Brian De Palma

Brian De Palma (11 Eylül 1940)

Amerikalı bir film yönetmeni…

‘’Beni ne eleştirmenler ne de başkalarının düşünceleri ilgilendiriyor. Ben bildiğim doğruyu takip ederim…’’

Brian Russell De Palma Newark, New Jersey doğumlu yönetmen Philadelphia’da büyüdü. Babası bir ortopedist’ti. Bu De Palma’nın hayatını etkileyen en önemli durumdu. Lakin yönetmen kana ve şiddete duyduğu ilgiyi babasını iş başında izlediği günlere bağlar. Önceleri fiziğe duyduğu ilgi nedeniyle Columbia Üniversitesi’ne giden yönetmen daha sonra aklını çelen ve onu bize tanıtan bir alana eğilim duyduğunu fark eder. Sinema ve tiyatro… De Palma üniversite’de ki eğitimine devam ettiği sırada çektiği kısa film onun gitmek istediği yolu da aydınlatmış olur. Wotan’s Wake (1962) ona Rosenthal ödülünü ve yol haritasını vermiştir ona. Yapması gereken tek şey kimseye aldırmadan bildiği doğru yolda ilerlemektir artık…

Sarah Lawrence College’da yazarlık eğitimi alan yönetmen 1966’da Modern Sanatlar Müzesi’nde ki film gösteriminin ardından sinema dünyasına geri dönüşü olmayan bir giriş yapar. Brian De Palma aslında ilk uzun metrajını ‘’The Wedding Day’’ adlı filmle yapmıştı. 1962 mahsulü olan yapım bazı aksaklıklar sonucu ne yazık ki ilk gösterilen olamadı. Ama yapımın çok önemli bir özelliği daha vardı. Efsanevi oyuncu Robert De Niro’yu da içeriyor olması… Film 1969’da gösterime girmeyi başarabildi ve çok büyük övgüler aldı. İlk gösterime giren Brian De Palma filmi olma unvanı ise ‘’Murder a la Mod’’ aittir.

De Palma Alfred Hitchcock sinemasını en iyi özümseyen yönetmendir. Kimine göre bu özümseyiş onu Hitchcock sinemasını taklit etmeye ve yozlaştırmaya kadar götürmüştür. Onun filmleri küçük yaşlarından itibaren De Palma için yol haritası niteliğinde olmuş ve yönetmen onun tarzını kendi sinemasına aktarmaktan bazı zamanlarında her ne kadar ağır eleştiriler alsa da vazgeçmemiştir. Çektiği, özellikle ilk filmlerinde bu etki daha yoğun gözlenirken ilerleyen zamanlarda De Palma kendi imzasını hayranı olduğu yönetmenin kokusu ile atmaya başlamıştır. Artık De Palma tarzı belirgin bir imzadır.

Röntgencilik, saplantı, tutku, erkek kahramanların kendi içlerindeki kaygı ve takıntıları, kadın cinselliği, şiddet, kişilik bozuklukları ve yükseklik korkusu (bakınız Alfred Hitchcock yazım) gibi temaları kullanan De Palma başlangıçta hayranı olduğu usta yönetmenin temellerinin üzerine binasını inşa ederken zamanla bu binaya kendi harcını da katmayı ihmal etmemiş yalnızca ustaya saygı duruşunda bulunmayı tercih etmiştir.

De Palma sinemasında tam bir gerçekçilik hâkimdir. Onun kahramanları kendilerini her daim aşıp sınırlarını zorlayabilirler. En alt basamaktan en üste çıkıp istedikleri hayatı yani kendi cennetlerini kurabilirler ama asla bu cennette huzur bulamazlar. De Palma karakterleri kendi içlerinde de bu savaşı yaşarlar. Salt iyi veya salt kötü değildirler. Kendilerince insandırlar. Kendi doğruları vardır ve bu yolda ilerlemekten asla vazgeçmezler ucunda ölüm olsa bile. Ne vakit iyi ne vakit katil ne vakit kötü oldukları kestirilemez…

Yönetmenin filmleri kısaca gerçeğin rüya halidir. Ne zaman uyanacağınızın, hangisinin şu an yaşandığının belli olmadığı bir rüya… De Palma filmleri temelinde bakma ve gözlemleme tekniği üzerine kurulur. Kamera filmdeki kahramanımızın bir uzantısı gibidir çoğu zaman. Onunla ilerler, durur, öldürür ve seyreder. Bazen o kocaman göz dönüp kendi kahramanının ölümünü de gözlemler. Onun yapımlarında gözlemlenen yalnızca insan değil aynı zamanda dünya ve yaşamdır.

De Palma’nın da hayranı olduğu yönetmen gibi imgeleri vardır. Filmlerinde sıkça kullandığı bu imgelerden bazıları şunlardır;

Kamera: De Palma filmlerinde görüntüyü beyazperdeye aktarıp seyirciye ulaştırmak için kullanılan bir araçtan ziyade, seyirciyi izlediği hikâyeye tanık haline getiren bir amaçtır. Yönetmen kamerayı öyle bir kullanır ki bizi de izlediğimiz şeye tanık olmaya zorlar. Kamera onun yaşama diktiği koca gözüdür. El kameraları, güvenlik kameraları, havada uçan bir balonun içinde dolaşan kameralar ve daha inceleri… Hem filmi ve de içindekini arayan ve bulan De Palma gözleri…

Mahkeme: Yönetmenin inancına göre adalet her daim kazanması gerekendir. Bunun taştan soğuk simgesi ise mahkeme sahneleridir. De Palma’nın filmlerinde doğrudan bir mahkeme sahnesi olmasa bile izleyici bilir ki bir yerlerde bir mahkeme devam etmektedir.

Kaplan ve Kartal: Güç ve iktidar simgesi olarak kullanılır.

Gözler: Gerçeğe açılan pencerelerdir. De Palma için bakışlar önemlidir. Lakin doğru bakan bir göz hem zihinsel hem de fiziksel bir gerçekliği etkileyip değiştirebilir.

Asansör: Katille maktulü, gözlenenle gözetleyeni, inenle çıkanı bir araya getiren ve aynı kutunun içinde sıkıştırıp, birleştiren yegâne mekânıdır De Palma’nın.

Tren İstasyonu: Başı belada olanların kaçış mekânıdır. Ya da geçmişini bırakıp cennetine dönmek isteyenlerin geçiş kapısı…

Şiddet Aletleri: Silahlar, tabancalar, bıçaklar, elektrikli testere, ustura v.s… Bunların hepsi tek bir amaca yöneliktir. Kendi doğrularını savunmanı sağlar…

Maske: İzleyicinin kendisiyle yüzleşmesi ve ya kendisinden saklanması için kullanılan bir araçtır. Yönetmen bununla kimlik ve sahtelik temasına göndermede bulunur…

De Palma yalnızca bu temaları işlemekle kalmaz. Onun sineması insana dayatılan her türlü zorlama düzeni reddeder ve bunu da açıkça ifade eder. De Palma için önemli olan insandır ve insana dayatılan her türlü sistem onun hata yapmasına sebep olacaktır. Kapitalist düzen onu bir suçluya çevirebilir. İktidar olma arayışı insanı katilliğe ya da sapkınlığın sularına itebilir. Savaş bir toplumu geri dönülemez bir biçimde çirkinleştirebilir v.s…

De Palma Filmleri:

The Wedding Party (1963): De Palma’nın ilk uzun metrajı olma özelliğine sahiptir. Filmin gösterimi bazı aksaklıklar yüzünden 1969’da gösterime girme şansı buldu. Film aynı zamanda Robert De Niro ve Jill Clayburgh’ün ilk filmleri olma özelliliğini de taşıyan bir komedi yapıtıdır.

Hi, Mom (1970): Başrollerinde Robert De Niro’nun bulunduğu bir komedi filmidir. Yapım seyirciye birçok kavramı güldürerek sorgular. Bazı sahneleri sebebiyle üzerinde X işareti bulanan yapım ‘’Be Black Baby’’ projesiyle akıllara kazınmıştır. Filmin konusu ise kısaca; boş işlerle uğraşan Vietnam gazisi Jon Rubin New York’a geri döner ve Greenwich Village’de bir daire kiralar. Amacı el kamerasıyla karşı binadaki komşularının özel hayatlarını çekmektir. Böylece porno sektörüne hızlı bir adım atıp iyi paralar kazanabilecektir. Lakin işler umduğu gibi gitmez…

Carrie (1976): Stephen King’in ilk romanı olan Carrie’nin beyazperdeye yansımasıdır. Yapım en iyi ilk 20 korku filmi arasında gösterilmekle birlikte ekranı ikiye bölmek gibi pek çok yeniliği de beraberinde getirmiş ve sinema dünyasında çığır açmıştır. Başrollerini Sissy Spacek ve Jonh Travolta’nın paylaştığı yapım telekinetik güçleri olan genç bir kızın koyu dinci ve baskıcı bir annenin ellerinde güçlerini kontrol edemeyip nasıl hem kendine hem de yaşadığı çevreye zarar verdiğini anlatır.

The Untouchables (1987): 1959 ABC televizyon dizisinden temel alınarak Elliot Ness’in Al Capone’u adalete teslim edişini otobiyografik olarak anlatan yapımdır. Başrollerini Kevin Costner, Sean Connary ve Al Capone rolünde harikalar yaratan Robert De Niro’nun paylaştığı yapım çok büyük ses getirmiş ve gişede rekor bir başarıya imza atmıştır.

The Bonfire of the Vanities (1990): Başrollerini Bruce Willis, Tom Hanks, Melanie Griffith, Morgan Freeman ve Kristen Dunst’ın paylaştığı yapım olayları bir gazetecinin gözünden takip ettiğimiz ihanet dolu bir komedi filmidir.

Carlito’s Way (1993): Başrollerini Al Pacino ve Sean Penn’in paylaştığı yönetmenin efsanevi yapımlarından biridir. Carlito işlediği suçlardan dolayı cezasını çektikten sonra avukat arkadaşının da yardımıyla hapisten çıkar ve kendine yeni bir hayat kurmaya çalışır. Kendi cennetini aramaktadır. Fakat bela yine gelir ve onu bulur.

‘’Bazen bir iyilik seni bir kurşundan daha hızlı ölüme götürür.’’

Mission: Impossible (1996): 60’lı ve 70’li yıllarda çok seyredilen bir dizi olan ve ülkemizde de ‘’Görevimiz Tehlike’’ adıyla yayınlanan dizinin beyazperde uygulamasıdır. Başrolünü Tom Cruse’un oynadığı yapım gişede büyük bir başarı getirmiş ve eleştirmenler tarafından da beğeni görmüştür.

Snake Eyes (1998): Film tek bir mekânda ve kısıtlı bir zaman diliminde geçmesi ve aynı olayın farklı bakış açılarıyla anlatılması açısından önem arz eden yönetmenin başarılı yapımlarındandır. De Palma bu kez gerçeği kötü ve rüşvetin dibine vurmuş bir polis olan Rick Santoro ile arar. Santoro rolünde izlediğimiz Nicholas Gace başarılı performansı ile dikkatleri üzerine çekmiş ve yapımın ışığından payını almıştır.

‘’Gördüğün her şeye inanma’’

Mission to Mars (2000): Yönetmenin ilk bilim kurgu denemesidir. Başrolünde Gary Sinise’nin yer aldığı yapımda yönetmen dünyevi şiddet ve gerilimi bu kez dünya dışına taşımıştır.

Femme Fatale (2002): Laura Ash baştan çıkarıcı, güzel, zeki ve tehlikeli bir kadındır. Zorlu bir mücevher soygununun ardından ekip arkadaşlarına kazık atarak ülkeden kaçar. Yedi yıl sonra yeni kimliği ve her şeyin unutulduğu düşüncesiyle ülkesine geri dönen kadının hayalleri bir paparazzinin onun fotoğraflarını çekip yayınlamasıyla son bulur. Başrollerinde Rebecca Romijn ve Antonio Banderas’ın yer aldığı film çok hareketli bir kamera sisteminden yararlanılmıştır. Ayrıca bu filmde de yönetmenin tekrarlanan sahnelerini görmek mümkündür.

Brian De Palma yeni jenerasyon yönetmenler içinde en başarılı olanlardan biri. Robert De Niro, Al Pacino ve daha niceleri onun filmleriyle isim yaptı ya da ismini pekiştirdi. O sinema dünyasının demir başlarından ve öyle olmaya da devam edecek.

‘’Tanıdığım yönetmenler arasında Brian en görsel yetisi en gelişmiş olanı. Sahneleri bir ressam gibi planlıyor, saklamıyor ve oyuncuların 6-7 dakika aralıksız oynamalarına izin verirken kamerayla karmaşık ve güzel hareketleri yakalıyor. Realizme pek aldırmaması ve sürekli olarak yaptıklarını doğrulamaya uğraşmaması hoşuma gidiyor. Brian da Almadovar ve Kubrick gibi karakterlerin her davranışını açıklamaya ihtiyaç duymuyor.’’ Antonio Banderas

Yazar hakkında: Melahat Yılmaz Özberk

1981 Ankara doğumlu... Anadolu Üniversitesi Türk dili ve Edebiyatı bölümünde okuyor. Gölge- e Dergi ve Öteki Sinema’da çeşitli film eleştirileri ve hikâyeler yazıyor. Tek dileği yazacak sözlerinin bitmemesi ve bunları sayfalara dökebilmek…

Bir yorum var

  1. lezbiyen içerikli bir erotizmde bazen ucundan değindiği bazende uzun uzun yer verdiği bir temadır yönetmenin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: