Osman Cavcı Yazıyor: Turşu Suyu İçen Yönetmenin Projesi

Beylikdüzü’nde oturduğum vakitlerde meşhurlardan ve sinemadan hoşlanan bir kızla tanışmıştım. Aslında bir yolunu arayıp tutunmaya çalışan bir deliydi. Facebook ‘a girer, profilinde sinema ve aktör yazan kim varsa eklerdi ve onlarla tanışırdı. Samimi olduğumuzda bana çok güldüğüm bir hikâye anlatmıştı…

Bir gün Facebook’tan biriyle tanışıyor, adamın profilinde senarist, yönetmen yazmakta. Adamı eve davet ediyor. Adamı tanımadım. Ama kız “şöhret rejisörün yatak odasından geçer” sazanlarından. Şöhret olmak için her şeyi yapacak yani.

Böyle bir sürü macerasını bana acılar çektirerek anlatmıştı. Çoğu ipe sapa gelmez adamlar, üçkâğıtçılardı. ”Yeter anlatma“ diye yalvarmıştım. Fakat son anlattığı öykü ilgimi çekti.

Anlattığına göre adam ciddi biri. Yine tanımadım ama. Eğer ciddi ise bu kızla ne işi var. Belli ki şöhreti yatak odasından yaratacak. Olabilir, belki de âşık olmuştur. Güzel bir kızdı.

Neyse, adamın senaryosu var, bizim kızı evde çalıştırmaya başlıyor. Senaryo şöyle (hikâyeyi kız sonra bana anlattı): Kocası kahvede kumar oynayan hayırsızın biri. Kız evlere hizmetçiliğe gidiyor. Köylü gibi konuşuyor ama güzel. Ona köylü rolünü çalıştırmış biraz. “Geliyom, yapıyom, bizim herif kayfede kumar mı ne oynuyoo” gibi replikler var. Yok, adam ciddi.

Ama kızın evine hep akşamları gidiyor, hatta gece kalıyor. Aralarında hiçbir şey yok henüz.

Fakat bir gün turşu suyu içip gitmiş. Kız bana anlattı: “Nasıl turşu kokuyor bilemezsin, dayanamıyorum, gir banyoya duş al dedim, çok alındı. Ertesi buluşmamızda parfüm deposunu patlatmış gibiydi.”

İşte böyle romantik bir adam; turşu suyu içip hoşlandığı kadının evine gidiyor.

Köylü hikâyelerini oldum olası sevmem. Romancılar, öykücüler de dâhil. Alerjim var. Şalvar, çeşme, yalak, ağa, kahve, eşek, koyun, köpek, çoban, deli, sazlık, saz, buğday, samanlık, düğün, tüfek, jandarma…

Yeşilçam’da çok işlendi. Nuri Sesigüzel, Yıldıray Çınar, Susuz Yaz, Yılmaz Güney filmleri, kötü adam Erol Taş, Fatma Girik filmleri, Adana filmleri, Çukurova… Günümüze kadar gelmiştir. Günümüzde Nuri Bilge’nin köy, kasaba filmleri; Mayıs Sıkıntısı, Ahlat Ağacı.

Yüksel Aksu filmleri biraz dalga geçer, severim. Entelköy Efeköy’e Karşı falan. Ama Antalya’da tartışılan “Bozkır” filmi… Hikâyesi köy olan filmler hâlâ devam etmekte. Filmin konusu sadece 5-6 kelime: “Köy, baraj, baba, mezar, oğul, hesap.” İzlemezler.

Yalçın Küçük’ün söylediği bir şey var: “Köy enstitüleri başta iyiydi ama sonra oradan yetişenler köylerine dönüp köylüyü eğiteceklerine, şehre gelip halka köylülüğü aşıladılar.“

Yeşilçam’da da köy filmlerini aşkla çekenler vardı. Bunların başında Yavuz Yalınkılıç gelirdi. Köy filmlerine bayılırdı. Senaryosuz film çekmeye bayılan Yalınkılıç’ın filmlerinden sahneler hatırlarım. Bir köy düğünü vardır. Uzun uzun çekmiş, birebir, biraz da metraj hesabı. Köylüler içmez, sadece düğünlerde alkol alırlar ve havaya ateş ederler. Bu sırada kazayla gelin vurulur. Filmin adını hatırlamıyorum.

Köyde film çekmek ucuzdur. Mekân, elektrik parası yok. Yemek ucuz. Zaten ikram. Biraz da böyle prodüksiyonlar.

Ya köy western filmlere ne demeli? Anadolu’da kovboylar dolaşıyor. Kelebek kapılı kahveler, Meksika şapkalı adamlar var. Spagetti western filmlerin Anadolu versiyonu; erişte westernler.

Pornografik filmler bile yapıldı: “Köylü Kızı”. Hatta belediye başkanına teşekkürlü jenerik sonradan olay oldu. Bütün oynatmışlar. Yasemin Ünlü diye bir kız oynamıştı, yanlış hatırlamıyorsam.

Eski filmlere ve özellikle seks filmleri dönemine baktığımızda hep köylüler şehre gelip dolandırılırdı. İlk geldikleri sahnede sırtında yatak yorgan, elinde saz ve sımsıkı sarıldıkları bir heybe vardı. Ya miras için gelirler, ya iş için. Filmler öyle başlardı. Sonra bir uyanığa rastlarlar ve pavyona gidip şarkıcıya âşık olurlardı. Sonra da bütün parayı kaybederlerdi ama şereflerini asla. Şeref dedikleri şey köylülük gibi, bozulmazlar asla. Şehir kötüdür. Herkes kötüdür.

Yılmaz Güney “Arkadaş” filminde zenginlerin havuzuna girmez. 39 derece sıcakta kazakla dolaşır. Havuza giren kadınlara “orospu” der, kocalarına “pezevenk”. Filmin sonunda da saçı uzun genç adamı uyarır: “Bu saçı keseceksin arkadaş.“

İbrahim Tatlıses aynı hikâyeden çakma bir film yapmıştır. O da benzer şeyler söyler. Havuzun kenarında çiğ köfte yapar, burjuvalar giderek İbo’ya saygı duyar.

Neyse bizim turşu suyu içen yönetmen, adını asla bilmediğim kişi, sadece öyküsünü dinlediğim adam, kayıplara karışıyor. Kim bilir belki hâlâ proje kuruyordur. Beylikdüzü’nün lüks rezidanslarında zaten belli bir hayat yaşayan kızın bile mizah konusu oluyor. Turşu suyu yerine rakı içip gitseydi, belki de bütün arzularına kavuşacak, hatta bu motivasyonla o projeyi hayata geçirecekti. Köylülük başa bela!

Yazar hakkında: Osman Cavcı

1962 yılında İstanbul'da dünyaya gelen Cavcı, tiyatro sanatçısı İsmail Cavcı' nın oğludur. Baba mesleği olan tiyatroya olan aşkı 1972' de bir turnede (İzmir Turnesi) başlamıştır. Daha sonraları Ertem Eğilmez ile tanışmasının ardından 1981 yılında sinemaya adım atmıştır. İlk sinema filmi Ertem Eğilmez'in yönettiği Hababam Sınıfı Güle Güle'dir. İlk sinema filminden sonra Türk filmlerinde rol almaya devam etmiş, Muhsin Bey filmi ile genç yaşta kariyerinin zirvesini yakalamıştır. Muhsin Bey'de organizatör Muhsin Kanadıkırık'ın genç yardımcısını kendi adıyla oynamıştır. Filmdeki bu rolüyle geniş kitlelerce tanınmıştır.

Bak bunu da seversin...

Osman Cavcı Yazıyor: Benim Öğretmenim Kel Mahmut

Osman Cavcı yazıyor: Benim öğretmenim Kel Mahmut. Evet, Hababam Sınıfı’ndan bahsetmiyorum. Münir Özkul’u kastediyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir