2013’ün En İyi 13 Filmi

Aralık soğuğu kapımızı çaldı… Bir öncekine oranla ne gibi değişikliklere gebe olduğunu bilmediğimiz yepyeni bir yılın arifesinde, sinefiller de ceplerindeki taşları birer birer ortaya dökmeye başladılar. Malumunuzdur ki, en iyiler listeleri pek çok ortak paydaya, adına düzülen gereksiz methiyeler sebebiyle tepeleri görmüş balon kıvamındaki yapımlara ya da ölçüsüzce yerin dibine sokulup üzerine avuç avuç toprak atılmış gizli cevherlere de gebedir…

Öteki Sinema için yazan: Fatih Yürür

Önceki yıllarda nitelik tartışmaları alıp başını yürümüşken, bu yıl düzenlenen listelere baktığımızda, en azından liste benzerliklerinin biraz da olsa erimeye başladığını görüyoruz.

İyisiyle kötüsüyle, oldukça yoğun bir vizyon yılı geçirdik. Hem de bu çeşitlilik sinemanın her alanında, her mecrada ‘ben buradayım’ diye bas bas bağırdı. Özellikle Benh Zeitlin’in ülkemizde bu yıl gösterim şansı bulan Beasts Of Southern Wild’ı, Pablo Larrain’in colourmatic dehası No, Tarantino’nun takipçilerine bonkörce armağan ettiği, western antolojisi kıvamındaki Django Unchained, 80’ler oyunbaz gençlerine eğlenceli bir zaman yolculuğu vadeden Wreck-It Ralph, Martin Macdonagh’ın, kimilerine göre Tarantino ve Guy Ritchie maskesi takan, fakat her halükarda kendi suç filmi seceresini ortaya döktüğü Seven Psychopats’ı, De Palma’nın sonuca değil, sürece odaklı leziz gerilimi Passion, Hindistan’ın Amelie’ye cevabı niteliğindeki Barfi, Linklater’ın bu yıl ülkemizde vizyon şansı elde eden Bernie’si ve “Before” üçlemesinin belki de en ağır halkası Before Midnight’ı, Woody Allen’ın yorulmak nedir bilmeyen aşkıyla sinemaya armağan ettiği Blue Jasmine’i, Malik Bendjelloul’un belgesel sinemaya bakış açımızı değiştiren Searching For Sugar Man’i, Derek Cianfrance’ın, suç işleme dürtüsünü tohumlara kadar irdelediği The Place Beyond The Pines’ı, kimilerine göre Nicholas Winding Refn adına bir geri adım olarak değerlendirilen Only God Forgives, yılın en keyifli polisiye gerilimi olarak karşımıza çıkan Oriol Paulo imzalı El Cuerpo, korku seçkilerinin gediklisi haline gelen sıfır kilometre Maniac, bir nevi büyürken küçülememe hikayesi olarak da değerlendirilebilecek Frances Ha, Ron Fricke’in her karesinden ruh fışkıran eseri Samsara, Ron Howard’ın klasik ‘kişisel başarı’ öykülerinin kaldırıp çöpe attıran Rush’ı, Alfonso Cuaron’un bazı kesimlerce gereğinden fazla abartılsa da izleyiciyi daha önce yaşamadığı görsel bir yolculuğa çıkaran Gravity’si, Evan Goldberg ve Seth Rogen ikilisinin, kendi camialarıyla fütursuzca maytap geçtiği bilimkurgu çeşitlemesi This Is The End, yine bu bilimkurgusal gevezeliğe, Britanya dolaylarından eş zamanlı olarak verilen bir cevap niteliği taşıyan The World’s End ve daha niceleri geçtiğimiz yılın vizyon maratonunun niteliğinin özetiydi… Sözün özü, 2013 sandığımızdan daha verimli bir vizyon yılı olmuş diyebiliriz. Peki yılın diğer yıldızları hangileriydi? Naçizane cevap niteliğinde ve 13’ün uğursuzluğuna inat, 2013’ün en iyi 13 filmi…

Berberian Sound Studio: Yılın iddialı yapımlarının cirit attığı bir dönemde, oldukça naif, gevezeliğe de prim vermeyen bir gerilim örneğiyle çıktı genç yönetmen Peter Strickland karşımıza! Geçtiğimiz yıl, festival seçkilerinin gediklisi haline gelen film, özellikle psikolojik gerilim müptelalarının yollarını gözlediği filmlerden biriydi. Bir İtalyan korku filminin ses kurgusu süreci arka planında, kendini ifade edebilmenin yollarını arayan Gilderoy’un öyküsünün büyüsü, belki de bu süreci olabilecek en doğal ve abartılardan arındırılmış biçimde perdeye taşımış olmasıydı…

FYürür 3

Drinking Buddies: Genç yönetmen Joe Swanberg, hem kamera önünde hem de kamera arkasında oldukça faal üretimlerde bulunan bir isim. Geçtiğimiz yıl 8 filmde birden rol alan ve 3 filmin de kamera arkasını parselleyen Swanberg, Drinking Buddies ile birlikte, hem kendi çıtasını yükseltti hem de Colin Trevorrow’un naif bilimkurgusu Safety Not Guarantieed kıvamında sıcak bir komediye imza atmış oldu. Swanberg’in yoğunluğunun hezimetine uğramamış gibi görünen Drinking Buddies, her iki filmin de ortak paydası olan Jake Johnson’ın sempatisinin yanı sıra oyunculuk konusunda bir şaka olarak kalmayacağının üzerini kalın kalın çizen Olivia Wilde’ın sürpriz performansı için bile keşfe değerdi.

Holy Motors: Leos Carax’ın şaheseri sadece 2013 yılına değil, son yıllara damgasını vuran, üzerinde tartışılmaya değer en keyifli yapımlardan biriydi kuşkusuz. Hem eleştirmenlerin hem de yeni nesil kuramcıların uzun süre kafa patlatacağı sinemasal bir meşgale olmanın çok çok ötesinde, ana akım düşkünü sinefillerin bile yüzeyini kazımaktan hoşlanacağı ve dönüp dönüp tekrar şans vereceği bir çeşitlemeydi. Carax’ın kare ası Denis Lavant’ın varlığıyla değeri daha da artan film, izleyici tarafından kısa sürede kabul gördü görmesine fakat filmin gereğinden fazla abartıldığını düşünen izleyicilerin tepkisinin ürünü anti Holy Motors hareketinin de yaygınlaşması gecikmedi!

Jagten/The Hunt: Hem Thomas Vinterberg sinemasının hem de ustalık basamaklarını hızla tırmanan Mads Mikkelsen’ın performansının doruk noktası olan TheHunt, senenin belki de en iyisiydi! Feleğin çemberinden geçmekte olan Lucas’ın, başına ekşiyen iftiranın yarattığı toplu histeri, sinirlerimizi gere gere bizleri koltuğa mıhlamıştı! Vinterberg hem ülkesinin sinemasına hem de kendi adına aşılması pek de kolay olmayacak bir eşik armağan etmiş oldu!

Mud: Kendi aşındırdığı yolda emin adımlarla ilerleyen Jeff Nichols, her ne kadar Shotgun Stories ile radarımıza yakalanmış olsa da asıl sükseyi Take Shelter ile yapmıştı. Nichols, arayı fazla soğutmadan hem ayrıksı hem de yürekli aşk adamı Mud’ın hikâyesiyle sarmaladı bizleri. Mud’ın kitabında epik gevelemelerden, büyük büyük cümlelerden ya da ferah kadrajlardan pek de eser yoktu ki kanımızca tadını da buradan alıyordu!

John Dies At The End: Kült filmlerin ağa babalarından biri olan Don Coscarelli’nin ektiği son mahsul, her bünyede gereken etkiyi göstermedi ama kısa sürede kendine has bir hayran kitlesi edinmekten de geri kalmadı. Masters Of Horror serisinin Incident On And Off A Mountain Road çeşitlemesinden bu yana sessizliğini bozan yönetmen, kendi filmografisine dair ne varsa filminin emrine amade etmekle kalmamış, izleyenlerin kafasını açacak kafası dumanlı bir deneyim vadetmeyi de başarmıştı.

Last Days/Los Ultimos Dias: Yılın en hoş sürprizlerinden biri de İspanya dolaylarından selam çaktı. Carriers ile ‘salgın filmleri’ mecrasını arşınlayan Pastor Kardeşler, Last Days ile birlikte, yılın en keyifli post-apokaliptik hadiselerinden birinde sazı ellerine aldılar. Açık havaya temas edenlerin, şiddetli bir panik atak geçirerek ölmesini sağlayan bu salgın filmi, yavaş yavaş aynı enstrümanlarla aynı notaları çalmaya başlayan kıyamet sonrası senaryolarından bunalmaya başlayan izleyici için de nefes açıcı niteliği taşıyordu.

Stoker: Hollywood’a transfer olan Chan-wook Park adına yüz akı bir örnek olması bile Stoker’ı kimi sinefillerin “yılın en iyileri” listelerinin baş ucu filmi yapmaya yetebilir. Wenthmort Miller’ın kalemiyle bizi dumura uğratması bir yana, gün geçtikçe sevimsizlik timsaline dönüşen Mia Wasikowska’nın öyle paldır küldür değerlendirilemeyecek garip oyunculuğuyla Stoker, Hollywood havasının Park’ın ritmini bozmadığının tellalı olarak dikildi karşımıza!

FYürür 1

The Congress: Ari Folman, Waltz With Bashir’in ardından, beslendiği tonların biraz daha dışına çıkarak, Stanislaw Lem’im kült bilimkurgu romanının fazlasıyla serbest bir uyarlamasıyla çıktı karşımıza. Robin Wright’in kendini oynadığı ve yapımcıların onun benliğinin peşinde koştuğu film, 20 yıl ekran başında genç kalma şansına erişen Wright’ın durumundan mütevellit, bazı açılardan Sophie Bartes’ın Cold Souls’unu andırıyordu. Yine de Folman’ın hiciv ile naatı birbiri üzerine bindirdiği, yılın denenmeye değer tecrübelerinden biriydi The Congress!

The King of Pigs: YeunSang-Ho’nun ilk uzun metrajlı animasyon filmi olan The King Of Pigs, Myung-Min ve Jong Suk adlı iki arkadaşı yıllar sonra bir araya getiren ve adım adım geçmişte yaşadıkları büyük bir travmayı açığa çıkarması bakımından Ari Folman’ın Waltz With Bashir filmini andıran bir öykü anlatısına sahip. Her ne kadar hikâye içeriği bakımından büyük farklar barındırsa da, Jong Suk ile Ari Folman’ın hikâyesindeki ana karakter temsilleri büyük benzerlikler gösteriyordu. Ho, TheKing Of Pigs ile ülkemize her ne kadar geç uğramış ve yalnızca belli festivallerde dahilinde izlenme şansı sunmuş olsa da, şaşırtıcı bir keşif cazibesine sahipti!

Prisoners: Karşımızda her anlamda kocaman bir kadro var ve kabul etmek gerekir ki bu kocaman kadro aynı ölçüde hayal kırıklığına da gebeydi! En son Incendies ile ağızlarımızı iki üç karış açık bırakan Denis Villeneuve, her biri devler ligine girmiş olan Hugh Jackman, Jake Gyllenhaal, Viola Davis, Melissa Leo… En ufak bir doz aşımında gereğinden fazla bağırabilecek bir film, finaldeki tahmin edilebilirlik akıbetine bel bağlamaktan ziyade sürece odaklanıyordu. Dolayısıyla da karşımıza, son zamanlarda izlediğimiz en zengin polisiye-gerilim filmlerinden biri çıkmış oldu!

Only Lovers Left Alive: Senenin ‘beklenileni vereceğine önceden emin olduğumuz’ birkaç mahsulünden biriydi Jim Jarmusch’un şaheseri… Yeraltı aleminin yürekli müzisyeni Adam’ın, ‘şiirsel olamayacak kadar şiirsel’ hikayesi, zengin oyuncu kadrosunun, yeniden keşif fırsatlarıyla bezeli bir sinemasal deneyimdi. Adam ve Eve’nin öyküsü, ana akımın sıradan aşk öykülerinin iç bayıcılığına pabuç bırakmayacak denli diriydi! Twilight emsalleriyle, içine edilen vampir konsepti ile romantizm evliliğinin tam da olması gerektiği şeydi aslında!

Pieta: Kimileri için Kim Ki Duk adına bir başka geri adımdı, kimileri içinse boş evlerde hayalet olan, kendini dağa taşa vurup münzevi hayatı yaşadıktan sonra derin bir iç hesaplaşmanın içine düşen yönetmenin silkelenişinin müjdecisiydi. Neticede, Duk’un erken dönem mahsullerini aman aman aratmıyordu Pieta ve samimi bir iç hesaplaşma niteliği taşıyan Arirang’ın hemen ardından gelen hızlı üretimiyle, arayı fazla soğutmadan sinema salonlarını seriden ateşe tutmaya başlayan yönetmenin filmografisinde her halükarda kendine has bir yer edindi. Yönetmenin ahlaki çıkarımlarından fazlasıyla nasibini alan Pieta, Duk’u özleyenlerin, hasret gidermeleri için gerçek bir fırsattı!

Yazar hakkında: Fatih Yürür

İlk sinema deneyimi, bir Stephen King uyarlaması olan “Geri Döndüler” olmuştur. Yazmaya başladığı dönem ise aslen lise yıllarıdır. Saçma sapan korku hikayeleri kaleme almaktadır ve asıl amacı bir gün bunları görselleştirebilmektir. Çeşitli platformlarda oyun incelemeleri ve film eleştirileri yazar. Yaratmış olduğu RüyadaM adında bir animasyon ve çizgi hikaye karakteri bulunmaktadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir