City of The Living Dead (1981)

Gelmiş geçmiş en ünlü ve en vahşi zombi filmlerinden biri olan Zombi 2‘den (1980) sonra, korku sinemasının başyapıtlarından biri olarak kabul edilen The Beyond‘dan (1981) önce, ikisinin arasında Lucio Fulci‘nin kült statüsüne ulaşmış akıl almaz bir korku filmi daha var… City of The Living Dead (1981) cityofthelivingdead

Fulci’nin yaşayan ölüler ve öbür dünyaya açılan kapılarla ilgili 4 b-tipi kült klasiğinden biri City of The Living Dead. Mahşerin dört atlısı gibi seyirciye saldıran bu 4 b-film; Zombi 2, The Beyond, City of The Living Dead ve The House by the Cemetry, çılgın dahi Fulci’nin en ünlü filmleri. Romero‘nun zombi filmleri, HP Lovecraft hikayeleri, Amityville Horror (1979) ve Dario Argento‘nun cadı filmleri, Fulci’nin bu dört filmi için en büyük ilham kaynakları. Hatta o kadar ki, bu filmleri yaptığı dönemlerde Fulci’yi hırsızlık ve kopyacılıkla suçlayanların sayısı bir hayli fazla. Bu kopyacılık ithamlarına aslında katılmamak elde değil. Ancak ben bunun için Fulci’yi suçlayanlardan değilim. Çünkü Fulci, kopya ettiği hikayeleri 2 vites atarak bambaşka yerlere taşıyor. Küçükken ben de G.I.Joe’larımla oynarken izlediğim filmleri aynen tekrar canlandırırdım. Ancak ölümler daha vahşi, olaylar daha acımasız ve hikayelerin finali daha uçuk olurdu. Bu yüzden Fulci’nin  filmlerini kendime çok yakın buluyorum. Ve bu konuda da yalnız olmadığımı görüyorum…

City of The Living Dead, Dunwich isimli bir şehirde başlıyor. Bilmeyenlere hemen hatırlatalım; Dunwich, HP Lovecraft’ın öbür dünyadan gelen dehşetleri yazdığı hikayelerinde yer verdiği hayali bir şehir. Fulci de kendi hikayesini bu şehirde kurarak daha baştan tavrını ortaya koyuyor (ve büyük usta Lovecraft’e de en derinlerden selam etmiş oluyor). Fulci ve Lovecraft arasındaki benzerlikleri ”Fulci Yaşıyor’‘ yazısında belirtmiştim. Bu benzerlikler sebebiyle, filmin Dunwich’te geçmesi daha da manidar oluyor.

Hikayemiz, gözleri kan çanağına dönmüş bir rahibin boş boş bir mezarlıkta dolaştıktan sonra kendini asarak intihar etmesiyle başlıyor. İntihar eden bu rahip, cehennemin kapılarını açarak Dunwich şehrine mahşeri bir dehşet salarken, New York’ta bir kadın girdiği seans esnasında bu olayı görüp korkudan ölüyor! Ancak kadın tam defnedilirken tabutunun içinde çığlıklar atarak uyanıyor.  Öbür dünyaya gidip geri dönene kadın ve elinden puroyu eksik etmeyen bir dedektif/gazeteci, ikisi beraber bu Dunwich şehrini aramaya başlıyorlar. Bu sırada Dunwich şehrinde ölüler geri dönmeye başlıyor…

Tıpkı diğer Fulci filmleri gibi, City of the Living Dead de, yer yer rezalet oyunculuklar ve senaryodaki mantıksızlarla örülü ham bir film. Ancak buna rağmen, filmin içerdiği aşırılıklar ile seyircilere unutamayacakları bir tecrübe sunduğu da muhakkak. Gözlerinden kanlar sızan ve içorganlarını kusan kadın, kafası delinen adam, beyni mıncıklanan insanlar ve kurtçuk yağmuru gibi sahneler… gerçekten pek başka bir söze gerek bırakmıyor.Bu akılalmaz sahnelerden başka, filmin genel atmosferi ve kaçınılmaz mahşer teması filmin asıl başrol oyuncuları.

cotld6

Oyunculara gelince; Elinden purosunu düşürmeyen Peter rolünde Christopher George oldukça sempatik bir karakter çizerken, rol yapmaktan aciz Carlo De Mejo, Gerry karakterinde filmin belki de en can sıkıcı unsuru. Carlo De Mejo’nun adeta filmi sabote eden oyunucluğunda De Mejo’yu mu yoksa oyuncusunu yönetemeyen Fulci’yi mi suçlamak lazım bilemiyorum ama sonuç çok vahim. Kötü dublajlar eşliğinde bir nebze gülümsemeyle izlediğimiz bu filmlerin içindeki güldürü unsurlarından biri olarak kabul edebiliriz Gerry karakterini ancak.

Bunun yanında kadın oyuncuların performansları tek kelimeyle muhteşem! Daniela Doria’nın bu filmde başına gelenler zaten tek başına bu filmi bu kadar ünlü yapan detaylardan biri. Diğer Lucio Fulci filmlerinde kafasına bıçak giren ve gözü jiletle yavaşça kesilen Doria, bu filmde ise gözlerinden kan gelen ve iç organlarını kusan bir karakteri canlandırıyor. Bu rol için hakikaten koyun bağırsaklarını ağzına aldığı söylenen Dora’yı bütün Fulci hayranları gibi çok ama çok seviyoruz. Bir başka ”Fulci güzeli” Katherine MacColl, bu filmde Mary rolünde başrolde karşımıza çıkıyor ve oldukça iyi bir performansla filmi taşıyor (kendisiyle yapılmış bu filmle ilgili çeşitli röportaja internet üzerinde  ulaşmak mümkün). Sandra rolündeki Janer Agren ise her zamanki gibi güzelliğiyle büyülüyor. Eaten Alive (1980) filminde yamyamlarla cebelleşen, Red Sonja’da (1985) sırtından bir okla vurulduktan Arnold’un kollarına hayatını kaybeden Agren’in bu filmde de yaşayan ölüler tarafından beyni mıncıklanıyor. Kendisine hayran olmamak elde mi!

cats

Franco Rufino’nun oldukça ucuz ama şok edici,kendine has makyajları bu filmde de Fulci’nin en önemli silahlarından. Fabio Frizzi‘nin müzikleri ise artık korku filmi hayranları için birer marş haline gelmiş durumda. O marşlardan en ünlülerinden biri de bu filmde karşımıza çıkıyor (ilk olarak 66. dakikada).

Son olarak filmin finali ile ilgili bir yorum yapmak gerektiğini düşünüyorum. Son derece ani, ve anlaşılmasına imkan olmayan, kafa karıştırıcı bir finali var filmin. Kimi kaynaklar Fulci’nin çekim esnasında gerçekleşen bazı problemlerden dolayı filmi böyle bitirmek zorunda olduğunu iddia ediyorlar. Son derece mantıksız gözükmesine rağmen garip bir şekilde etkileyici bulduğum bir final bu. Zaten her Fulci filminin harika bir finale sahip olduğunu olduğunu bilmeyen kalmasın artık.

City of The Living Dead, Fulci’nin en en iyi filmlerinden biri değil kanımca. Ama en enteresan ve en ünlü olanlarından biri. Kesinlikle hafızalarda yer edeceği garanti olan City of The Living Dead, eksileriyle, artılarıyla tam bir Fulci filmi.

Yazar hakkında: Can Evrenol

2007 yazında tamamen kendi imkanlarıyla, doğup büyüdüğü mahallede, arkadaşlarının da yardımıyla çektiği SANDIK adlı kısa film, ''Fantasia Film Festival'', ''BIFFF'' ve ''Frightfest'' ve dünyanın en önde gelen korku ve fantastik film festivallerine seçildi. Londra’da Middlesex Üniversitesi’nde ''Moving Image'' master'ı yaptı.

6 Yorumlar

  1. Teşekkürler Can. Ayıla bayıla izlediğimiz Fulci filmlerinden biridir. Gereksiz bir not olarak Michele Soavi’nin filmde ufak bir rolü olduğunu ekleyeyim. Söylentiye göre aslında Bob rolü Soavi’ninmiş ama Fulci fikir değiştirmiş. Soavi de bunun yerine ufak bir rol almış.

  2. Soavi o arabada kızla opüşen adam rolünde evet

  3. “Küçükken ben de G.I.Joe’larımla oynarken izlediğim filmleri aynen tekrar canlandırırdım. Ancak ölümler daha vahşi, olaylar daha acımasız ve hikayelerin finali daha uçuk olurdu.”

    Can insan kendini bu kadar güzel tarif edebilir valla tebrikler. Dunwich demişken The Dunwich Horror (2009)’ı seyrettim, sci-fi için çekilmiş bir TV filmi oyunculuk ve efektler çok kötüydü ama Lovecraft hikayesine baya sadık kalınmış sıkılmadan izletti kendini. Bir de 70lerde çevrilmiş kopyası varmış ona da ulaşırsam ikisini karşılaştırıp yazmayı düşünüyorum.

  4. 70’lerde çekilmiş kopyasını izledim Masis. Malesef en uak bir alakası yok hikayeyle. Insan hayrete düşüyor bu kadar mı olur diye.

  5. O zaman, o meşhur sahne için Obituary’den gelsin “Turned Inside Out” :)

  6. Fulci’nin üçleme gözüyle baktığım, Paura Nella Città Dei Morti Viventi, E Tu Vivrai Nel Terrore – L’Aldilà ve görece zayıf olsa da Quella Villa Accanto Al Cimitero benim çocukluğumdaki ideal korku havasını en iyi hissettiren filmlerden. (Bu arada, filmlerin “asıl” isimlerini yazmaktan adım ukalaya çıkacak. :)) İnsanın midesini ayağa kaldırdığı gibi, ilk izlediğinizde yok artık dedirten ölümleri bir yana, beni asıl etkileyen, özellikle de bu filmde, baskın atmosfer. Bu yüzden de, Fulci’yi kendi alanında çok başarılı buluyorum. Yoksa, işi sadece şok taktiğiyle götürmeye kalksa, bu kadar sevmezdim. Oyunculuk kısına girmeyeyim, hiçbirinden şikayetim yok. Zaten o kadar çok İtalyan filmi izledim ve izlemeye devam ediyorum ki – tabii filmine göre – o ünlü kötü oyunculuk beni rahatsız etmiyor artık. Öyle ki ünlü “Bob” Giovanni Frezza bile hiç batmıyor bana… :) Fabio Frizzi’nin müziklerine ise her zaman kulağımda yer var. Her türlü saçmalığına, tutarsızlıklarına rağmen arada bir mutlaka ziyaret etme ihtiyacı duyduğum bu filmler hala hiç sıkmıyorlar.

    Eline sağlık Can…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: