Niye Hep Aynı Filmi İzliyoruz?

Bir süredir Türk/iye sinemasının iyice tatsızlaşan hallerini yazıyorum. Taşlama yapıyorum, doğrudan eleştiriyorum vs. Görüyorum ki hepimiz Kralın üzerinde ne kadar az kıyafet olduğunun farkındayız ama dillendirmekten çekiniyoruz. O yüzden üzerimize cesaret yeleklerini giyene kadar yazmaya devam ediyorum.

3-maymun-film

Bu cümlelerim ülkemde sinema yapanlara…

Adamın biri Tarkovski’den etkilenir, bir film çeker, Cannes’da ödül alır ve sonra herkes aynı yöne koşar, bir ülkenin “bağımsız” sineması bundan ibaret olur.

Adamın biri de gider Recep İvedik çeker, gişe rekorları kırar ve sonra yine aynı şey olur, bir ülkenin popüler sineması da bu saçmalıktan ibaret olur.

Tek tük farklı işler çıksa da genelin manzarası bu… Malatya Film Festivali ve sonrasında dünya sinemasından gerçekten iyi filmler izleyerek kendime geldim, kendi halimizden her zamankinden fazla sıkıldım. Kusura bakmayın ama bu sığlıkta ancak çamur balıkları nefes alır, binbir pozun ardına iş yapıyormuş gibi sığınmayın! Herhangi bir köy kahvesinde bile sizden bin kat enteresan insanlar var ve bir şeyler çıkarmak için zeytinyağı içmek zorunda değiller…

Bitmedi… Facebook profilimde çok genç/öğrenci arkadaşım var, onlarla da konuşalım biraz…

Sinemamızın içinde olduğu bu perişan halin suçlusu biraz da sizsiniz gençler…

Benim yaşımda olup da hala sanat takibi yapan çok az insan yaşar bu ülkede… Şartlar ağır, iklim zor… Kimsenin keyfi yerinde değil ki keyifle bir şeyler yapabilsin. O yüzden ülke sınırları içinde üretilen sanatın en büyük takipçisi her zaman öğrenci gençlerdir. Öyle olmalı yoksa elinde kitap, cebinde festival biletiyle koşturan bu insanlar okul bitince toplanıp başka bir ülkeye mi götürülüyor?

Hepiniz pırıl pırıl ve sanat sevgisiyle dolusunuz, bundan şüphe etmiyorum ancak henüz yolun başında olduğunuz için kim sahte peygamber kim değil ayırt edemiyorsunuz. Daha anlıyor görünmek için “anlıyor” sandığınız başkalarının beğenilerini sorgulamadan alıyorsunuz. Genç olduğunuz için ters yönde görüş bildirip onu savunmanız güçleşiyor çünkü çok bilmişin biri çıkıp iki cümle kuracak, sizin üzerinizden bonus toplayacak. Aidiyet duygusu bu yaşlarda gelişiyor. Basındaki kanaat önderleri çoğu zaman dürüst değil, eş dost kollayarak tavsiye veriyorlar.

Festivaller değil ama festival jürileri çoğu zaman gücü kötüye kullanıyor. Mesela biri bana o festivalde “umut veren kadın oyuncu” dışında başka hiçbir ödül alamamış Jin’le Reha Erdem’in nasıl “en iyi yönetmen” seçilebildiğini açıklayabilir mi? Kurgu, oyuncu, senaryo, görüntü-sanat yönetimi, müzik ödülleri başka filmlerde ama Reha Erdem en iyi yönetmen… Nasıl? İşte bu sıkıntıdır. Adamı kutsal ilan ettik, iyi filmler de çekti ama vasat bir film çektiğinde bile övmekten ve adını yüceltmekten geri duramıyoruz.

İzlemediğiniz ya da izleseniz bile bir şey anlamadığınız filmleri, izleyenler beğendi diye, göklere çıkartıyorsunuz ve bir tür kitle histerisine yol açıyorsunuz.

“Abi ama bu ağır oldu” demeyin zamanında biz de düştük bu hataya… Tek bir filmini izlemeden Fellini hayranı olmuştum çünkü ben sizin yaşınızdayken hep bir Fellini muhabbeti dönerdi. Fellini sevmeyeni masaya oturtmazlardı. Neyse, sonra yine en sevdiğim sinemacılardan biri olarak kaldı ama siz anladınız ne demek istediğimi…

Siz de yapın yine böyle hatalar ama yaş kemale erince, çoluk çocuğa karışınca çekmeyin kendinizi salonlardan, festivallerden. Gerçeğinin takdir bulabilmesi, suntadan sanat eseri üretenlerin ayıklanabilmesi için onu takip edenlerin de yıllar içinde olgunlaşması gerek.

Nazan Kesal bu ay benimde yazdığım Film Arası dergisine konuşmuş, demiş ki:

6165_kesal_nazan“15-20 sene önce bağımsız bir film çektiğiniz zaman iyi kötü bir sinemada oynuyordu. Az çok seyircisi geliyordu izliyordu. Şimdi bir sayı bile söyleyemiyorsun. Çünkü sinemalar kapılarını açmıyorlar bağımsız sinemaya. Bu çok caydırıcı bir şey.

Bu anlamda sadece genç sinemacılara yüklenmek bana çok doğru gelmiyor. Bakanlığın da bu anlamda desteğini artırması lazım. Belki genç sinemacılara ayrı bir kontenjan sağlamak gerekir.”

Şimdi şu demecin üzerine biraz düşünmek lazım… 15-20 yıl önce bundan daha farklı bir iklim yoktu, hatta daha az salon vardı ve çok daha az film çekiliyordu. O zaman çekilen filmler daha iyi olmasın? Salona kız, seyirciye kız, az destek verdi diye bakanlığa kız… Peki, mastürbasyon yapıp sinema diye bize uzatılanları artık farkedip kaçmış olmasın seyirci… Ya da festival enflasyonu yüzünden zaten bir yerlerde çoktan görmüş olmasın bu filmi… Amaç filmden para kazanmak değilse dert vizyonda kaç kişinin izlediği olmamalı ama yeni film çekmek gibi bir derdin varsa o zaman biraz da seyredeni düşün.

Sen Aydınlatırsın Geceyi ya da Başka Sinema seçkisindeki bazı filmler örneğinde olduğu gibi iyi film seyircisini mutlaka buluyor, elbette bağımsızların filmlerini daha çok salonda göstermek adına iyileştirmeler yapılabilir ama bu işin en kolayı, seyirciyi yok saymayan bir sinema yapmak değil mi zaten… Bu kadar kişisel mevzularla sinema yapıp sonra da benden başka kimse izlemiyor diye kızamazsın, olmaz.

Yazımı meseleyi yıllar öncesinden kestirebilen çok esaslı bir sinema adamının sözleriyle bitirmek istiyorum.

yilmaz_guney_1“sinemayı iki açıdan ele almak gerekir: biri endüstri olarak sinema, ikincisi sanat olarak sinema. sanat olan sinemayla endüstri olan sinemanın arasında kopmaz bir bağ vardır. bu nedenle; sinema sanayisi kitlelere ulaşmak isterken; özellikle kitlelerin isteklerini, kitlelerin ruh halini, kitlelerin taleplerini dikkate almak zorundadır. ancak kitlelerin talepleri donuk, değişmez ve tekdüze değildir. bu nedenle sinema sanatı, kitlerlerle ilişki kurabilmesi için, sürekli olarak kitlererdeki değişimi; gerek sosyal değişimi, gerek siyasal değişimi, gerekse bilinç değişimini hesaba katmak zorundadır. sanat olarak sinema kitleleri anlatırken, endüstri olarak sinema esas olarak parayı hesaba katar. eğer sanat olarak sinema, endüstri olarak sinemanın ihtiyaçlarına, yani parayı getirme sorununa cevap veremiyorsa burada bir kopukluk ve bir değişme söz konusu olacaktır. örneğin bir yığın genç insan, gelişen genç sinemacı insan, gelişmiş kapitalist ülkelerin büyük prodüktörleriyle ilişkiye girdikleri andan itibaren kendi bağımsızlıklarını yitirip o büyük sermayenin söylediği, sınırlarını çizdiği şeylerin içinde hareket etmek zorunda kalıyor. bu noktada gelişen sinemanın değil; çöken, çözülen, eskiyen sinemanın bir unsuru haline getirilmek isteniyorlar. bu nedenle, bu bir dramdır. sanatçının dramı olarak, aynı zamanda gelişen sinemanın dramı olarak ele alınmalıdır.

İki tip sinema vardır; Ezenlerin ve Ezilenlerin sineması…

ülkemde hâkim olan sinema gerici sinemadır. onun yanında, filiz halinde olan; fakat sürekli olarak egemen güçler tarafında baskı altına alınan, yasaklanmak istenen, çeşitli cezai tedbirlerle susturulmak istenen bir sinema daha var.”

Sakın Yılmaz Güney’in işaret ettiği sinemanın şimdi yapılan sözde “bağımsız” sinema olduğunu düşünmeyin! Şimdi de bu baskılama işi fonlar kanalıyla devam ediyor: iktidardan para alıp aynı iktidarın dövdüğü öğrencinin filmini çekebilir misin? Çekemezsin… Geçenlerde adamın biri gazetede, başka birinin blogunda yazdığı “ama destekler boşa gitmiyo ki” yazısını parlatmış. O yazının sahibinin hem destekleme kurulunda söz sahibi hem de fonlardan en güzel parçayı koparan yapımcılardan biri olduğunu yazmıyor tabi…

İktidarın parasıyla “bağımsız” film yapmayı Yılmaz Güney’e izah edebilir misiniz Nazan Kesal?

Yazının noktası da bu son satır olsun.

Yazar hakkında: Murat Tolga Şen

Çocukluğu Samsun'da eniştesinin müdürü olduğu sinemada film izleyerek, film parçalarına oyuncak merceğinde bakarak geçti. 2005 yılının sonunda "Öteki Sinema" yı kurdu. Beyazperde, Cinedergi ve Medyaradar'da yazıyor. Motor, yelken ve fotoğraf tutkunu... Film izlemeyi ve filmler hakkında yazmayı herşeyden daha çok seviyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir