldu. Ümit Ünal’ın ustalığı, hikayeyi sanki bir satranç oyunu gibi kurguluyor. Her hamle, bir sonraki çatışmaya zemin hazırlıyor. Yönetmeni ben olsaydım, finalde daha karanlık bir köşeye sapmayı tercih ederdim ama ben bu filmin
Eroğlu Kızlar Orkestrası’nın zamanla unutulmaya yüz tutmuş hikayesini yeniden gün ışığına çıkaran Musa Ak ve Hasan Basri Özdemir, "Bir Orkestranın İzinde" adlı belgeselle izleyiciyi geçmişe doğru nostaljik bir yolculuğa çıkarıyor.
Ceylan Özgün Özçelik, yönetmenliğini üstlendiği On Saniye ile elindeki malzemeyi, malzemenin de izin verdiği oranda kullanmayı başarıyor. Ancak film boyunca vaat edilen gerçek anlamda bir gerilim ve çatışma beklentisi karşılanamıyor ve anlatının derinleşemeyen hali, biraz hayal kırıklığı yaratıyor.
"Hakkı," Ege'de, dünya mirası listesinde yer alan antik bir kentin kalıntıları üzerine kurulu küçük bir kasabada, mütevazı bir hayat süren Hakkı’nın hikayesini anlatıyor.
Şurası bir gerçek ki Nuri Akıncı, farklı bir motivasyonla da olsa, bir filme iki ilki; hem ilk westernimizi hem de ilk Decameron uyarlamamızı sığdırmayı başarmış!
Sayara, erkek şiddeti sonucunda zarar gören, kaybolan, yaşamını yitiren kadınların yaşamını, seçimlerini ve görünüşünü didik didik etme halinin ve bir çırpıda adalet talebi hakkında hüküm verme refleksinin adaletsiz şiddetini seyircinin yüzüne bir şamar gibi çarpıyor.
Gördüğünüz üzere Bizim Mahalle, tatsız, tuzsuz, eğlencesiz, fakir ve trajik bir mahalle. 9/8’liğe paramız yetmediği için 7/8’lik ritm ile eğleniyoruz efendim. Sağlıcakla kalın!
“Kara Kafa, dost ülke Almanya’nın onuru ile oynadığı için hem Türkiye’de gösterimi hem de yurt dışına çıkarılması yasaktır.” Böylesi deneysel bir filmin herkes tarafından mutlaka seyredilmesi gerektiğine inanıyorum. Hiç değilse, başına gelen onca badirenin hatırına. Ne dersiniz?
Hayat’ta daha önceki Zeki Demirkubuz filmlerinde yer alan temaların birçoğu var. Ama Demirkubuz’un bu filmdeki bazı karakterleri yapılandırma tercihleri ve bazı olayları anlatma biçimiyle sinemasında birçok “ilk”in yaşandığına şahit oluyoruz.
Derviş Zaim’in Kıbrıs’ın ünlü dolandırıcısı Mustafa Serttaş’ı anlattığı Tavuri (2023), Türk sinemasında pek rastlamadığımız ölçüde özgün ve yaratıcı bir belgesel. Tavsiye ederim.
Kör Noktada merak duygusunu sürekli diri tutan, anlatımı dinamik, ritmi yüksek bir film. Michael Haneke’nin Cache ve Francis Ford Coppola’nın The Conversation filmlerini anımsatan bir muamma anlatısı var.
Yönetmenliğini ve senaristliğini Önder Esmer’in, yapımcılığını ise Matthias Kyska’nın yaptığı Aşk, Ateş ve Anarşi Günleri: Türk Sinemateki ve Onat Kutlar (2023), Türk Sinemateki’ni ve kurucularından Onat Kutlar’ı anlatan bir belgesel.
Son yıllarda karakterleri konusunda bu kadar kafası karışık bir ikinci film izledim mi, inanın bana, hatırlamıyorum. Do Not Disturb, önce güzel ve umut verici denizlere açılmış, sonra maalesef karaya oturmuş bir film, tıpkı Ayzek gibi.
Öldüren Darbe Karate, filmde olmayan kanlı ve erotik kareleri afişine taşıyarak izleyicisini avlamak, ismiyle aksiyonsever ve şiddetperverlere “gel gel” yapmak için tüm yeter ve gerek şartları yerine getiriyor.