Lee Cronin’s The Mummy: Lahitten Çıkan Kusmuk!

Lee Cronin’s The Mummy, mumya mitini Brendan Fraser’lı neşeli çöl macerasından alıp çamura, irinle karışık tükürüğe, deri döküntüsüne, çatırdayan kemiğe ve aile içi travmanın rutubetli bodrumuna taşıyan bir korku filmi.

Bu cümle tek başına kulağa şahane geliyor, çünkü mumya sineması uzun zamandır iki yanlış uç arasında gidip geliyordu: ya tamamen nostaljik macera sosuna bulanıyor ya da Universal’ın o meşhur “karanlık evren” fiyaskosunda olduğu gibi pahalı, ruhsuz, pazarlama departmanı kokan bir aksiyon yığınına dönüşüyordu. Cronin en azından şunu yapıyor: Mumyanın komik bir tema parkı figürü değil, ölümün düzgün gömülememiş hali olduğunu hatırlıyor.

blank

Film bu bakımdan saygıyı hak ediyor ama Lee Cronin’s The Mummy, iyi bir korku fikrini alıp onu 135 dakikalık bir tabuta yatırıyor sonra da bu tabutun kapağını kapatmayı unutuyor. İçeriden sesler geliyor, sümüksü şeyler akıyor, tırnaklar dökülüyor, böcekler ağızlara giriyor, bedenler tuhaf açılarla kıvrılıyor, ama bir noktadan sonra insan şunu düşünmeye başlıyor: “Tamam, anladık, ölüm iğrenç bir şey. Peki bu film ne zaman bitecek?”

Cronin’in derdi belli. Evil Dead Rise ile aile kurumunu asansöre sıkıştırıp şeytanın midesine indiren yönetmen, burada da mumya mitini bir aile felaketine dönüştürüyor. Kaybolan kız çocuğu yıllar sonra bir lahitten sağ çıkarılıyor, ama tabii ki bu “mucizevi kavuşma” değil. Daha çok, anne babalığın en korkunç sınavı: Geri dönen çocuk hâlâ senin çocuğun mu, yoksa onun bedenini kullanan eski, aç, çürük bir şey mi? Filmin en iyi fikri burada. Mumya artık sadece antik Mısır’ın mezarından çıkmış bir lanet değil, evin içine, ailenin bağışıklık sistemine, annenin merhametine, babanın suçluluk duygusuna bulaşan bir enfeksiyon.

Bu, klasik mumya anlatısından daha modern, daha içe dönük ve teorik olarak daha güçlü bir yaklaşım. Boris Karloff’lu 1932 tarihli The Mummy’de mumya gotik bir aşkın, ölümden taşan bir saplantının figürüydü. Hammer filmlerinde mezar, intikam, lanet ve kanlı teatral şiddet öne çıkıyordu. Stephen Sommers’ın Brendan Fraser’lı The Mummy’si ise bütün bu karanlık mirası alıp 90’ların sonundaki aksiyon-macera sinemasının lunapark eğlencesine çevirdi. Cronin ise tam tersini yapıyor ama burada kritik soru şu: Mumya filmi korkuya dönecek diye eğlenceyi tamamen mezara mı gömmek gerekir?

blank

Korku sinemasının tarihi bize bunun böyle olmadığını söyler. En sert korku filmlerinde bile bir ritim, bir nefes, hatta kimi zaman karanlık bir mizah vardır. The Exorcist kusmukla, inanç kriziyle, çocuk bedeninin şeytani istilasıyla oynar ama dramatik yapısını milim milim kurar. Sam Raimi’nin Evil Dead evreni beden parçalanmasını neredeyse slapstick komediye çevirir. Cronin’in filmi de yer yer bu damarı hatırlıyor. Özellikle iğrençlik sahnelerinde, filmin kendini fazla ciddiye almayan, göz kırpan, sadistçe eğlenen bir tarafı var. Tırnak meselesi, kusma varyasyonları, derinin soyulması, böcek ve akrep gibi küçük lanet elçilerinin bedene giriş çıkışları…

Zaten filmin en güçlü yanı burada: pratik efekt duygusu. Cronin, dijital çöl fırtınalarının arkasına saklanmak yerine etin, sıvının, çatırdayan kemiğin, kabaran derinin, ağızdan çıkan şeylerin maddeselliğine güveniyor. Bu çok kıymetli. Çünkü modern korku sineması çoğu zaman steril bir karanlıkla yetiniyor. Her şey loş, her şey sisli, her şey mavi-gri, ama dokununca eline bir şey bulaşmıyor. Lee Cronin’s The Mummy ise bulaştırıyor. Film, seyircinin gözünü değil midesini hedef alıyor. Bu yüzden bazı sahneler gerçekten etkili.

blank

Fakat Cronin’in bu “necro-estetik” iştahı, anlatının zaaflarını örtemiyor hatta yer yer daha görünür kılıyor. Senaryo fazla dolambaçlı, bazı yan yollar gereksiz, bazı açıklamalar fazla mekanik, bazı karakter tercihleri de korku sinemasının o meşhur “bunu normal insan yapmaz ama film ilerlesin diye yapıyor” bölgesine düşüyor. Çocuk lahitten çıkıyor, derisi deri değil, bakışı bakış değil, bedeni beden değil; buna rağmen aile içgüdüsüyle “biz bunu evde hallederiz” deniyor. Elbette korku filmi böyle şeylerle yürür, tamam, ama bu kadar uzun bir filmde mantık açıkları daha çok göze batar. 90 dakikalık bir korku filminde seyirci bazı saçmalıkları affeder ama 135 dakikalık filmde affetmez çünkü o süre içinde düşünmeye başlar.

Cronin’in mumyası aslında bir sahiplenme korkusu yaratmaya çalışıyor. The Exorcist etkisi burada çok açık. Ele geçirilmiş çocuk bedeni, anne babanın çaresizliği, tıbbın yetersiz kalması, aile içindeki sevginin korkunç bir şeye dönüşmesi… Fakat The Exorcist’in büyüklüğü, sadece çocuğun bedenine şeytan girmesinde değil, çevresindeki bütün inanç sistemlerinin de çatlamasındadır. Tıp, din, annelik, suçluluk, modern akıl, eski ritüel… Hepsi aynı odada sınanır. Lee Cronin’s The Mummy ise bu ağırlığı tam kuramıyor. Daha çok bedene abanıyor. Beden çürüyor, beden kusuyor, beden kıvrılıyor, beden kabuk değiştiriyor.

Yine de Cronin’in tercihi ilginç. Çünkü o, mumya figürünü kolonyal macera sinemasının egzotik dekorundan çıkarmaya çalışıyor. Eski mumya filmlerinde mezar genellikle Batılı bakışın girdiği, kurcaladığı, yağmaladığı ve sonra cezalandırıldığı bir alandı. Piramit, lahit, hiyeroglif, kutsal böcek, lanetli rahip… Hepsi biraz “Doğu gizemi” vitrininde dururdu. Cronin bu vitrini kırmak istiyor.

blank

Filmi tamamen harcamak haksızlık olur. Çünkü burada sinik bir stüdyo ürünü değil, gerçekten mide bulandırmak isteyen, gerçekten bedeni bozmak isteyen, gerçekten mumyayı yeniden korkunun alanına çekmek isteyen bir film var. Bu bile az şey değil. Günümüz korku sinemasında fazla film “elevated horror” etiketiyle kendi ciddiyetine âşık olurken, Cronin en azından çamura girmekten korkmuyor. Filmde bir tür eski usul istismar sineması neşesi de var. Bu neşe açık kahkaha değil, daha çok karanlıkta birinin “bunu da yaptık ya” diye kıkırdaması. The Mummy’nin en iyi anları bu sadist kıkırtının duyulduğu anlar.

Sorun, bu kıkırtının 135 dakika boyunca bir ağıda karışması. Film ne tam anlamıyla eğlenceli bir splatter gösterisine dönüşüyor ne de tam anlamıyla ağır, trajik, mitolojik bir korku anlatısı olabiliyor. Arada kalıyor. Ciddiyeti fazla, ama derinliği sınırlı. İğrençliği güçlü, ama ritmi sorunlu. Atmosferi var, ama dramaturjisi şişkin. Böyle olunca seyirci hem etkileniyor hem yoruluyor. Hem “iyi sahne” diyor hem saate bakıyor. Bu ikisi aynı filmde olunca ortaya tuhaf bir deneyim çıkıyor: Beğenerek bunaldığınız bir korku filmi.

Sonuçta Lee Cronin’s The Mummy, mumya sinemasını yeniden korku köklerine döndürmeye çalışan, bunu yaparken bedensel iğrençliği ana silah olarak kullanan, yer yer gerçekten yaratıcı, fakat fazla uzun ve fazla dağınık bir film. Lee Cronin mezarı doğru yerden kazmış, içinden gerçekten kötü kokan bir şey çıkarmış. Keşke o kokuyu bu kadar uzun süre salona hapsetmeseymiş.

Murat Tolga Şen

Murat Tolga Şen

Murat Tolga Şen, sinema eleştirmeni, senarist, oyuncu ve Öteki Sinema’nın kurucusudur. OFCS (Online Film Critics Society) üyesidir. Sinema yazılarına 2001 yılında DivxTR, ardından Divx Planet’te başlamış, 2005 sonunda Öteki Sinema'yı kurmuştur.

Yayıncılık kariyerine 90’lar radyo çılgınlığında Gölcük Mega FM ve Radyo Paradise başlamıştır. Salçalı Makarna adlı radyo şovunun yaratıcısıdır. İzmit Sabancı Kültür Tiyatrosu üyesidir.

2012-2023 yılları arasında Medyaradar’da televizyon sektörüne dair eleştiriler kaleme almış, 2014-2016 sezonunda Okan Bayülgen’in Dada Dandinista programında yazı grubunu yönetmiştir. 2017-2019 yılları arasında Antalya Sinema Derneği’ne danışmanlık yapmış, 2014-2023 döneminde Eğlenceli Cinayetler Kumpanyası’nda oyuncu olarak yer almıştır.

“Bir Notanın Hikayesi” belgeselinin senaristi, “Bir İz – Madımak” belgeselinin danışmanı ve “Agatha’da Cinayet” adlı tiyatro oyununun yazarıdır. Sinema yazılarına Öteki Sinema’da devam etmektedir.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

blank

Öteki'den Haber Al

Buna da Bir Bak!

blank

Bir Anadolu Hırs Hikayesi: Hakkı (2024)

"Hakkı," Ege'de, dünya mirası listesinde yer alan antik bir kentin
blank

11 Eylül Dünya’yı Birleştirebilir mi: Watchmen (2009)

11 Eylül sonrasında daha da cesurlaşan bir söylemin değiştirilmeden (saldırı