Bir Ev Dolusu Hayalet: Winchester (2018)

Winchester malikanesine hoş geldiniz! Korku filmlerine hele de hayaletli ev filmlerine bayılırım! Şimdiye kadar yüzlercesini izledim. Bu filmlerde şablon üç aşağı beş yukarı aynıdır. Bir ev dolusu insan ve bir ya da daha fazla hayalet. Evdeki kötülük zayıfsa, insanların beynine saldırıp onları birbirine düşürür ama güçlendiyse ev artık onun oyun alanıdır. Gıcırdayarak açılan kapılar, şiddetle kapanan ve açılmayan pencereler, merdivenlerden tedirgin edici bir şekilde düşen objeler, günlük yaşamda vazgeçilmezimiz olan banyo-mutfak aletlerinin karakterlere saldırması vs. Hayalet meselesi de tıpkı Ninja filmlerindeki gibi çalışır. Kötü ruhlar çoğaldıkça karakterleri korkutma güçleri düşer ve kolayca bertaraf edilirler ama evin içinde yuvalanmış kadim kötülük ne kadar yalnızsa şiddeti de o kadar çoğalır.

Girişi burada kesip hemen ardından bu hafta izleyeceğimiz hayaletli ev korkusu Winchester’a geliyoruz. Aşağı yukarı ne izleyeceğinizi anlamışsınızdır. Bir ev ve içindeki kötülüğün insanları terörize etme çabası… Daha önce de buna benzer işleri sinemada gördük, o yüzden filmin bize yeni bir şeyler, etkileyici bir görsellik sunması gerekiyor. Peki, Michael ve Peter Spierig kardeşlerin yönettiği, Helen Mirren ve Jason Clarke’ın başrolleri paylaştığı film bunu başarabiliyor mu? Maalesef, uzağından bile geçmiyor! Winchester sağlam bir çıkış fikrinin perişan edilmiş hali… Açıkçası bu türde izlemekten en sıkıldığım işlerden biri oldu.

Daybreakers ile radarıma girmiş olan ama gerisini getiremeyen Spierig kardeşler, iki kişi oldukları halde filmde hiçbir yönetmenlik becerisi göstermemeyi başarıyorlar. Jason Clarke ikna edici sayılır ancak Helen Mirren tamamen cepten oynuyor. Onun oyunculuk markasına güvenerek bu filme gitmeyin. Eskiden, korku filmleri çaptan düşmüş film yıldızlarının huzurevi sayılırdı. Buradaki varlığı da o şekilde açıklanabilir. Son zamanda ona hiç yakışmayan projelerde karşımıza çıkıp durmakta ve Winchester bunların en kötüsü…

Çıkış fikri iyi demiştik ve aslında iyi uygulanmış bir halini de yıllar evvel ev sinemasında izledik. Bir TV filmi olarak çekilen Rose Red (Rose Red Konağı) bu evde yaşanmış bir dehşeti konu eder. Tam olarak Winchester malikanesi sayılmaz ama ima edilen yapının burası olduğu açık. Stephen King’in yarattığı kurgusal bir karakter olan Ellen Rimbauer, tıpkı Sarah Winchester gibi oturduğu malikaneyi sürekli büyüten bir kadındır. Stephen King’in Amerikan gotiki yaratma çabalarının en güzel meyvelerinden biridir bu eser.

Bu kez tüm yasal haklar alınmış olacak ki, yapımcılar Sarah Winchester’ın deliliğini işi kurgusal karakterlere bırakmadan aktarmayı tercih etmişler. Bu film karakteri ve hastalıklı ruh halini aklama çabası olarak da görülebilir. Filmin öyle bir amacı yok ama ben Sarah Winchester’ı ve yaptıklarını Amerikan modeli tüketim toplumuna bir eleştiri olarak okumayı tercih ediyorum. Artık bizde de biraz böyle. Ruhlarımız huzur bulsun, stresimiz bastırılsın diye sürekli eve yeni mobilyalar ve kullanmayacağımız elektronikler alıyoruz. Parkeleri değiştiriyor, balkonu pimapenle kapatıyoruz vs.

Sarah Winchester bunu abartılı bir şekilde yapıyor çünkü o icat ettiği ve Amerikan iç savaşında çok işe yaramış, neredeyse Kuzey’in galibiyetinin müsebbibi sayılan tüfeğin yol açtığı ölümlerin ona musallat olduğunu düşünüyor ve hayaletleri hapsetmek için, içinde 7/24 ustaların çalıştığı sürekli yeni yaşam alanlarının oluşturulduğu bir ev inşa ediyor ama hangi akla hizmetle bilinmez kendisi de sevdikleriyle birlikte bu evde oturuyor! Dahiyane bir fikir değil ama bir tür kefaret eziyeti olarak katlandığını varsayalım. Bir gün bu eve bir doktor geliyor, ona verilen görev kadının deli olup olmadığını anlamak. İşte film burada bizdeki cin filmlerine yakın bir duygu geliştiriyor. Bilime karşı batıl… Film açıkça batılın tarafını tutunca da işler iyice tatsızlaşıyor. Çünkü biraz meraklı seyirci biliyor ki bu Winchester laneti hurafesi, büyük oranda Sarah öldükten sonra oraya gelen sihirbaz Houdini’nin marifeti.

CGI olarak modellenmiş gibi duran Winchester malikanesinden görsel anlamda da etkilenmedim. Abartılı oyunculukları pas geçip evin yarattığı dehşete odaklanabilirdim ama öyle bir şey yok. Film bu haliyle TV işlerinin bile gerisine düşen sıkıcı bir izleme deneyimi yaratmaktan öte geçemiyor. Winchester, ev ve karakterler üzerinden olabilecek en kötü hikayelendirmeye sahip. Eskiden hiç olmazsa, sona kim kalacak diye merak ederdik ama bu film neredeyse bir korku filmi olduğunu unutmuş gibi. Sanki pikniğe gider gibi kimsenin başına bir iş gelmiyor. Hikayenin bir bölüm sonu canavarı yaratma çabası da işe yaramıyor ve doktor karakterinin dramı seyirciyi etkilemekten uzak. Salondan çıkar çıkmaz unutacağınız, marka oyuncusu üzerinden bilet satmak isteyen, gerisine hiç heves etmemiş önemsiz bir tür sineması örneği. İzlemekte ısrar ederseniz şayet, iyi seyirler…

[email protected]

Yazar hakkında: Murat Tolga Şen

Çocukluğu Samsun'da eniştesinin müdürü olduğu sinemada film izleyerek, film parçalarına oyuncak merceğinde bakarak geçti. 2005 yılının sonunda "Öteki Sinema" yı kurdu. Beyazperde, Cinedergi ve Medyaradar'da yazıyor. Motor, yelken ve fotoğraf tutkunu... Film izlemeyi ve filmler hakkında yazmayı herşeyden daha çok seviyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir