To Love or Kill: Man vs Animal (1995)

Yabancılaşmış İnsanın Hayvana Bakışı

“İnsanları öz benliklerinden uzak tutmaya gerek yoktur; insanlar gelişen teknolojiyi “taparcasına sevecek”, gerçek kimliklerinden uzaklaşarak makineleşen kapitalist bir dünyanın pasif bir parçası haline gelecektir.” (Aldous Huxley)

İngiliz yapımcı Antony Thomas tarafından yazılan ve yönetilen “To Love or Kill: Man vs Animal” (1995) isimli belgesel, çeşitli başlıklar altında insan-hayvan ilişkisini anlamaya ve anlatmaya çalışırken hayvanlara bakışımızın ne kadar tutarsız olduğunu ortaya koymuştur. Bu yazıda, insanlar ile hayvanlar arasındaki ilişkinin psikolojisini inceleyen bir antrozoolog olan Hal Herzog’un “Sevdiklerimiz, Tiksindiklerimiz, Yediklerimiz” (2019) isimli kitabından hareketle belgeselde yer alan birkaç başlığa değinmeye çalışacağım.

Bölüm 1: Kötülük

Çocuk istismarcıları, hırsızlar, katiller ve tecavüzcülerin bulunduğu bir hapishanedeki azılı suçlular arasındaki şiddetin ve saldırganlığın azaldığını söyleyen belgesel, bunu sağlayan şeyin hapishane yönetiminin mahkûmlara hayvan besleme izni vermesinden kaynaklandığını iddia ederek başlıyor. Günün belirli saatlerini hayvanlarla geçiren mahkûmların hayatlarında gerçek bir “anlam” bulduklarını söyleyen belgeselde, bir tecavüzcü kuzuları severken, bir katil tavuklara yem verirken, bir başkası ise ortalığı temizlerken görülür. Buranın bir hapishane olduğunu bilmesek, bu iri kıyım adamların bir çiftlikte veya bir köyde hoşça vakit geçirdiklerini söyleyebilmek mümkündür çünkü ailelerinin bile terk ettiği ve hayatlarında belki de ilk kez bir hayvan ile bu kadar yakından ilişki kuran bu insanların gerçek bir huzur buldukları yüzlerinden okunabilmektedir.

blank

Bir sonraki sahnede “avlanarak” öldürülen geyikler, kıyafet giydirilerek sirklerde oynatılan ayılar, süslü tüyleri taranmış ve “tırnaklarına” oje sürülmüş köpekler, laboratuvarlara hapsedilmiş maymunlar, zalimliğin dik alası boğa güreşleri ve kesilmek üzere mezbahalara götürülen domuzlar kısa kısa gösterilir. Bu kez roller değişmiştir. Belgeselin başlangıcında, hapishanedeki “kötü” adamların hayvanlara iyi davrandıkları görülürken, hemen ardından gelen bu sahnelerde “sıradan” insanlar hayvanlara “kötü” davranmaktadır. Bütün kültürlerde hayvanlara kötü davrananların, insanlara da kötü davranacaklarına inanılmıştır. Oysa hayvanlara iyi davranmanın gerekliliğinin nedeninin insanlara iyi davranmak olarak ilan edilmesi türcülüktür. Hal Herzog kitabında, bazı araştırmacıların çocukluk çağında hayvanlara yapılan eziyetin genellikle yetişkin suçluluğuna giden yoldaki ilk adım yerine geçtiğine ikna olmuşken, bazılarının onlar kadar emin olmadıklarını yazar. Çocukluğunda, arkadaşlarıyla birlikte yılan toplayan ve topladığı yılanları bir kovaya koyup üzerlerine kaynar su döktüğünü anlatan bir arkadaşım vardı. Yılanların çığlık attığını “duyabildiğini” ve aklına geldiği geceler hala uyuyamadığını söylerdi. “Çocuklukta” yapılmış bu denli kötü bir davranış biçimi duymasam da, kendisinin şu an gayet ılımlı birisi olduğunu söyleyebilirim.

“Hayvanlara yapılan eziyet yaradılıştan mı, yoksa yetiştirilme biçiminden mi kaynaklanır? Birtakım bilim insanları gaddarlığın kökeninin evrim tarihimizde, özellikle de avlarını parça parça etmekten zevk alan atalarımızın gerçeğinde bulunabileceği kanaatindedir. Gelgelelim diğerleri, insan yavrularının yaradılış icabı sevecen olduklarını ve hayvanlara yönelik duyarsızlığın avcılığı ve et yemeyi teşvik eden bir kültür tarafından zihnimize aşılandığı fikrini savunurlar.” (Hal Herzog, Sevdiklerimiz, Tiksindiklerimiz, Yediklerimiz)

Kamerasını İspanya’daki boğa güreşlerine çeviren belgesel, seyircilerin çıkardığı gürültüden korkmuş ve üstelik kanlar içindeki bir boğayı ekranlara getiriyor. İnsanların kan kaybeden boğaya irili ufaklı oklar fırlatmaya devam ettiği, isabet eden her okun çılgınca alkışlandığı yaklaşık iki saat süren bu acımasız “eğlenceden” sonra boğa tüfekle vurularak öldürülüyor. Hayvana reva görülen bu zulmün gözler önüne serilmesinin ardından canlı canlı kale burçlarından yere atılan atlar, ayaklarından bağlanarak baş aşağı sarkıtılan kafaları kılıçlarla uçurulan tavuklar, geceleri boynuzları yakılıp sokaklara salınan boğalar sırayla gösteriliyor. Bütün bunları “inançlarının” gereği olarak yapan insanlar, kendilerini “yarattığına” inandıkları Tanrı’nın karşısına hangi yüzle çıkmayı düşünüyorlar acaba, çok merak ediyorum. O Tanrı, “bir boğanın boynuzlarını yakın ve acılar içindeki hayvan korkudan ölene kadar onu kovalayın” demiş olabilir mi, hiç zannetmiyorum. Hayvanların eğlence ve spor adı altında “sömürülmesine” başka bir yazıda yer vermeyi düşündüğümden bu konuyu burada bırakmak istiyorum.

Din adına yapılanların ardından sıra “din” fikrini eskimiş bulan “seküler” anlayış ürünü “ulus” adına yapılanlara gelir ve belgesel özel bir çiftliğe götürür seyirciyi. Kamuflaj desenli kıyafetler giymiş ve tepeden tırnağa silahlanmış bir grup insan “bağımsızlık günü” kutlamaları için “avlanmaya” çıkmışlardır. Bir adam, bir koçu vurur ancak hayvanın hemen değil kanayarak ölmesini bekler. Dakikalarca can çekişen hayvan yavaş ve acılı bir şekilde ölür. Koçun derisi hızla yüzülür ve “adam”, evinin duvarına asmak için gövdesinden ayrılan başı yanına alır.

“Koleksiyoner avcılar, başka insanların pul ya da çizgi roman biriktirmeleri gibi, ölü hayvan kafası koleksiyonu yaparlar. Farklı avcılar, farklı serileri tamamlama peşindedir. Büyük Afrika Beşlisi, leopar, aslan, fil, gergedan ve Afrika bufalosundan oluşur. Kuzey Kutbu Grand Şlem serisi, karibu, misk sığırı, kutup ayısı ve morstan (deniz aygırı) müteşekkil ve bu seriyi tamamlamak için bir mors kafasına 6 bin dolar ödemektedirler.” (Tom Regan, Kafesler Boşalsın)

Tom Regan, avcıların acımasız insanlar olarak görülmek istemediklerini hatta kendilerinin dünyanın en merhametli insanları olduklarını iddia ettiklerini (1) yazar ve bunun sadece “bayılttığı” kadınlara tecavüz ettiği için “merhametli” olduklarını savunan tecavüzcülerden hiçbir farkı olmadığını söyler. Çok haklı ve yerinde bir eleştiri olduğunu söylemeliyim. Hatta bir avcının “maharetli bir avcının ellerinde hızlı bir ölüm, bir hayvan için doğanın yönlendirdiği ölümden daha iyidir” sözlerine yer verir ki, okuyunca hayret etmemek mümkün değil. Ulrich Seidl’in “Safari” (2016) isimli filminde de vahşi hayvan “avı” için Afrika’ya giden Avrupalı katillerin, “avcılık, hayvanları gelişigüzel şekilde vurmak değil, yaşlı ve hasta olanların ortadan kaldırılmasıdır ve aslında onlar için bir kurtuluştur” şeklindeki sözlerinin ardındaki zihniyetin yeryüzünün her yerinde kelimesi kelimesine benzer olmasının hayli şaşırtıcı olduğunu söylemeliyim. Tam bu noktada, ülkemizdeki bir durumdan (2) bahsetmek istiyorum. Kahramanmaraş bölgesindeki yaban keçilerinin dökümünün çıkarılmasının ardından, sekiz yaşın üzerindeki üç yaban keçisinin “telef olmaması” için avlanmasına ve her bir yabankeçisi için 13 bin lira bedelle ihale düzenlenmesine (3) karar verildiği duyurulmuş. Demek bir hayvanın beynini kurşunla dağıtmak çok daha “iyiymiş” ve demek “doğa” veya “Tanrı” milyarlarca yıldır “yarattığı” canlıları hep “telef” ediyormuş.

Bir sonraki sahnede, bu silahlı adamlar havaya fırlatılan kuşları öldürürken görülür. İçinde bir yay bulunan bir kutuya konulan kuşlar, kutunun kapağının aniden açılması ve yayın fırlatmasıyla, ne olduğunu anlayamadan ellerinde tüfekleriyle bekleyen adamların hedefi olmaktadırlar. Bu esnada kocaman mangallar yakılmış ve öldürülen kuşlar pişirilip yenmektedir. Kadınlar, erkekler, çocuklar, kısaca herkes mutludur. Bütün bunlar din veya ulusal kimliğin pekiştirilmesi adına yapılıyor olsa da arada hiçbir fark olmadığı açıkça görülür çünkü acı çektirilen hep hayvanlar olmaktadır. Hayvanlara eziyet eden insanların veya onlara iyi davranan mahkûmların çocukluk davranışlarını bilmediğimiz için hayvanlara kötü davranışın kaynağını öğrenebilmek mümkün olmasa da büyük bir tutarsızlık olduğunu söyleyerek diğer bölüme geçebiliriz.

Bölüm 2: İnsanbiçimcilik

Bu bölüm, boynundan altı felçli bir adama “yardımcı” olan bir maymun görüntüleriyle başlar. Hayvan, TV’yi açar, adamın saçını tarar, ona su verir, ışıkları kapatır, açar. Belgesel, felçli adam için “bu hayvanı bu şekilde kullanmaya hakkı olup olmadığını hiç düşünmedi” der. Görme özürlülere rehberlik eden köpeklerden, çeşitli terapilerde kullanılan yunuslara, sirklerde gösteriye zorlanan fillerden, kafeslere tıktığımız papağanlara kadar birçok hayvanı, bizlere “iyi gelmesi” için kullanırız. Niçin kullanmayalım ki, nefes alıp vermek kadar doğaldır ve bizler mutlu oldukça onların da mutlu olduklarını varsayarız? Onları bu “mutluluktan” niye mahrum edelim değil mi?

Antropomorfizm yani insanbiçimcilik sözcüğü Yunanca “insan” anlamına gelen anthropos ve “biçim” anlamına gelen morph sözcüklerinden oluşur. İnsanbiçimciliğin başlangıçta insana özgü niteliklerin tanrılara atfedilmesini tanımlamak amacıyla kullanıldığını söyleyen Louise Barret, günümüzde hayvanları, cansız nesneleri hatta hava durumunu kapsayan bir anlam kazandığını iddia eder. Böylece canlı ve cansız “şeyleri” insan olarak algılar hatta bununla da yetinmeyerek onlara insana özgü hisler ve duygular atfederiz. Bu davranış şeklimizin içyüzünü açığa çıkarmak isteyen Fritz Heider ve Marianne Simmel isimli psikologlar, basit bir film yapmışlar (4) ve insanlara izletmişlerdir. Bu kısacık filmde bir tane büyük üçgen, bir tane küçük üçgen, bir tane de küçük daire vardır ve hepsi de hareketlidirler. Filmi izleyen insanlar, bu geometrik şekillerin hareketlerinden bir hikâye çıkarmışlar, onların duyguları ve amaçları olduğunu iddia etmişlerdir. Filmin “hikâyesine” göre şekiller birbirlerini kovalamakta, birbirlerinden saklanmakta, büyük üçgen küçük üçgene zorbalık etmekte, daire ise küçük üçgene yardım etmektedir.

Hal Herzog, insanbiçimciliğin kaynağının, hayvanlara yönelik muamelemiz yüzünden yaşadığımız suçluluk hissi olduğunu söyler. Örneğin kafesteki kanaryanın ötmesini, sirklerde süslü kıyafetler giydirilen fillerin oynamasını, havuzlara hapsedilen yunusların veya yukarıdaki sahnede felçli adama yardım eden maymunun “gülümsemesini” mutlulukla özdeşleştiririz. Bu kesinlikle yanlış olsa da, bizi “eğlendirmesini” beklediğimiz hayvanların, doğal ortamlarından koparıldıkları için aslında sürekli üzgün olduklarını kabullenmekten çok daha kolaydır. Ne kadar yanıldığımızı göstermek isteyen Herzog, hayvanlara yalnızca mutluluk değil, utanç ve suçluluk duygusu da atfeden insanların tutumlarını açıklayabilecek bir araştırmadan söz eder.

“Barnard College’da görev yapan psikolog ve hayvan davranış bilimci Alexandra Horowitz köpeklerin gerçekten yaramazlık yaptıklarında mı, yoksa sahipleri onların yaramazlık yaptığını düşündüklerinde mi suçlu görüntüsü çizdiğini görmek için dâhiyane bir deney tasarladı. Deneyde hayvan sahipleri köpeklerine tam önlerine konulan bir köpek bisküvisini yememe talimatı verdikten sonra odadan çıkmışlardı. Bazı vakalarda, deneyi yapan kişi bisküviyi hayvana vermiş, bazı vakalarda ise köpeklerin önünden almakla yetinmişti. Köpek sahipleri odaya döndüğünde ise kendilerine köpeklerinin onlara itaat etmediği söylenmişti. Horowitz, köpeklerin o kederli bakışları, bisküvileri sahiden yediklerinde değil, sahipleri onların itaat etmediğini düşündüğü zaman taşıdıkları bulgusuna ulaştı. Deney, köpeklerin ahlaki sağduyudan yoksun olduğunu ispatlamaz. Gelgelelim, onların yüz ifadelerini ve davranışlarını kolayca yanlış yorumlayabileceğimizi gösterir.” (Hal Herzog, Sevdiklerimiz, Tiksindiklerimiz, Yediklerimiz)

Sonraki sahnede savaşlarda öldürülen yaklaşık 7 bin köpek için yapılmış bir anıt mezar görüntüsü gelir ekrana. Anıt mezar deyince Londra’daki “Animals in War-Savaştaki Hayvanlar” (5) anıtından söz etmek istiyorum. Bombaların veya mermilerin hedefi olan, yorgunluktan veya açlıktan ölen atlar, köpekler, posta güvercinleri gibi “tarih boyunca İngilizlerin ve müttefiklerinin yanında hizmet ederken can veren tüm hayvanlara ithaf edilen” bu anıtın üzerine büyük harflerle “They Had No Choices-Onların Seçeneği Yoktu” yazılıdır. Bu müthiş ifadeye karşın yalnızca “İngilizlere ve onların müttefiklerine hizmet eden” denmesini eksik hatta çok yanlış bulduğumu söylemeliyim. Hem seçenekleri yoktu demek hem de seçeneği olmayan hayvanları “düşman” saflarına yerleştirmek, insanbiçimci davranıştır. Düşman ordusundaki bir at, geçekten düşman mıdır?

Anıt mezar görüntülerinin ardından bu kez evcil hayvan mezarlığına gideriz. Papağandan köpeğe, kediden balığa kadar her türden hayvanın gömülü olduğu bu mezarlığı ziyaret eden ve ağlayan insanlar görülür. Hayvanların bazılarının mezar taşlarına “mensubu” olduğu dini gösteren simgeler dahi konmuş ve böylece insan bir kez daha kendi tutumunu hayvanlara atfetmeyi başarmıştır. Bu bölümü insanbiçimciliğin hangi hallerde yararlı olabileceğini gösteren güzel bir alıntıyla bitirmek isterim.

“Amacımız şempanzelere ve diğer hayvanlara insanca davranılmasını ve onların acı verebilecek ya da eziyet çektirecek koşullara maruz bırakılmamalarını sağlamaksa, bu canlıların tıpkı bizim gibi düşündüklerini varsaymanın akla uygun ve savunulabilecek bir duruş olduğu açık. Hayvan acı duymasa bile bu önemli değil; her iki durumda da ona zarar vermemiş oluruz. Ayrıca hayvanların kapasiteleri ne olursa olsun, onlara insanca davranmak kendimizi daha iyi hissetmemize yardım edebileceği için, tek başına benmerkezci gerekçelerle bile böyle davranmakta haklı olabiliriz. Buna karşılık, amacımız hayvanların acı çekmesini önlemekle sınırlı değilse, diğer türlerin bilişsel süreçleri ve davranışları konusunda bir şeyler öğrenmek istiyorsak, bu strateji işe yaramaz.” (Louise Barret, Beynin Ötesi)

Bölüm 3: Statü

Bu bölümde statü göstergesi olarak “boyunduruk” altına alınan hayvanlara yer verilir. Smokin giydirilmiş veya güzellik salonlarında bakıma alınmış kediler ile özel kuaförlerde tüyleri taranan ve tırnaklarına oje sürülen köpekler görülür. Herzog, köpeğimizi soğuktan korumak için 20 dolarlık bir kıyafet satın aldığımızda bunu köpek için 200 dolarlık bir kıyafet satın aldığınızda ise kendimiz için yaptığımızı söyler ki çok haklı olduğunu düşündüğümü söylemeliyim. Smokinler, elmas kaplı tasmalar, köpekler için üretilmiş biralar, ojeli tırnaklar vb. hep insan ilişkileri içinde “anlamı” olan ve statüyü gösteren şeylerdir çünkü bunların olup olmamasının hayvana hiçbir faydası veya zararı yoktur.

“Süs köpeklerinin her şeyi ithal. Aperatifinden diyet yemeğine, tuvalet spreyinden saç tokasına kadar bir köpeğin tüm lüksünü karşılayan ve toplam 995 bin liraya mal olan ithal ürünler, gelir düzeyi yüksek köpek severlere birçok çeşit sunuyor. Son derece konforlu pire tasması, dezenfekte spreyi ve kumuna kadar bir köpeğin teknolojinin en son ürünlerinden faydalanmasını sağlayacak ürünlerin ithal edildiği Alman ve ABD firmaları, Türkiye’de geniş bir pazar bulmaktan mutlu görünüyor. Köpek krakerinin 20-25 bin liraya, şampuanının da 25 bin liraya satıldığı fiyatlar, her köpek severin alışveriş yapmasını engelliyor. İthal ürün satan mağazalarda köpeğin çikolatası 7 bin liraya, ödüllendirme çubuğu ve tokası 5’er bin liraya, tarağı 10-15 bin liraya satılıyor. Hayvanın kendisini doğaya daha yakın hissetmesini sağlayan çim kokulu biyolojik tasma 30 bin liraya alıcı buluyor. Milyonlarca bebekten çok daha iyi bakımın sağlandığı şanslı köpeklere, akşam üzeri aperatif olarak verilen yiyecekler 20 bin, diyet yemeği ise 30-50 bin liraya satılıyor. Şanslı köpeklerin düdükleri ise 15 bin lira…” (Hürriyet, 23.2.1991)

Evcil Hayvancılık İş Adamları Derneği Başkanı Selim Kınsun, ülkemizde “pet shop” ve cins hayvan hevesinin 1994’ten itibaren yaygınlaştığını söylese de (6) “zenginler” için birkaç yıl daha erken başladığı görülmektedir. Yukarıdaki haberde “yüksek fiyatların her köpek severin alışveriş yapmasını engelliyor” olduğunun vurgulanması bu iddiamızı doğrulamaktadır. Köpekler için “güneş gözlüğü, çizme, oyuncak, tarak, şampuan, yağmurluk” ithal edildiği ve toplam tutarın 1 milyon liraya çıktığı günlerde asgari ücretin yaklaşık 800 bin lira olduğunu hatırlatmak yerinde olacaktır.

İlerleyen sahnelerde New York’ta bulunan bir hayvan hastanesi görüntüleri gelir ekrana. Tedavileri yapılan, protezleri takılan veya terapiste getirilen evcil hayvanları görürüz. Belgesel, bu işlemleri “insanların tıbbi yardım desteği yokken yaşlı bir kedi kalp ameliyatı olur” diyerek aktarır. Hal Herzog, ABD’de evcil hayvanlara sinema, video oyunları ve müzik için harcanan toplam miktardan daha fazla para harcandığını yazar. Nasıl sıradan insanlar bile “evine” aldıkları haricindeki hayvanların sorunlarıyla ilgilenmemek gibi tehlikeli bir duruma düşebiliyorsa, yanlarında statü simgesi olarak “hayvan” bulunduranların bu tehlikeli durumu özendirdiklerini söyleyebilirim. Ülkemizde de evlerde beslenen evcil hayvanlara yaklaşık 2 milyar dolar (7) harcanmaktadır. Oysa ülkemizde yaklaşık 1.400 belediyeye karşın yalnızca 234 geçici hayvan barınağı bulunması ve milyonlarca hayvanın sokaklarda “yaşamaya” mahkûm edilmesi, her hayvanın “eşit” olmadığının göstergesidir ve mevcut durum pek de iç açıcı değildir.

“Gıda ve diyet takviyelerine harcanan 17 milyar dolar, veteriner bakımına ayrılan 12 milyar dolar, yavru kedi kumu, tasarımcı elinden çıkmış köpek giysileri, yakalık ve tasma, yemek kâseleri, oyuncaklar ve doğum günü kartları gibi evcil hayvan gereçlerine giden 10 milyar dolar da dâhildir. Buna ek olarak, evcil hayvan bakıcılarına, köpek pansiyonlarına, yıkama ve kuaför hizmetlerine, itaat eğitimine, masaj terapisine, köpek gezdiricilerine, ceset külü saklama kaplarına, sigorta poliçelerine ve New Age hayvan iletişimcilerine 3 milyar dolar öderiz.” (Hal Herzog, Sevdiklerimiz, Tiksindiklerimiz, Yediklerimiz)

Belgesel “insanlardan esirgenen tıbbi bakımın hayvanlara sağlandığını” aktarmaktadır. Evet, hayvanları severiz ancak bir insan mı yoksa kedi mi ameliyat olmalıdır şeklinde bir soruya vereceğimiz yanıt nasıl olmalıdır? Peter Singer, insanlar arasındaki en güçlü ahlaki kuralın “Seçmek gerektiğinde hayvanlardan önce insanları kurtar” olduğunu öne sürmektedir. Peki buna karşın ve her gün açlıktan, susuzluktan ve aşıyla önlenebilecek basit hastalıklardan yaklaşık 9 bin çocuk ölmekteyken evlerimizdeki hayvanlara milyarlarca para harcayabiliyoruz. Bu bir tutarsızlık değil midir?

Herzog, David Berreby’nin “Us and Them: The Science of Identity” isimli kitabında insanların sosyal dünyalarını “biz” ve “onlar” şeklinde ayırmaya yönelik doğal bir eğilimleri bulunduğunu ileri sürdüğünü aktarır. “İnsanlık tarihinde hayvanlar “onlar” olarak düşünülmüş ve buna uygun bir muamele görmüşlerdir ancak artık bu durum geçerli değildir” diyen Herzog, etinden, sütünden, yününden, kürkünden, gücünden faydalandığımız hayvanlardan uzaklaştıkça evcil hayvanlarla olan ilişkilerimizin arttığını iddia eder. Ve endüstriyel çiftliklerde hayvanlara kötü muamele yapıldıkça hissettiğimiz utanç ve suçluluk duygusu sonucu en azından evdeki hayvanlarımızı “biz” kategorisine aldığımızı ve bunun ortaya çıkardığı ahlaki bedeli taşımaya başladığımızı söyler. Evcil hayvanımızı “biz” kategorisine dahil ettiğimiz anda dünyanın bir köşesinde açlıktan ölen çocuklar “onlar” haline gelmektedir.

Bölüm 4: Et

Bir sonraki sahnede Çin’in acımasızlığıyla “ünlü” vahşi hayvan pazarına gider kameralar. Ne pahasına olursa olsun evcil hayvanını yaşatmak için çaba gösteren insanların ardından kaplumbağadan kediye, kurbağadan kokarcaya, hamamböceklerinden köpeklere, yılanlardan farelere kadar binbir çeşit hayvanın kafeslere tıkılmasını hiç de umursamayan insanların olduğu yerlere gidilmesi bir başka tutarsızlığımızı hatta ikiyüzlülüğümüzü gözler önüne serer. Endüstriyel çiftliklerin veya mezbahaların içini “görmediğimiz” için “ahlaki” üstünlüğümüzü korumayı başarırız. Burası bütün vahşetine karşın en azından her şeyin gözler önünde yaşandığı yerdir. Bu bölümde, henüz yaşayan bir kedinin kafatasının ortadan ikiye yarılması, yılanların makasla kesilmesi ve tüylerini çıkarmak için hayvanların canlı canlı kaynar suya atılması gibi izlemesi hayli güç sahneler olduğunu söylemeliyim.

Cinsel gücü artırdığına inanıldığı için haftada yaklaşık 500 kedinin yendiğini, kedi etinin moda olduğunu ve müşterinin istediği kediyi seçebildiğini öğreniriz. Bir müşterinin seçtiği bembeyaz bir kedi, bir aparatla boğazından yakalanır ve sopayla kafasına vurularak bayıltılır. Kafeslerde tutulan köpekler kedinin başına gelecekleri hissederek acıyla havlarken, insanlar gülmekte ve yemeklerini yemeye devam etmektedirler. Buradaki sahneler hayli korkunç olsa da, ülkemizdeki “kendin pişir kendin ye” adı altında faaliyet gösteren yerlerden büyük bir farkı olmadığını söylemek mümkün. Aradaki en belirgin fark, onlar kedileri keserken bizde birkaç aylık kuzular kesilir. Bir köşede az önce kesilmiş kuzuların eti yenilirken, yeni müşteriler geldiğince öteki köşede başka kuzular kesilmeye devam edilir veya kesilmiş olanların gövdeleri hızla parçalanır. Öldürülmeyen, yalnızca sersemletilen kedi, derisinin kolayca yüzülebilmesi için aniden kaynar suya atılır. Bir süre sonra sudan çıkarılır ve bir adam tarafından derisi hızla çekilip alınır. Can çekişen kedi, bu kez soğuk suya atılır. Yaşadığı acının büyüklüğü karşısında tepki bile veremez hale gelen kedinin, son bir gayretle su içmeye çalışması isyan ettirecek bir sahnedir.

blank

Böylesine korkunç bir sahneyi izlemek hiç de kolay değildir. İnsanlığımızdan utanırız ve içimiz nefretle dolar. Evimizdeki kedimiz aklımıza gelir ve gözlerimiz dolar. Peki, endüstrinin acı çektirdiği milyarlarca hayvan ne zaman aklımıza gelecek ve onlara yapılanlardan dolayı içimiz ne zaman nefretle dolacaktır? Endüstrinin zulmü kapalı kapılar ardında gerçekleştiğinden kimselerin aklına bile gelmez. Peter Singer, türcülüğün Batı toplumunun bilincinin derinliklerine işlediğini, türcü uygulamalardan vazgeçilmesinin dev tarım şirketleri ile veteriner meslek kuruluşlarının yerleşik çıkarlarını tehdit edeceğini iddia eder ve şöyle devam eder: “Bu şirketler ve kuruluşlar çıkarlarını korumak için gerekirse milyonlarca dolar harcamaya, kamuoyunu zalimlik iddialarını inkâr etmeye yönelik bir reklam bombardımanına tutmaya hazır.” (8)

Haftanın yorgunluğunu Pazar günü kahvaltısıyla üzerinden atmak isteyen hiç kimse yediği sucuğun nereden geldiğini sorgulamayacak veya ailesiyle pikniğe giden hiç kimse mangala dizdiği pirzolanın nasıl elde edildiğini merak etmeyecektir. Merak edenler olsa da “reklam bombardımanı” ile hızla ikna edilecektir. Tavuk, domuz ve inek başta olmak üzere her yıl milyarlarca hayvan yalnızca eti için öldürülmekte ve etin bu kadar çok “tüketilmesinin” en büyük sorumlusu, endüstriyel hayvancılık olarak ortaya çıkmaktadır. Endüstri, hayvanları devasa kafeslere kapatarak, tarihte hiç olmadığı kadar büyük miktarda “eti” piyasaya sürmekte, maddi olarak zenginleşen kitlelerin et yemeyi statü göstergesi olarak görmesi ve herkes et yemeye özendirilmesi sonucu öldürülen hayvan sayısı her geçen gün artmaktadır. Bu çözülmesi gereken büyük bir kısırdöngüdür.

Çin’deki vahşi hayvan pazarının ardından İngiltere’ye dönen belgesel boğazından vince asılan ve yaklaşık beş metre yükseklikten yere atılan inekler, üzerlerine basılan domuz yavruları görüntüleriyle başlar. Ardından endüstrinin “reklamlarla” ikna edemediği insanların hayvanları mezbahaya götüren kamyonları engellemeye çalıştıklarını görürüz. Yeri gelmişken, hayvanlar için “adalet” arayışını yıllarca mezbaha önlerinde eylemlere katılarak ortaya koyan, bir damla bile su verilmeden ölüme götürülen domuzları taşıyan bir kamyonun ezerek öldürdüğü Regan Russel’i anarak (9) bu bölümü bitirmek uygun olacaktır. Huzur içinde uyu güzel insan…

Bölüm 5: Canlı

Bu bölümde insana yararlı uygulamalardan uzak deneylerde acı çektirilen veya kürkleri için kafeslere tıkılan hayvanlara yer verilir. “Deneylerde hayvan kullanmanın alternatifinin olmadığını düşünüyorum. Onlara hoş olmayan şeyler yapmış olsak bile, bizi affedeceklerine eminim” diyen bir araştırmacının görüşleri aktarılır. Hayvan deneyleri konusuna da başka bir yazıda değineceğimi söyleyerek bu konuyu şimdilik burada bırakmak istiyorum.

Acımasız hayvan deneylerinin yapıldığı laboratuvarların ardından Hindistan’a gider kameralar. “Tüm yaşam kutsaldır” diyen Jayna dini mensupları gösterilir. Bu insanlar değil üzerlerinde deney yapmak bir sinek dahi yutmamak için suları süzerek içmekte, küçücük böcekleri ezmemek için yerleri süpürerek yavaşça yürümekte, herhangi bir canlıyı yanlışlıkla öldürmemek için üstün bir çaba harcamaktadırlar. Bir sonraki sahnede Hindistan’daki bir “fare tapınağı” ekrana getirilir. Burada binlerce fare insanlarla iç içe yaşamaktadır ve hal böyleyken yine Hindistan’ın başka bir şehrinde geceler boyu sokaklardan fareler toplanmakta ve yakılmaktadır. Bir tarafta laboratuvarlarda kesilen kediler, gözlerine fırın temizleyicisi damlatılan tavşanlar, ölünceye kadar yüzmeye zorlanan fareler, ölümcül virüs enjekte edilen şempanzeler, diğer tarafta bir böceğe zarar vermekten kaçınanlar…

Sonuç

“Hayvanların “insanlardan hemen hemen farksız olduğunu söyleyen öğrencilerin yarısı hayvanların biyomedikal araştırmalarda kullanılmasını onaylıyor, yüzde 40’ı insandaki hastalık taşıyan beden kısımlarının hayvanlardan alınan organlarla değiştirilmesine olumlu bakıyor ve yüzde 90’ı “tüm önemli hususlar bakımından” insanlardan farksız olduğuna inandıkları varlıkları düzenli olarak sofralarında tüketiyorlardı. Nasıl oluyordu da, insanlar aynı anda bu denli açıkça çelişkili kanaatler besleyebiliyorlardı?” (Hal Herzog, Sevdiklerimiz, Tiksindiklerimiz, Yediklerimiz)

Herzog, kitabında bir deniz ineğine aşık olup evliliğinden vazgeçen bir kadından, kafeste hayvan beslemeyi artık etik bulmadığı için yıllarca baktığı kuşunu öleceğini bildiği halde doğaya bırakan bir başkasından veya vejetaryen olduğunu iddia edenlerin yüzde 70’inin et yediğinden ve deri ürünler kullandığından söz eder. İnsan bir yanıyla ölüm saçarken, diğer yanıyla öldürdükleri için ağıt yakmaktadır. Peki, hayvanlara karşı davranışlarımız niçin büyük tutarsızlık gösteriyor, kedimiz için binlerce lira harcayabilirken ineklerin öldürülmesine dönüp bakmıyoruz. Evde köpek beslenmesine, hayvanlar doğal ortamlarından koparıldığı için karşı çıkanlar milyarlarca tavuğun doğal ortamlarından koparılarak kafeslere tıkılmasını nasıl görmezden gelebiliyor? Veya varoşlarda yapılan horoz dövüşleri kolayca suçlanırken, zenginlerin yaptığı at yarışları kolayca destekleniyor. Mahalle arasında ayı oynatanları ayıplarken yunus parklarına girebilmek için sıraya giriliyor.

Kapitalizm kar odaklıdır, duygu barındırmaz, kazanç getirecek şeyin insan, hayvan, altın veya toprak olup olmamasıyla ilgilenmez. İnsanların “yeterli” proteini alıp almamasını değil elde edeceği kazancı düşünür. Para odaklı toplum ilişkileri de insanın kendine, türüne ve dünyaya yabancılaşmasına yol açar. Toplumdaki çürüme, yozlaşma ve yolsuzluğun artması, adalete, insanlara ve gerçeğe duyulan güvenin azalması, geçim sıkıntısı ve gelecek endişesi taşıyan insanların tutum, davranış ve duygularını etkileyerek, daha yalnız, daha kaygılı, daha bencil hale gelmesine yol açar. Böylece kim olduğuna, neyi sevdiğine, neye inandığına, neden nefret ettiğine, neden korktuğuna ilişkin bir belirsizlik yaşamaya başlar. Kapitalist düzende toplumsal ilişkiler artık bireyler arasındaki basit ilişkiler değildir çünkü bireyler arasındaki ilişki, sürekli çatışan bireyler arasındaki sömürü ilişkileri biçimine dönüşmüştür.

“İşçi kendi emeği içinde kendini ne kadar dışlaştırırsa, kendi karşısında yarattığı yabancı, nesnel dünya o kadar erkli bir duruma gelir; kendi kendini ne kadar yoksullaştırır ve iç dünyası ne kadar yoksul bir duruma gelirse, kendine özgü o kadar az şeye sahip olur. Ekonomi politik, bu zenginlik bilimi, öyleyse aynı zamanda vazgeçme, yoksunluklar, esirgeme bilimidir ve gerçekten temiz hava ya da fizik hareket gereksinmesini bile insandan esirgeyecek kadar ileri gider. Kendinden vazgeçme, yaşamdan ve tüm insani gereksinmelerden vazgeçme, onun baş savıdır. Ne kadar az yer, ne kadar az içer, ne kadar az kitap satın alır, tiyatroya, baloya, meyhaneye ne kadar az gider, ne kadar az düşünür, sever, ne kadar az şarkı söyler, konuşursa o kadar çok biriktirir, ne güvelerin ne de tozun yiyebilecekleri hazineni, sermayeni, o kadar çok artırırsın.” (Karl Marx, 1844 Elyazmaları)

Kapitalizmin icadı reklamlar her türlü arzumuzu tatmin etmenin bir hak olduğunu ısrarla dayatır. Reklamlar et yiyin der, kürk giyin der, süt için der ve şöyle devam eder: “Hak ediyorsunuz çünkü siz buna değersiniz.” Oysa kapitalizmde kitlelerin ihtiyaçlarına uygun değil kapitaliste daha fazla kazanç getirecek “şeyler” üretilir. Kapitalizm için hayvancılık sektörü de hayli kazançlı olduğundan hayvanlar kolayca gözardı edilen varlıklar haline gelirler. Böylece mezbahada hayvanı kesen ve “ürünü” paketleyen, marketin raflarına dizen ve satışa sunan herkes “ekmek parası” peşinde koştuğunu ve “emir kulu” olduğunu iddia edebilir.

Gerek çeşitli araştırmalar gerekse çevremden gözlemlediğim kadarıyla kedi ve köpek sahipleri evcil hayvanlarını aile üyesi olarak görmesine karşın diğer yandan sokağa atabilmektedir. Herzog da “Amerikalıların yüzde 60’ının hem hayvanların yaşama hakkına, hem de insanların onları yeme hakkına aynı anda inanabildiğini” sorgulamıştır. Günümüzde hayvana bakışımız kapitalist dünya görüşünden beslenir. Et yemeyi, kürk giymeyi, yunus parklarını, sirkleri, hayvan deneylerini dayatan kapitalizmdir. Hayvan sömürüsü kapitalizmle birlikte insanlık tarihinde hiç olmadığı kadar artmıştır. Bu yazı kapitalist toplum yapısının yabancılaşmaya yol açtığını, yabancılaşmış insanın da türüne, doğaya ve hayvana bakışının para odaklı olduğunu iddia etse de, çözüm için basit bir çözüm önermektedir. Evet, hayvanlarla olan ilişkimiz büyük tutarsızlık içeriyor, onları hem seviyoruz hem yiyoruz, hem acılar içinde yetiştiriyoruz hem çektiklerine üzülüyoruz. Kapitalizmle mücadele tek boyuta indirgenemeyecek kadar büyüktür ve hayvanların “haklarına” kavuşmaları kapitalizmin önceliklerinden değildir. Bu mücadele yollarından biri de insanlara, hayvanlarla olan ilişkisinin tutarsız olduğunu göstermek ve “bağlantıyı kurmaları” gerektiğini söylemektir.

Öteki Sinema için yazan: Salim Olcay

SEVDİYSEN PAYLAŞ BAŞKALARI DA OKUSUN
Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir