Sahici ve Dengeli: Sound of Metal (2019)

Hayattaki en büyük korkularımdan biri, kör olmaktır. Yakınlarım bunu iyi bilir. Bu korkunun en büyük nedeni, görme engelliyken başkalarına muhtaç olma durumu ya da artık gelir elde edememe riskiyle karşı karşıya kalmaktan çok, kendimi tanımladığım şeyi, beni ben yapan şeyi büsbütün yitirecek olmam. Yani bir daha film seyredemeyecek olmam. Ben sinema yazarıyım, izlemek için, okumak için görmeye ihtiyacım var. Sound of Metal filminde bir heavy-metal grubunun bateristi olan Ruben’in başına gelen de tam olarak bu. Salt bir işitme kaybı değil Ruben’in yaşadığı. Onun kendini tanımladığı şeyi (müziği/tutkusu/sanatı/mesleği) ilelebet kaybetme riskiyle yüzleşmesini seyrediyoruz. O nedenle film daha ilk işitme kaybı sahnesinden itibaren beni çabucak kollarına aldı. Ruben’in kazdıkça büyüyen çukurunda kendi korkularımla yüzleştim.

“Bir tel kopar, âhenk ebediyyen kesilir” der bir şiirinde Yahya Kemal. Ruben’in hayatında böyle bir şey oluyor ve hayatının o âna kadarki ahengi geri dönmemecesine kesiliyor. Dev bir travma. Evet, gördüğümüz kadarıyla Ruben’in ekonomik durumu pek parlak değil, iki kişilik bir metal grubu var, grubun solisti ve gitaristi Lou aynı zamanda Ruben’in partneri. Mutlular. Ülke çapında bir turneye çıkmışlar, karavanda yaşıyorlar. Doğru düzgün bir gelirleri yok ama yine de minik ama onun olan bir dünyası var Ruben’in. Kendini tanımladığı şey, bu tarz bir hayat. Kökleri olmayan, oradan oraya sürüklenen mutlu bir yaprak gibi o. Onun yaşam biçimi bu, müziğin ritmiyle sürüklenmek… Ve gün geliyor bu yaprak, yolda bir yere sıkışıyor.

Kara film (film noir) tarihinin en önemli filmlerinden biri, John Alton’un benzersiz bir chiaroscuro (kontrasta dayalı bir gölgelendirme tekniği) kullandığı The Big Combo’dur (1955). Bu filmde Brian Donlevy’nin canlandırdığı Joe McClure mafya tarafından köşeye sıkıştırılır. İki tetikçinin elinde birer makineli tüfek vardır. Katledilmek üzere olduğunu anlayan McClure, tetikçilerin patronu Bay Brown’a hayatı için yalvarır. Bay Brown McClure’un yanına gelir ve şöyle der: “Senin için üzgünüm Joe, o yüzden sana bir iyilik yapacağım. Kurşunları duymayacaksın.” Ardından işitme engelli Joe’nun işitme cihazını çıkartır. Ses birdenbire kesilir. McClure ne duyarsa biz de onu duyarız, yani hiçbir şey! Ve tetikçileri makineli tüfekle yaylım ateşe başlarlar. Sessiz bir katliama tanıklık ederiz. Bu teknik uzun yıllar sonra Sam Mendes’in gangster sineması şahikası Road to Perdition’da (Azap Yolu, 2002) kullanıldığı zaman çok beğenilmişti ama kökleri çok daha eskiye dayanır. Sound of Metal’i değerli kılan en önemli teknik özelliklerden biri de bu. Kritiğimize ustaca kullanılan bu ses tekniğiyle başlayalım.

Filmin birçok özelliğini çok sevdim, en başta da müzik ve ses kullanımını, burada emeği geçen insanları ne kadar övsek az. Ruben, sesin/bestenin sözlerden/güfteden daha önemli bir yer tuttuğu bir müzik türünün sanatçısı. Yüksek ses onun için hayati öneme sahip, sessizlikse ölmek demek. Sound of Metal bize bu ses/işitme kaybını önce yavaştan hissettiriyor. Belli belirsiz, muğlak seslerle tanışıyoruz. Önce bir şarkının sözleri çok da net anlaşılmamaya başlanıyor. Daha sonra ani ses yitimi, bir nevi şoklama yaşıyoruz. Sadece Ruben’in değil, bizim de sesi yitirdiğimiz birçok sahne var. Yönetmen Darius Marder ses üzerinden geçiş anları inşa etmeye başlayıp, karakterin içinde bulunduğu yeni ortama/dünyaya yabancılaşmasını etkili bir sinema diliyle yansıtıyor. Sesi bir köprü olarak kullanıyor. Bazen Ruben’in kulaklarıyla işitiyoruz, bazen ortamda sanki biz de yer alıyormuşuz gibi (Tanrı-kulak) duyuyoruz çevredeki sesleri. Onun neyi yitirmekte olduğunu kavramamız kolaylaşıyor, ürkütücü bir özdeşleşme yaşıyoruz. Örneğin, kendisine seçenek olarak sunulan implant tedavisinin, Ruben’in (ve bizim) beklentilerini karşılayamadığını anladığımız sahne sahiden iç burkucu. Ve bunu sadece ses ile, daha doğrusu az/bozuk ses hatta sessizlikle yapıyor Marder. Film boyunca Ruben’in yıkımına ortak oluyoruz.

Ruben başlarda doğal olarak panikliyor ve “yeni normal” travmatik bir deneyim şeklinde tezahür ettiği için bir tür inkâr aşamasına geçiyor, ancak burada Marder melodram öğelerine yaslanmaktan ustalıkla kaçınıyor. Bu da filmin diğer bir başarılı yönü. Sound of Metal sulugöz numaralarına prim vermeyen, kolaycılıktan kaçınan bir drama ve Ruben’in yalnızlaşmasını sadece ses üzerinden vermeyi tercih ediyor. Ruben’in sevgilisi Joe, menajeri, yardım aldığı sağlık personeli (eczacı, doktor vs.) ya da merkezin yöneticisi Joe duygu sömürüsünden kaçınan, gerçekçi portreler olarak çizilmişler. Destek merkezini finanse eden Kilise’nin bile herhangi bir beklentisi yok, bunu daha çok bağımlılıkla mücadele kapsamında yürüttükleri bir tür hayır faaliyeti olarak görüyorlar. Kimse ana karakterimizi amiyane tabirle “satmıyor”, aşağılamıyor, dışlamıyor, yalnız bırakmıyor; Ruben’i yalnız bırakan yegâne şey işitme yetisi. Filmin son derece gerçekçi, yalın ve çarpıcı bir öyküsü var; gücünü buradan alıyor. Sadece eski Ruben’in yerini yeni Ruben’in alışını seyrediyoruz. Bu bir müzisyen filmi ya da metal filmi değil, bu bir kucaklaşma filmi. Bu bir kabullenme filmi, dramatik kırılma anından sonra ortaya çıkan yeni durumun yüceltildiği klasik bir “aydınlanma” draması değil. Tabii Ruben mevcut seçenekleri (müzik aletleri dahil tüm malvarlığını kaybetmek pahasına) tükettikten sonra bu dönüşüm eşiğine/aşamasına geliyor ama olsun (ki bu filmi sahici kılan bir tercih), yeni bir insanın doğuşuna tanıklık ediyoruz.

Filmde Paul Raci’nin müthiş bir sadelik ve inandırıcılıkla hayat verdiği Joe karakteri kilit bir öneme sahip. Ruben’e sessizlikle barışmayı, bazı şeyleri olduğu gibi bırakmayı (var olduğu hâliyle kabullenmeyi) bilgece öğreten Joe oluyor. Joe ne yaptığını bilen, taviz vermemekte kararlı, otoriter biri. Ruben’e baba şefkati falan gösterdiği yok, film asla o yola sapmıyor. İşitme engelli olma hâliyle barışık yaşamayı, bu yeni durumla yüzleşmeyi öğretmeye kararlı. Amerikan filmlerinde pek rastlamadığımız türden bir karakter bu. Paul Raci’nin sağır bir anne-babanın oğlu olarak büyüdüğünü, 25 yıl boyunca işaret dili eğitmeni olarak hizmet verdiğini öğrendiğimde şaşırdım ama bu yıl Oscar’a aday gösterilirse şaşırmam, müthiş oynamış (ya da “yaşamış” demek daha doğru). Aynı durum Riz Ahmed için de geçerli.

Riz Ahmed büyük oynamadan, kendini paralayıp oradan oraya atmadan (ve kimseye fiziki zarar vermeden, bağırıp çağırmadan, uyuşturucuya dönmeden, intihar girişiminde bulunmadan, kendini öldürmeden) olağanüstü bir performans ortaya koymuş, rol verdiği kişiliğe âdeta ruh üflemiş. Ses tonundaki iniş çıkışlar bir yana, sadece gözleriyle bile birçok sahneyi tek başına anlamlı kılmayı başarmış. Yaşadığı duygusal çöküntüyü ilk kriz anından eczanedeki sahneye, implantları ilk kez denediği sahneden son saniyedeki bakışına kadar taşıyan müthiş bir oyunculuk gövde gösterisiyle karşı karşıyayız. Ahmed sadece durup bakarak bir sahneyi derinleştirip ona yeni katmanlar ekleyebiliyor. Basit jest ve mimiklerle Ruben’in çöküşünü, direnişini/mücadelesini ve en nihayetinde işitme kaybına kadar onu o yapan her şeyi geride bırakıp belli belirsiz bir geleceğe teslimiyetini bize yansıtmayı beceriyor.

Sound of Metal, gerek ses kullanımındaki yalınlıktan gerekse oyunculuklarından güç alan sahici, dengeli ve kaybıyla ya da korkusuyla özdeşleşme yaşarsanız etkisi katmerlenen bir drama. Ağlak sahnelerden medet ummayan; insanı yaşamın özündeki güzelliğe, elde olanın kıymetine odaklanmaya iten sade ama bilgece bir film. Tavsiye ederim.

Öteki Sinema için yazan: Ertan Tunç

Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir