Razorback (1984)

Razorback (Russell Mulcahy Avustralya 1984)

“Donk!” (Dicko)

“Oink Oink!” (Razorback)

razorback-cover-5Beth (Judy Morris), televizyon için hayvan hakları ile ilgili haberler hazırlamaktadır. Köpek maması üretiminde kullanılmak için yapılan kanguru avıyla ilgili Avustralya’ya gider ve kısa süre içerisinde kaybolur. Gitmeden önce hamile olduğunu söylediği eşi Carl (Gregory Harrison) Beth’i aramak için yola çıkar. Araştırması sırasında aynı yörede kısa bir süre önce torununu gizemli bir şekilde kaybeden Jake (Bill Kerr) ve iki dengesiz kardeş Benny (Chris Haywood) ve Dicko (David Argue) ile tanışır. Söylentilere göre ortalıkta insanları öldüren bir domuz dolaşmaktadır…

Razorback görüldüğü gibi oldukça girift (!) bir olay örgüsüne sahip. Film, özellikle Spielberg’in Jaws‘ından sonra “biz de varız” diye ortaya saçılan piranalar, ahtapotlar, timsahlar, ayılar, köpekler, kediler, fareler hatta tavşanlar ve salyangozların uzak akraba kardeşlerinden. Bu radikal çıkışlar yapan hayvan kardeşlerimizin (aynı dünya üzerinde yaşadığımıza göre kardeş sayılırız, değil mi?) denizde yaşayanları saygı görmek açısından diğerlerine göre daha şanslı. Denizin derinliği ve bizi yavaşlatması gereği kağıt üzerinde bile piranalar, balinalar, ahtapotlar korkutucu olabiliyor. (Bu arada Meg diye dev bir köpek balığı ve diğer dev deniz yaratıkları ile ilgili bir film projesi vardı. Masraflarından dolayı 2010’a ertelenmiş.) Fakat farelerin, ayıların, kuşların vs. aksine bazı hikaye taslakları kulağa gülünç gelebiliyor. Kanalizasyonda caddelerde terör estireni timsah (hadi ama, sırf büyük diye aynı şeyi yapan Godzilla hiç de komik gelmedi kimseye, en azından Amerikan versiyonunda kocaman bir yaratığı yeraltı tünellerinde kaybedene kadar), kafasına göre cinayetler işleyen azman domuz veya ortaya yaydığımız katkı maddelerinden etkilenip etimizin tadına bakmaya ve tabii ki kemirmeye karar veren tavşanlar gibi. Hmm, bu sonuncusu film olarak minik yapışkan yaratıklardan da gülünçtü bana göre (Night Of The Lepus (William F. Claxton 1972) vs The Squirm! (Jeff Lieberman 1976)).

razorback11

Razorback’de her ne kadar kulağa biraz komik gelse de, hatta konusundan anlaşılacağı gibi bunun tersine uğraşmıyor gibi görünse de kana susamış hayvan motifinden daha ilginç bir film. Yönetmen Mulcahy bu tarz bir filmde hemen hata arayışında büyüteç işlevi kazanan gözlerimizle mücadele etmek için elinden geleni yapmış. Öyle ki aslında mekanik olduğunu bildiğimiz domuzcuğu filmin finaline kadar kısmen, o da çok hızlı geçişlerle gösteriyor ki bırakın hata yakalamayı, mekanik olduğunu anlamak bile pek zor. Bu teknik beceri de en çok bizim hayal gücümüzün çalışmasına yaramış. Bunun yanında, özellikle Amerikalı Carl’ın yaşadığı eziyet/arınma gecesi ve gününün halüsinatif tarafları insanın gözünü öyle bir açtırıyor ki ertesinde adamımızın tam bir (kısık sesle… Avustralyalı) erkeğe dönüşmesi klişesini bile umursamayabilirsiniz. Gerçi umursansa da çok önemli olmasa gerek. Klasik Road Warrior‘un da görüntü yönetmenliğini yapmış olan Dean Semler’in görsel çalışması en az Mulcahy’nin dinamik kurgusu gibi filmin en büyük artılarından. Hele gece sahneleri, filmin doğallığını bozacak kadar nereden geldiği belirsiz ışık-sis saldırısına maruz kalsa da stilize haliyle oldukça etkileyici. (Filmi olumsuz yönde eleştiren çoğu kişi filmin görselliğinden övgüyle bahsediyor.) Bu yüzden, örneğin Nicholas Roeg’in Walkabout’ını (1971) veya Peter Weir’in The Last Wave (1977) ve Picnic At Hanging Rock‘ı (1975), hatta Stephan Elliot’ın The Adventures Of Priscilla, Queen Of The Desert‘ı (1994) düşününce Avustralya’nın doğasının insanın bilincine kesinlikle tuhaf etkileri olduğunu düşündürüyor. Sözün kısası hiç olmazsa geniş ekranın tüm olanaklarından faydalanan yetkin ve dönemi için farklı sayılabilecek görselliği ve filme yakışan elektronik müziği (Iva Davies) ile Razorback‘i izlemekte fayda var.

razorback2

Yönetmen Russel Mulcahy 80’lerin simgesi olmuş, beynimize kazınmış pek çok müzik videosunun yönetmeni: MTV’den gösterilen ilk pop promosu The Buggles – Video Killed the Radio Star, Duran Duran – Arena, Kim Carnes – Bette Davis Eyes, Spandau Ballet – True, Ultravox – Vienna, Queen – A Kind Of Magic gibi… Razorback‘i çekmesini sağlayan ise yapımcının Duran Duran için yaptığı Hungry Like The Wolf videosunu görmesi. Razorback‘in arkasından çektiği Highlander ise hızla kült statüsüne ulaşan filmlerden. Devamında çektiği Highlander II – The Quickening‘ten ise o kadar az memnun kalmış ki filmden adını çıkarmak istemiş. Yani filmin yönetmeni şu ünlü Alan Smithee olsun istemiş. Fakat Amerikan Yönetmenler Birliği’ne üye olmadığı için yapımcılara müdahale edemememiş. Yakın tarihte filmin yeniden elden geçirilerek yaklaşık yirmi dakika eklenmiş “Renegade” alt başlıklı versiyonu ise Mulcahy’nin sahiplendiği hali. Mulcahy her ne kadar dikkate değer bir çıkış yapmış ve kariyerine uzun aralıklar vermeden devam etmiş olsa da, çizgi roman uyarlaması The Shadow (1994) ve Se7en esintili seri katil filmi Resurrection (1999) gibi bir kaç fena sayılmayacak film dışında memur yönetmen mantığıyla film çevirdiğini söylemek mümkün. Tale Of The Mummy (1998), The Curse Of King Tut’s Tomb (2006), Resident Evil: Extinction (2007), The Scorpion King: Rise Of A Warrior (2008) gibi isimlerin tahmin ettirdiği gibi…

razorback3

(Antrakt: Üstteki paragrafı yazarken “The wild boys are calling…” diye başlayan malum şarkının kafama doluşması sonucu arşivime dalmak için bir saat ara verdiğimi söylemem gerek. “…Wild boys always shine”. Hemen arkasından “This means nothing to me… Oh Vienna…”. Hemen arkasından She Bop. Ama sonu yok ki bunun…)

Bu kısım alt okumaya bayılanlar için:
Her ne kadar Razorback tipi tosun, özellikle de geceleri oldukça ürkütücü olsa da Benny ve Dicko’nun kötücüllüğü yanında biraz sönük hatta bir tarafa çekemeyeceğimiz (!) kadar derinliksiz (!!) kalıyor. Bu, cinayet işleyen bir domuzun savumasında belki de insanlara yapılan bir eleştiri. Peki bir hayvan hakları koruyucusunun malum ölümü nasıl açıklanmalı? İroni mi? Doğanın kabulü mü? Yoksa “ne gerek var bu kadar derine inmenin” mi?

razorback41

Bu kısım kan-meraklıları için:
Film bize biraz kansız geldiyse hemen suçu yönetmene atmayalım. Sinemada gösterime girebilmesi için mevcut dört ölüm sahnesindeki kanlı kısımlar filmden çıkarılmış. Yani izlediğimiz aslında sinema versiyonu ama doğuştan kesik. Bu kesilen bölümler şu anda sadece Avustralya’da çıkan dvd baskısında filme eklenmeden, silinmiş sahneler adıyla bulunuyor. Görenlerin verdiği tepkiye bakılırsa filme eklenmesinde büyük yarar var gibi. Kimi filmlerin belli dönemlerde piyasaya tekrar sürüldüğünü düşünürsek, hele de kısa zamanda bir yeniden çevirimi olursa mutlaka “Unrated Director’s Bloody Razorcut Edition” ismi altında piyasaya tekrar sürülmesi çok büyük bir ihtimal. Belki Alexander Aja’nın Piranha’sı tutulursa…

razorback6

Bu kısım yazara araştırmacı bir kişilik katmak için:
Filmin başındaki bebek çalma kısmı 1980’de Avustralya’da büyük gürültü koparan, Meryl Streep ve Sam Neill’in oynadığı A Cry In The Dark‘a (1992) da esin kaynağı olmuş ünlü “bebek çalan köpek” davasına bir gönderme. Michael ve Lindy Chamberlain’ın iki aylık kızları Azaria yaptıkları kamp esnasında kaybolur. Anne bebeğinin bir dingo tarafından kaçırıldığını söyler. Bu kayıp haberi ile birlikte çok geniş bir araştıma başlar. Fakat arabalarında bulunan kan örnekleri (sonradan bunun reçel de olabileceği söylenmiş) Lindy’nin 1982’de ömür boyu hapis cezası almasına neden olur. 1986’da ise dingoların yaşadığı bir mağara içinde bebeğin elbise parçaları bulunur ve Lindy beş gün içerisinde serbest bırakılır. Serbest bırakılması ile ilgili basına “yeterince çektiği” gibi tuhaf bir açıklama yapılır. Olay hala tam olarak çözülebilmiş değil.

Bu kısım Google’ı Gugul yazdığım için:
Gelişigüzel bir araştırma ile yetinip yapıp arada kaynattığım için niye bu güzelliğe Razorback denildiğini bilimsel kanıtlarıyla size sunamıyorum. Ama türlerine özel boynuzlarının arkaya doğru gitmesinden şüphelenmiyor değilim.

http://www.monstrula.de/news/205/razorback.jpg

Yazar hakkında: Misafir Koltuğu

Öteki Sinema ekibine henüz katılmamış ya da başka sitelerde yazan dostlarımız her fırsatta harika yazılarla sitemize destek veriyor. Size de okuması ve paylaşması kalıyor...

9 Yorumlar

  1. tolga demirtas

    omg!!! arşivimde olupta hala seyretmeye fırsat bulamadığım filmlerden. ama bu yazıdan sonra akşam için özel bir seans hazırlayacağım.

  2. hemen bir cinemageddon cekelim buna

  3. 70-80 yıllarında şeytan, insanüstü yaratık(frenkeştayn,drakula,kurtadam v.b. ki bunların hepsinin altında din öğesi var), gibi öğeler işlenirken 80 li yıllarda hayvanlarla ilgili birçok filmin ortaya çıkışını ben bir siyasi sinema akımı olarak görüyorum. 1978 hayvan hakları bildirgesinden sonra bu filmlerin ortaya çıkmasını, hayvanların insanlara tepki gösterdiğinin, onlardan öc almak istediğinin gösterilmeye çalışılmasıdır. Bu filmde olduğu gibi derisini yüzüp etini rosto yapan insalara en iyi cevabı katil domuzcuk veriyor. Bu tür hayvan korku filmlerinde her türlü hayvancık hatta en zararsız olan tavşanlar bile konu edilmişken yok artık böyle şey dedirten filmler izleme olanağı bulduk. Valla en son benim seyrettiğim piranhaların uçan cinsiydi. Sizi öldürmek için denizden çıkıp uçarak yatak odanıza gelip yiyordu. :) Yani bir hayvanın bunu yapması için insan zekasızlığına sahip olması gerekiyordu. Pes yani :)

  4. O uçan piranaların arkasında John Cameron’un olması ise ayrı bir güzellik. Hele o cesetten fırlayan afacan yok mu?!

    Ayrıca şu saptamaya gerçekten bayıldım :”…bir hayvanın bunu yapması için insan zekasızlığına sahip olması gerekiyordu…”

  5. Razorback, hep duyduğum ama bir kaç yıl önce Digiturk’de yayınlanana kadar görme imkanını bulamadığım ilginç bir 80’ler sineması örneği…

    Cılkı çıkarılmış ‘Hayvan terörü’ filmleri içerisinde az sayıda başarılı film vardır. Benim için türün zirvesini ‘Kujo’ işgal etmektedir ama ‘Razorback’de görüntü yönetimiyle olsun, atmosfer yaratma kabiliyetiyle olsun mutlaka seyredilmesi gereken bir film.

    Yazıya gelecek olursak; Anıl’ın yazılarında kullandığı ince mizah sosu yazıları okumayı çok keyifli kılıyor. Bir yazının başarısını bana o filmi buldurmasına ya da yeniden izlemek için heveslendirmesine bağlıyorum ve bu bağlamda çok kuvvetli bir yazı olmuş… Yeni incelemesini sabırsızlıkla bekliyorum. Kalemine kuvvet :)

  6. sahi Kujo denen köpekçik yüzünden uzun zaman köpek gördümmü yolumu değiştirmiştim… sahi ne akıllı köpekti o.. Lassi nin sert versiyonu… Ayrıca bence sevimli Lassi den daha zekiydi bu Kujo cuk.. cici köpek ciciii.. :)

  7. Az once izledim. Cok keyifli bir film.

    Ozellikle filmin ilk yarim saati cok iyi. Finali yeterince tatmin etmedi beni.

    FIimin goruntu yonetmenligi ve isiklandirmasina da hayran oldum hayran!!

  8. Köpek maması

    Belirtmeliyimki gerek bu konuda isterse diğer konularda olsun sıradan anlayışın ötesinde değişik bir yaklaşım sergilediğinizi düşünüyorum ve bunun için teşekkür ederim. Bir kaç haftadır sitenizi ara sırada olsa takip etme şansı bulabiliyorum ve bana göre oldukça başarılı bir çalışma sergileniyor. Bir ziyaretçi olarak bu ve benzer konuların daha çok işlenmesini rica ediyorum. Bununla beraber köpek ve kedi gibi evcil hayvanların bakımları ve doğru hayvan yetiştirilmesi gibi konular en başta olmak üzere bilhassa sahiplenme konusuna değinen yayınlar görsek hem bu konu hakkında bilgi sahibi olmak isteyen, hemde sahip bekleyen hayvanlar için iyi olur diye düşünüyorum.

    Bende bir pet sahibiyim ve bilhassa pet shoplara uğradığımda, bilinçsiz hayvan severlerin sırf isim ya da kaliteli diye satıcının diretmesine uyarak gerçekte köpeği için hiç alakası ve lazım olmayan ve hemen hemen yaşı ve türü itibarı ile neredeyse alakasız mamaları aldıkları, bu konu ile ilgili bir uzmana, en azından veterinere dahi sormaya ihtiyaç duymadıklarını görüyorum. Bu, hem köpeğin gelişmesi hemde sağlıklı beslenmesi için yararlı olacaktır. Başarılı ve gelişen bir site. Emeği geçen arkadaşlara teşekkür ederim.

    Saygılarımla
    Hülya Gönenli

  9. Küçük bütçesine rağmen başarılı görüntü yönetmenliği,sağlam atmosferi ile büyülendiğim bir film olmuştu.Zaten Russel Mulcahy’nin hakkı yenmiş bir yönetmen olduğunu düşünüyorum.Kendine has dinamik kurgusu ve kamara kullanımı olan bir isim.Resident Evil serisinin ilk filmden sonraki en başaralı bölümünü çekmiş olması,The Shadow ile mükemmel kamera hareketlerine sahip bir çizgi roman uyarlaması yapması ve tabii ki unutulmaz Highlander…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: